Olasılık yalnızca sinirleri zayıf kişilerin düşlerini değil, Tanrının henüz uyanmamış düşlerini de kapsar.
İnsanlar geceleri verdikleri kararlardan asla vazgeçmemeliler, onlara asla ihanet etmemeliler diyerek kararımın doğruluğundan giderek daha da fazla emin ola ola keyifle içtim bir bardak ıhlamurumu ve uçarak gittim yatağıma!
Nisan diyor, T.S.Elliot, nisan ayların en zalimi!
Bu açıkçası lafı aldı yürüdü ne de olsa bugünlerde. Ben bu salgın durumunu tam kavrayamadığım için, bastıra bastıra açıkçası diyen insanlardan korkuyordum en başlarda.Sanki o ana kadar hiçbir şeyi apaçık söylememişler de birdenbire açık oynamaya karar vermişler gibi geliyordu. Ama zamanla anladım ne demek istediklerini. Bazıları sanki, ‘Ben böyle düşünüyorum, benim kişiliğim çok gelişkin’ demiş gibi oluyorlar açıkçası deyince. Bazıları ise duygularından bahsederken açıkçası diyor. Böyle yapınca da duygusal bir duruma rasyonel bir hava katarak duygularından söz etmiş olamamanın ayıbını kapatıyorlar sanki. Sonra bu açıkçası diyenlerin bir türü nedense zekice demeyi de seviyor. Mesela ‘’zekice’’ yazılmış kitaplardan ‘’zekice’’ çekilmiş filmlerden söz ediyorlar, ben o zaman konuşulan konudan tamamen uzaklaşıp tam zekayı takdir edebilecek nadide bir zekayla karşı karşıya olduğumu düşünmeye başlıyorum ki, okuduğu kitaplara, gördüğü filmlere ‘zekice’den başka bir sıfat bulamayan bir aklın zekaya yatkınlığı meselesi bir duvar gibi dikiliyor karşıma…
Saate baktım öğlen olmuştu, daha akşam bile olmadan İstanbul kara, ben kötülüğe teslim olmuştum.
Üzerinden yıllar geçince, acının adı hüzün olur..
Sevginin karşıtı nefret değil, kayıtsızlıktır..
"Hatıra dediğimiz şey, şu bizim sokağın başında restore edilen ev var ya, aynı onun gibi bir şey. Önce olanı korumaya çalışıyor insan, öyle kalsın istiyor, öyle kaldığını düşünüyor, gönlünden geçenle arkasında bıraktığını bir zannediyor, ama sonra başka bakışlar, başka hatıralar, başka hayatlar giriyor araya ve bir de dönüp bakıyor ki, artık yıkık dökük bir evde oturuyor. O zaman başlıyor evi kıyısından köşesinden onarmaya. Merdivenleri yaptırıyor, yaptırırken iki basamak eksiltiyor. Pencereleri boyatıyor, yine eskisi gibi yeşile boyatıyor ama biliyor o yeşilin eski yeşil olmadığını. Sonra yeni kapılar yaptırıyor, ufak tefek onarımlara girişiyor, balkona çiçekler koyuyor ama nafile... Bir türlü çürüyen ahşabı yerinden söküp atamıyor. Bir gün nihayet anlıyor ki, her şeyi yıkıp yeniden yaptırması lazım. Ama buna da gücü yetmiyor. İşte insan o zaman, zihni büyük bir şantiye, hafızası ise sürekli bir inşaat halinde yaşıyor ve tabela asıyor girişe: "İnşaata girmek tehlikeli ve yasaktır."
O kadar metropoldün ki seni sevmek, balık almak için sıraya girmek gibiydi.
Yanlış hayat doğru yaşanmaz…
İnsan yaşlandıkça zaman da hızlanıyor sanki yılların başlayışı da bitişi de muğlaklaşıyor..
Ne tuhaf diyorum kendi kendime insanın unutmadığı unutamadığı, affedemediği, bir tarafı hep kalıyor.
Başkalarının hayatında görünce kolayca birbirine ekleyeceğimiz parçaları kendi hayatımız söz konusu olunca o filtreden içeriye almıyoruz.