Firavun İmanı’nda Tarık Buğra, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşu sorunsalını bu kez Sakarya Savaşı arefesi ve hemen ertesi dönem bağlamında romanlaştırıyor. Kahramanları yine “sıradan” halk veya dönemin ikinci, üçüncü plandaki kişilerini temsil eden tipler. Roman Mustafa Kemal’in tartışılmaz liderliği etrafında şekillenen Cumhuriyet’in kurucu kadrosu ve onun iradesine karşı, bizzat Kuvayi Milliye hareketi içinden şekillenmekte olan milli-muhafazakâr hoşnutsuzluk, tepki ve muhalefetin şekillenişini konu alıyor. Bu tepki ve muhalefetin sonraki yıllarda Mustafa Kemal’i ve onun “devrimlerini” doğrudan karşısına almak yerine bunu bir anti-komünizm edebiyatı içine yerleştirilmiş imalarla ifade eden bir politik söylem tutturduğu bilinir. Bu bakımdan Firavun İmanı’nda milli-muhafazakâr tepki ve muhalefetin 1920’lerin Sovyetçi ve komünist sıfatlı tiplerine yönelik ve onların üzerinden ifade ediliyor olması, Cumhuriyet’in daha sonraki yıllarını haber veriyor.
2 Eylül 1918 tarihinde Akşehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir’de okudu. İstanbul Lisesi’nin yatılı kısmında okurken bu lisenin yatılı kısmının kapatılması üzerine kaydını Konya Lisesi’ne aldırdı ve liseyi burada bitirdi. (1936). Lise yıllarında Tarık Nazım müstear ismiyle hik(ye ve şiirler yazmaya başlayan Tarık Buğra, İstanbul Üniversitesi Tıp ve Hukuk fakültelerinde bir süre okuduktan sonra kaydolduğu Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nün son sınıfında ayrıldı. Askerlik hizmetinden sonra Şişli Terakki Lisesi’nde muallim muavini olarak işe başladı.
Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada Oğlum(uz) adlı öyküsüyle bin liralık büyük ödüle layık görüldüğü ilan edildi. (1948). Ancak, Tarık Buğra’ya bu para yerine altın bir kalem ödül olarak verildi. Aynı yarışmada Doğan Nadi’nin bölük komutanı birinci ilan edildi ve bu zatın hikayeci olarak adına ikinci bir kez daha rastlanılamadı. Yine de bu ödül neticesinde aldığı yoğun iş teklifleriyle basın hayatına atılma konusunda cesareti artan Tarık Buğra, Akşehir’e dönerek Nasrettin Hoca gazetesi’ni çıkardı (26 Temmuz 1949-28 Haziran 1952). Milliyet gazetesi, Vatan, Yeni İstanbul gazetesi (1952- 1956), Yol Dergisi (1968) ve Tercüman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları düzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Hisar dergisi ve Türkiye gazetesinde de yazan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994 tarihinde İstanbul’da öldü.
okuduğum kitabın adının “firavun imamı” değil “firavun imanı” olduğunu anlamam kitabın sonuna doğru oldu 😂 ben de diyorum firavun imamı ne demek acaba? tarık buğra sonlara doğru firavun ve musa hikayesini anlatıyor da oradan iman olduğunu anladım :) vallahi keşke tarık buğra bu romanı yazarken hissettiği satılmışlık duygusunu anılarında filan anlatsaymış. çünkü kitabın ilk yarısında mehmet akif, hüseyin avni gibilerin atatürk’e bağlılığı, kurtuluş savaşı’na inançları sonrasında büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. ve bunu roman kurgusunda yapamıyor. hakkaten edebi olarak epey kötü bir kitap. bu kahramanlar tip olarak kalıyor, elimizde kim olduğunu, niçin kötü olduğunu anlayabildiğimiz tek bir insan var: ali yusuf. onun büyüme hikayesi nefis. acıma duygusundan yoksunluğu filan çok güzel anlatılmış. e yaptıklarına rağmen gazete sahipliğinden gazi’nin en yakını olmaya, mebusluğa giden yolu da biliyoruz. hiç değişmeyen hikayeler. ama sonra tek aşkı nemika meselesini havada bırakıyor yine tarık buğra. tam işte romana benzer bir şey okuyacağız derken onun istiklal mahkemelerini anlatası geliyor çünkü şişmiş adamcaaz şişmiş. tipik bir sağcı yazar olarak komünizm düşmanlığı yapmak üzere yazdığı roman, atatürk’ün güçlendikçe nasıl etrafındakileri tek tek sattığını, moskova altınlarını kabul etmesiyle nasıl bir faydacı olduğunu, çok iyi bir asker amma velakin kötü bir politikacı olduğunu sezdiren ama açık açık da söyleyemeyen bir acayip kitaba dönüşmüş. vallahi cumhuriyet ankara’sında neler döndüğünü okumak isteyenler yakup kadri’yi, nahid sırrı’yı es geçmesin. tarık buğra’yı zaten pek sevmezdim, bu romanda epey zayıf bir yazarlık sergiliyor.
Lise edebiyat derslerinde "ideolojik roman" tanımının tipik bir örneği. Buğra, "cumhuriyet aslında sizin bildiğiniz gibi kurulmadı, azzz daha sovyet rusya oluyoduk" tezi benim gibi bir okuyucu için bile son derece altyapısız. Cumhuriyet eleştirisi bence çok şekillerde yapılabilir ama anti-komünizm üzerinden kurmak gerçekten beni açıkçası güldürdü biraz. Edebiyat ile ilgili söylenebilecek hiçbir şey yok zaten. "Alternatif tarih" kurmak için tarihsel kişileri bir bir kötü, yoz, yolsuz kişilere çevirip, gerçekten yolsuzluk yaptığı bilinenlere dair tek bir söz söylememek bana biraz kaçak oynamak gibi geliyor. Sağ liberalin cumhuriyet eleştirisi eğer gerçekten Buğra'nın bu tezini baz alıyorsa karşısında endişelenecek bir tehdit göremiyorum :) Bir daha okur muyum, okumam. Ama bildiğim iyi oldu diyorum.
Milli mücadele dönemini milliyetçi muhafazakar bakış açısından dinlemek bakımından oldukça önemli bir roman. Tarık Buğra, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sonrası Ankara'ya hakim olan karamsar hava ile birlikte, farklı fikirler ve ülkenin kurtuluşunu bambaşka çevrelerde ve siyasi ideolojilerde gören çevrelerin çatışmalarını kendi bakış açısı ve ideolojisi ile harmanlayarak yansıtmış. Okuduğunuz şey objektif bir tarih yazımı değil, kendi ideolojilerinin peşinde ülke için ve kurtuluş için en doğrusunu yapan bir grubun mücadelesi. Kemal Tahir, Yakup Kadri bizlere modern Türkiyenin kuruluşunu daha batıcı bir perspektiften anlatırken, Tarık Buğra saltanat, İstanbul Hükumeti ve hilafet düşmanlığına uzun süre anlam veremez. Hatta İstanbul Hükümetinin Ankara ile savaşması için ordu gönderdiğine dahi inanmayan çevreleri makul ve olağan karşılar. Eldeki kanıtlar dahi onu uzun süre ikna edemez. Yusuf Ali sizi de kızdırır bence ancak Paşa'nın
Güçlü bir roman değil. Fakat yazar karakterlerin salınmalarını mükemmel denebilecek şekilde anlatmış.
Buğra'nın diğer romanlarında da hep üstünde durduğu bir şey var: İnsan, görüşü ne olursa olsun, karakterine uygun davranır. İstanbullu Hoca, Küçük Ağa olmadan evvel de mert ve dürüsttü. Burada Ali Yusuf sonunda Ankara'nın yükselen bir ismi olsa da kaypak. Ankara/Rusya arasında ikili oynamadan evvel İngiliz ajanı, ondan da evvelinde de menfaatçi, dolandırıcı. Her dem firavun.
Yazarın, aslında romanın tamamının, bize Hüseyin Avni'nin ağzından sorduğu soru, yazarın samimi endişesini yansıtıyor. Savaş kazanmak zafer kazanmak için yeterli değildir. "Bu büyük ve eşsiz zaferi.. bu Cumhuriyeti ne yapacağız?"
Tarık Buğra'nın bu kitabı yazdığı yılları düşününce, kurucu Meclis'e dönüp bakma ihtiyacını, o zamanki Sovyet tehlikesini hatırlatmasını, ortalıkta kol gezen ajanları anlatmasını hiç garip görmedim. Yazarın dürüst, bilgili, vatansever muhaliflerin, iktidarın yanında yer alan her devrin adamı müptezellerden bin kat değerli olduğu görüşüne katılıyorum. Her muhalif firavun değil.
Bu kitapta yıldız değerlendirmesi yapmayı hakkım olarak görmüyorum.
Kitabı okuma sürecim baya uzun sürdü. Çünkü yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve yazım tarzı benlik değildi. Vurgulamak istediği kelime ve cümleleri tekrar tekrar kullanması başlangıçta olayların durağanlığı nedeniyle her okuma denemem uykuya geçiş ile noktalandı diyebilirim. Ama ne zamanki anlatıma bir aksiyon girdi benim uykum açıldı ve sonunda kitabı bitirdim.
Kitap Sakarya Savaşı arefesi ve sonrasında Büyük Millet Meclisinde oluşmuş gruplar ve bu gruplarda bulunan milletvekillerinin olaylara karşı bakış tavrı ve aldıkları tavır anlatılmıştı. O günleri anlatan bu roman günümüzünde bir aynası niteliği taşıyor.
Küçük Ağa'dan sonra Tarık Buğra'nın okuduğum ikinci kitabı. Kitapta Sakarya Savaşı'ndan sonraki dönemi anlatıyordu. Kitabın başındaki grevle olan hikayeyi hatırlar gibiyim. Oldukça akıcı bir kitaptı.