"Bu dünyada gördüğün her maddenin, her nakşın aslı, ruh alemindedir. Nakış gitti diye gam yeme, gördüğün her güzel yüz, işittiğin her nükteli söz yok oldu ise üzülme, zira hakikat; sadece bu dünyada gördüklerinden, bildiklerinden ibaret değildir."
Şefik Can, Türk mütefekkiri, mutasavvıf, araştırmacı yazar, emekli albay, şair, edebiyat öğretmenliği gibi çok yönlü kişiliği ile tanınır.
Şefik Can (1909) senesinde Erzurum'un Terbicik köyünde doğdu. İlk okulu Yıldızeli'nde bitirdi. Çocuk yaşında babasından Arapça ve Farsça öğrendi. Kuleli Askeri Lisesi'ni 1929'da, Harp Okulunu 1931 senesinde bitirdi. Millî Savunma Bakanlığı'nın izniyle, İstanbul Üniversitesi'nde imtihan vererek öğretmenlik belgesi aldı. 1935 senesinde Kuleli Askeri Lisesi'nde Tahirü'l-Mevlevî (Tahir Olgun) merhumun maiyetinde stajını tamamlayarak öğretmenliğe başladı. 1965 senesinde emekli oluncaya kadar, çeşitli askerî okullarda, sivil kolej ve liselerde Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı. Kişisel gayretleri ile İngilizce, Fransızca ve Rusça öğrendi. Hz. Mevlâna ve eserleri üzerine yapmış olduğu çalışmalarından dolayı, 2001 yılında Üstün Hizme Ödülü alan Şefik Can, 2005 yılında vefat etti.
Ağırlığı Mevlana’nın hayatı ve görüşlerinin bir kısmına odaklanmış . Başlığındaki Eflatun ile ilgili kısım kısa ve yetersiz. Sadece idealar dünyası ile ruhlar alemi karşılaştırması, Eflatun ve Mevlana ilişkisini açıklamaya yetecek durumda değil. Kavramlarla yola çıkıp, bu düşünce geleceğinin yolunu izleyip, aradaki düşünce adamlarını da dikkate alıp, yeni Eflatunculuk gibi akımlara da bakarak , Mevlana’ya gelmek sanki daha iyi olurmuş. Ayrıca daha kabul edilen geleneksel bakış açısından değerlendirmeler, biraz daha derinlik arayanlar için doyurucu olmayabilir. Mevlana’nın hayatı ile ilgili kısım , genel akışı öğrenmek isteyenler için başlangıç niteliğinde. Aşkın anlatıldığı kısım da başlangıç kavramları açışından bilgi verici olabilir. Rubailerden seçmeler keyifli. Muhtemelen yıllarca Mevlana üzerine çalışmış Şefik Can da bunu biraz başlangıç kitabı olarak düşünmüş olmalı.
Hayatımızı kazanmak çabası, bizi hayatın esiri yapmıştır. Bu sebeple ne sahneye konan hayat piyesini, ne etrafımızdaki şaheserleri ve onun yaratıcısını düşünemiyoruz.
Hazret-i Âdem’den beri hakikat, insanlara duyurulmuş, bildirilmiştir. Bu sebeple Eflâtun da kendisinden evvel gelen büyük dinlerin ve felsefî cereyanların etkisi altında kalmıştır. Onun kitaplarındaki hakîkat kırıntıları, bu büyük dinlerin kaynağından gelebilir. Zaten tevhid babında (tek Tanrı inancında) semâvî dinler müşterek bir imana varırlar. Kaldı ki, bazı İslâm mütefekkirleri, Eflâtun’u, Kur’ân-ı Kerim’de adı zikredilmeyen peygamberlerden saymışlardır.
Hazret-i Mevlânâ’ya göre bizim asıl vatanımız “mutlak güzellik âlemi” olan o âlemdir. Biz bu dünyada gurbetteyiz. Bütün insanlar burada birer gariptir. Eflâtun’un “ideler âlemi” dediği o âlem, bizim için kaybedilmiş bir cennettir. Biz o âlemden bu âleme sürgün edildik.
Mevlânâ’ya göre ölüm nedir? Ölüm, ıstırab dünyasından kurtulmak, asıl vatanımıza dönmektir. Bu sebeple ölüm bir kurtuluştur. Ruhun beden zindanından kurtulması, rûh âlemine dönmesi, hüsn-i mutlaka kavuşması, ölümü korkunç olmaktan çıkarmış, tatlılaştırmıştır. Büyük Mevlânâ’nın ölüm gecesine “Şeb-i Arus” (düğün gecesi) denmesinin sebebi budur.
“Öldüğüm gün tabutum giderken, bende bu cihânın derdi, tasası var sanma. Cenazemin götürüldüğünü görünce ‘Ayrılık, ayrılık!’ deme. Ölüm günü benim için sevgiliye kavuşma ve buluşma günüdür.”
“Ey yaprak, elbette bir kuvvet buldun da dalı yarıp çıktın, ne yaptın da zindandan kurtuldun? Söyle, söyle de biz de bu hapishaneden kurtulmak için senin yaptığını yapalım.”
İşte Eflâtun’a nispetle Eflâtunî aşk, Platonik aşk denilen ilâhî aşk budur.
Bağ, gül, bülbül, güzel hepsi birer bahanedir. Bunların hepsinden maksat O’dur.”
“Efendi, sen kendinden kendine sefer et, kendinde kendini ara!” “Sen, Tanrı kitabının bir nüshasısın. Sen kâinatı yaratan kudretin bir aynasısın. Dünyada ne varsa senden dışarıda değil, ne istiyorsan, sen onu, kendinden iste, kendinde ara.” “Senin canında bir can vardır. O canı ara. Senin tenin dağında çok kıymetli bir cevher bulunmaktadır. O cevherin mâdenini ara. Ey yürüyüp giden sûfî! Eğer sen O’nu arıyorsan O’nu dışarıda arama, aradığını sen, kendinde ara!”
Kimi arıyorsun? O aradığın senin, dışarıda değil ki!”
“Sen çok kıymetli bir inciyi aradıkça o inci olursun, sen ekmek peşinde koşar, sadece ekmek düşünürsen ekmek kesilirsin. Sen bu nükteli ve rumuzlu sözü anlarsan her şeye aklın erer: Ne arıyorsan, neyin arkasından koşuyorsan sen osun, o şeysin.”
“Dün, anasının karnından çıkmış, bugün, ‘Ben Hakkım’ diyor. Filan kadından doğan bir kişi nasıl olur da ‘Ben Hakkım’ diyebilir? Bu şeyhlerin çoğu Muhammed dininin eşkıyalarıdır, yol kesicileridir.” diyordu.
Rivayet edildiğine göre, bir gün bir Rum usta, Mevlânâ’nın evinde ocak yapıyordu. Dostlar, şaka olsun diye, o Rum ustaya, “Niçin Müslüman olmuyorsun? Dinlerin en iyisi İslâm dinidir.” dediler. O, “Elli seneye yakındır ki, ben İsa dinindeyim. Dinimi terk hususunda ondan korkuyor, utanıyorum” dedi. Bu sözleri duyan Mevlânâ, “İmanın sırrı korkudur, her kim, Allah’tan korkarsa, o Hıristiyan da olsa din sahibidir, yani dinsiz değildir.” diye buyurdu.
“Bizim Peygamberimiz’in yolu, aşk yoludur. Biz aşk oğullarıyız, bizim anamız da aşktır. Ey şu et ve kemikten ibaret olan maddî varlığımızın içinde gözlenen mânâ anamız! Ey bizim, hakikati idrak edemeyen îmansız tabiatımızın ötesinde bulunan büyük yaratıcımız!”
“Varlık ve yokluk hep O’dur. Sevinci ve kederi hasıl eden de hep O’dur. Sende görecek göz yok ki, tepeden tırnağa kadar hep O’ndan ibaret olduğunu görebilesin!” Hangi tane, hangi tohum, yere ekildi de bitmedi? Şu hâlde insan tanesi hakkında neden şüpheye düşüyorsun ? Hangi kova, kuyuya indirildi de dolu çıkmadı? Can Yusufu niçin kuyuda feryâd etsin dursun? Bu tarafta, bu maddi dünyada ağzını kapayınca o tarafta, öteki dünyada aç. Çünkü senin manevî feryâdların, haykırışların, mekânsızlık âleminin fezasındadır.”