Muhsin Ertuğrul, bir yemekte; «Niçin bir piyes yazmıyorsun?» sualiyle, tiyatroyu, «hayatın (kantite) gibi değersiz ve geçici yüzünü değil, (kalite) gibi derin ve sonsuz şahsiyetini zapteden ve onu molozlarından ayıklayarak tasfiye eden, tıpkısını, fakat başka türlüsünü gösteren mistik bir ayna» olarak gören Necip Fazıl’ın yıllardır içinde gömülü bir hasrete dokunur. O anda, Şehir tiyatrosuna bir eser teslim etmek için sadece 20 günlük bir süre kalmıştır. Hemen kararını verir ve 7 gün içinde «Tohum»u bitirir. 1935 senesinde Muhsin Ertuğrul tarafından sahnelenen «Tohum» piyesinde olay, Anadolu’nun işgal edilmiş bir köşesinde, Maraş’ta cereyan eder. Vatan sadace bir toprak parçasından ibaret değildir. Dolayısıyla vatanı müdafaanın gizlediği bir aksiyon; aksiyonun gizlediği bir fikir; ve fikrin gizlediği mahrem bir benlik olmak gerekir. Tohum, millî mücadeleyi, Anadolu halkının öz benliğinde mevcut ruhun bir fışkırışı olarak gösterir.
In his own words, he was born in "a huge mansion in Çemberlitaş, on one of the streets descending towards Sultanahmet" in 1904. His father was Abdülbaki Fazıl Bey who held several posts including deputy judge in Bursa, public prosecuter in Gebze and finally, judge in Kadıköy. His mother was an emigree from Crete. He was raised at the Çemberlitaş mansion of his paternal grandfather Kısakürekzade Mehmet Hilmi Efendi of Maraş who named his grandson after his own father, Ahmet Necib as well as his son, Fazıl.
Necib Fazıl learned to read and write from his grandfather at the age of five. After graduating from the French School in Gedikpaşa, he continued his education in various schools, also including Robert College of Istanbul as well as the Naval School. He received religious courses from Ahmed Hamdi of Akseki and history courses from Yahya Kemal at the Naval School but he was actually influenced by İbrahim Aşkî, whom he defined to have "penetrated into deep and private areas in many inner and outer sciences from literature and philosophy to mathematics and physics". İbrahim Aşkî provided his first contact with Sufism even at a "plan of skin over skin". "After completing candidate and combat classes" of Naval School, Kısakürek entered the Philosophy Department of Darülfünûn and graduated from there (1921-1924). One of his closest friends in philosophy was Hasan Ali Yücel. He was educated in Paris for one year with the scholarship provided by the Ministry of National Education (1924-1925). He worked at the posts of official and inspector at Holland, Osmanlı and İş Banks after returning home (1926-1939), and gave lectures at the Faculty of Linguistics and History and Geography and the State Conservatoire in Ankara and the Academy of Fine Arts in İstanbul (1939-1942). Having established a relation with the press in his youth, Kısakürek quit civil service to earn his living from writing and magazines.
Nacip Fazıl Kısakürek died in his house at Erenköy after an illness that "lasted long but did not impair his intellectual activity and writing" (25 May 1983) and was buried in the graveyard on the ridge of Eyüp after an eventful funeral.
Necip Fazıl was awarded the First Prize of C.H.P. Play Contest in 1947 with his play Sabır Taşı. Kısakürek was awarded the titles of "Great Cultural Gift" by the Ministry of Culture (25 May 1980) and "Greatest Living Poet of Turkish" by the Foundation of Turkish Literature upon the 75th anniversary of his birth.
Kahramanmaraş kahramanlığını ve bir âşığın kendi sırrına karşı ettiği mücadeleyi anlatan değerli bir eserdir. مسرحية جميلة تتحدث عن بطولة مدينة كهرمان مرعش ضد الاحتلال الفرنسي وعن بطولة عاشق يحاول جاهدا كتم سره.
Kitabın mukaddimesinde sanat ve tiyatroyu anlatan birkaç sayfa kitaptan çok daha güzel. Kitabın sonunda Peyami Safa'nın yazdığı övgü ise şaşırtıcı. Bu kadar övülecek birşey görmedim. NFK'yı kronolojik olarak okumaya çalışıyorum ve ilk dönem eserlerinden ve gayet güzel DEĞİL. Hele Reis Bey gibi muhteşem bir piyes okuyunca öncesinde, beğenmemek hakkımız oluyor.
Kısa ve kuvvetli bir önsözden sonra oyunun kendisi maalesef bir hayalkırıklığı. Yazar oyunu anlatmak istediği mesele için yazdığını fazla çaktırmış. Zaten NFK'nın tiyatro anlayışı içinde bu ters bir durum da değil; fakat belki de çok kısa bir sürede yazılması (yanılmıyorsam bir haftada yazılmıştı) metinde özensizliğe yol açmış: Özellikle karakterler çiğ mesela Ferhat Bey'in manalı sessizlikleri bana Yeşilçam'daki ayılıp bayılma sahnelerini hatırlattı. Tamam bu çağrışım biraz abartı olabilir, ama Ferhat Bey karakterinin davranışlarının temeline inmek, tohum tohum diyerek neyi anladığını bilmek de bizim hakkımızdı bence. Sezgi, sezgiden gelen bilgi, bunlar güzel eyvallah, ama bunları metinde durup durup gelen sessizlikler, açıklanmamış, sırlanmış kavramlarla vermeye çalışmak da kolaya kaçmaktan fazlası değil gibi geldi bana. Yine de çağdaşları arasında parlayan bir oyun.
Milli Mücadele döneminde Maraş'ta yaşanan bir olayı anlatıyor oyun. Hazin bir durumda, Anadolu'nun ruhundan, inceliğinden dem vuruyor. Ve sırlardan.
Kadına olan bakış açıları yine beni çileden çıkarttı. Ferhat Bey'de (baş karakter) tam bir kapalı kafa var. İyi, hoş, kahraman ama bunlara eklenecek naiflik bulamadım. Oyunu sahnede izlemek isterdim ama.
"Sanat ve hakikat cevheri meşhur Mavi Sakal masalının gizli odası gibi bilinmez bir yerdedir. Elverir ki, her kapı açılışında girdiğimiz odanın kapanına tutulmayarak iç odalara açılan geçitleri araştıralım ve birbirini gören saklıların ahengine sokulabilelim." (önsözden...)
Necip Fazıl Kısakürek’in oyunu (1953) • Olay, Maraş’ın Fransız işgali altında bulunduğu tarihlerde, Maraş yakınlannda bir handa geçer. İhtiyar hana, esaretten yeni dönmüş İstanbullu genç bir yolcuya işgal facialannı anlatmaktadır. İç ve dış düşmanların elindeki Maraş’ın kurtuluş ümidi Ferhat Bey’dedir. Ferhat’ın kardeşi Osman, meydan okuyan bir mektup üzerine çetecilerin yanına gitmiş, öldürülmüştür. Çeteciler, Osman’ın karısını da kaçırırlar. Ferhat Bey, genç yolcu ile çetecilere yazıh haber gönderir: Gece yarısı gelecektir. Saat tam on ikide çetecilerin toplandıkları meyhanenin kapısı açılır, içeri giren Ferhat tavandaki lambayı koparır atar, karanlığı feryatlar kaplar; Ferhat, çetecilerin reisini dağa kaldırmış, Fransızlar Osman’ın kansını geri vermek zorunda kalmışlardır. Ferhat, genç yolcuya İstanbul’a dönmesini, Osman’ın karısını da İstanbul’a gideceğini, kadının bir yol arkadaşına ihtiyacı olduğunu söyler. Yolcu bir şey daha öğrenmiştir: Kadın, kocası Osman’ı değil, kayınbiraderi Ferhat’ı sevmiş, Ferhat da kadına platonik bir aşkla bağlanmıştı. Ferhat, yolcudan, bunun da bir sır olarak aralarında kalmasını ister. Bu son konuşma sırasında dışarda sevinç silahlan patlar: Maraş düşman işgalinden kurtulmuştur (12 Şubat 1920, Maraş'ın kurtuluşu). Yolcu, yanında Osman’ın karısı, Maraş’tan ayrılır. • İlk temsili İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda 29 Ekim 1935’e raslayan Tohum, o yılların geniş ilgi toplayan eserlerinden biri olmuştu.