Annemin verdiği, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez serisinin ilk cildini, 13 ya da 14 yaşındayken okuyup bitirdiğimi ve çok beğendiğimi, buna rağmen, serideki diğer iki kitabı okumadığımı hatırlıyorum. Şimdi ise, yaklaşık 25 yıl sonra ilk kitabı tekrar okuyup, bıraktığım yerden seriyi tamamladım.
Doğaldır ki, kitaplar yazıldığı haliyle kalsa da insan aklı, zevkleri, hayata bakışı günbegün değişiyor. 13-14 arasında bir yerde, benzer yaşta olduğum küçük Mehmet Nusret'in penceresinden okuduğum kitabı, bu sefer yetişkin Aziz Nesin'in hatta belki de babası Abdülaziz Efendi'nin penceresinden okudum. Aradan geçen bu 25 yılda olaylara, olgulara bakışımın nasıl değiştiğini gözlemleme fırsatı elde ettim. Bu nedenle, burada kitap hakkındaki görüşlerimden çok, bu değişimden ve dikkatimi çeken bazı ayrıntılardan bahsetmek daha yerinde olacaktır.
Yine de adet yerini bulsun, kitap hakkındaki görüşümü de söyleyeyim, mükemmel bir hafızanın nakış gibi işlediği gerçek ve dokunaklı bir hayat hikâyesi. İlk kitap Aziz Nesin’in çocukluk anıları ile doluyken, diğer kitaplar daha çok okul anılarından oluşuyor. Bu nedenle genel olarak tüm seriyi beğensem de aralarında en güzelinin, ilk cilt olduğu pekâlâ söylenebilir. Yine serideki en dokunaklı kitabın da ilk cilt olduğunu söylemek mümkün. Osmanlı son dönem ve erken Cumhuriyet dönemi eserlerini, özellikle yaşam öykülerini okumaktan her zaman keyif almışımdır. Bu seriyi de toplumumuzun nereden nereye geldiğini anlamak isteyen okuyucuların seveceğini düşünüyorum.
Şimdi gelelim bende uyandırdığı farklılıklara;
Eskiden Aziz Nesin kitaplarını kahkahalarla, katıla katıla gülerek okurdum, demek ki neşeli bir çocukmuşum. Bu kitabı klasik Aziz Nesin mizahına dâhil etmek doğru olmaz ancak yine de nadiren ufak bir tebessümle, çoğu zamansa öfkeyle, hayal kırıklığıyla, üzüntüyle okuduğumu fark ederek şaşırdım. Yine de birkaç yerinde kahkaha olmasa da basbayağı sesli olarak güldüğümü itiraf edeyim. "Anne On Paa" hikâyesi, askeri okulda hocanın yazılı sınavları okumadığını keşfeden cin fikirli bir öğrencinin, konuya girer gibi yapıp arada maç hikâyesini anlatması, hocanın bunu çok sonra ancak başka bir öğrencinin ispiyonlaması ile fark etmesi gibi bölümler hemen aklıma gelenler.
Belki bilmeyenler olabilir, 1915 doğumlu Aziz Nesin çocukluğunda Kur’an hatmedip hafızlık yaparak, tekkelerde, derviş, mürit takımı ile zikrederek büyüyor. 1995’te kitabı ilk kez okuduğumda bu bilgiyi öğrenince çok şaşırdığımı, tabir yerinde ise şok geçirdiğimi hatırlıyorum. Bunun yanında Aziz Nesin gibi simge bir ismin, Atatürk ve cumhuriyet düşmanı olan babasına nasıl olur da kızmadığına şaşırmış, kitapta babasından böyle şefkatle bahsetmesine anlam verememiştim. Hey gidi hayat, şimdi ise babalara kızılmadığını, insanın baba olunca, kendi babasını anlamaya başladığını bilecek yaştayım.
Yine bu tekke, zikir meselesi ile birlikte küçük Mehmet Nusret’in, nasıl Aziz Nesin olduğuna çok şaşırmıştım. Şimdi ise insanlardaki azmin bazen çok şeye kadir olduğunu, bazen de ne kadar çabalarsan çabala bazı şeylerin değişmeyeceğini, bazen ise farkına hiç varmadığımız küçük tesadüflerin, yaşamda ne büyük etkilere denk geldiğini görecek yaştayım. İşte yazar, hem kendi yaşamının bu küçük tesadüflerle nasıl değiştiğini anlatırken, hem de oradan oraya savrulan, ziyan olan, aynı kuşağın birçok üyesinin dokunaklı öyküsünü paylaşıyor. O dönemde kuşağının birçok üyesi gibi yaşadığı yoksulluklar, çaresizlikler gözleri yaşartıyor. Hele ki bu düşkünlüğe rağmen utanma duygusunu kaybetmemesinin üzerinde durması, babasının ne olursa olsun Mehmet Nusret’e olan güveni görülmeye değer. Kitap, baba oğul ilişkileri için gerçekten benzersiz anekdotlarla bezeli. Yine de yazarın annesini erken kaybetmenin burukluğunu bunca yıl sonra bile yaşadığını görmek çok dokunaklı, sanki yoksulluğuna zamanla alışmış, zor da olsa bir şekilde üstesinden gelmiş ama daha annesine doyamadan yetim kalmayı hiçbir zaman üzerinden atamamış gibi.
Kitapta yazarın her hafta gittiği Rufai tekkesinde yapılan zikirler bazı bölümlerde detaylıca anlatılıyor. Babası da bu tekkelerden birisinin kıdemli müritlerinden, eşi dostu tarafından Efendi Baba olarak anılan bir kimse. Yazar mahalle mektebine gitmek yerine, babasının samimi dostu ve aynı zamanda bir derviş olan Galip Amcasından hafızlık, Arapça, hesap/hendese (aritmetik/geometri) vs. öğreniyor. Galip Amca, bir Rufai / Kadiri dervişi, yazdığı divan şiirlerini tekkede, bazen de aşka gelip vapurda, kahvede okuyor, Arapça, Farsça, Fransızca kalem oynatıyor, cumhuriyet sonrasında ise Abdülaziz Efendi’nin aksine Atatürk devrimlerini savunuyor. Küçük Mehmet Nusret’i derinden etkiliyor, hayatını şekillendiriyor, zaten yazarın kendisi de bu durumu “Galip Amcam olmasaydı, ben bugünkü ben olamazdım” diyerek ifade ediyor. Yalnızca Galip Amca’nın hayat hikâyesini anlatan bir kitap olsa bile zevkle okunacağı muhakkak. Nedendir bilmem, Galip Amca’nın bölümlerini okurken gözümde hep Ali Suavi’yi canlandırdım :).
O dönem hiç farkına varmasam da şimdi şaşırdığım bir diğer konu, yazarın çocukluk döneminde devam ettiği tekkenin şeyhinin oğullarının öyküsü. Yazar, tekke faal durumdayken tanıdığı şeyhin küçük oğlunun, babasının tekkesi dağılınca sağda solda el açtığını görüyor ya da duyuyor. Daha sonra çocuk seyyar tezgâhta meyve satarken Mehmet Nusret ile karşılaşıyor. Yıllar sonra karşılaşmaları ise bir askeri manevra sırasında oluyor. Bu defa çocuğun kendisi gibi, Harbiye’yi bitirip subay olduğunu öğreniyor. O dönemde toplum katmanlarının geçirgenliği ne kadar gevşekmiş, ilk okumamda hiç dikkatimi çekmemişti.
Bunların dışında aklımdaki birkaç hususu daha paylaşayım. Serinin yarıya yakın kısmı, yazarın Harbiye’de okuduğu dönemde başından geçenleri aktarıyor ki bazı yaşananlar yürek burkan cinsten. O dönem okulda yaşanan oğlancılık öykülerini okurken dehşete kapılmamak elde değil. Yazar, anılarını yazarken bu konuyu örtbas etme veya eksiksiz olarak kâğıda dökme arasında tereddüt yaşıyor. O dönemki devre arkadaşları ile bu konuyu görüşmek için toplanarak fikirlerini alıyor ve sorumluluk duygusunun ağır basması ile yaşananları okuyucuyla paylaşıyor.
Seriyi okurken, Cumhuriyet öncesi ve erken Cumhuriyet döneminde eğitimin geometride, dilbilgisinde tamamen Arapça terimler kullanılarak yapıldığını, ders adlarının neredeyse tamamının Arapça olduğunu, hatta vücut uzuvlarının Türkçe karşılıklarının kaba bulunması nedeniyle, kibar ve uygun ifade etmek adına Arapça terimlerin kullanıldığını göreceksiniz. Örneğin onikiparmak bağırsağı yerine “em’a – i isni aşer” teriminin kullanıldığı, ciğer diyen bir öğrenci ile “Ne ciğeri? Arnavut ciğeri mi?” diye alay edildiğini, onun yerine akciğer için “rietan”, karaciğer için “kebd” denilmesinin istendiğini, tüm organların Arapça adlarının ezberlendiğini okumak çok ilginçti. Sadece fizyoloji ya da o dönemki adıyla vücud-u beşer dersinde değil, neredeyse tüm derslerde buna benzer bir anlayış mevcut. Eşkenar üçgen yerine “müselles-i mütesaviyüladla” (Allahım yazarken fenafillah mertebesine geliyorum.), iç ters açı yerine “zaviyetan-ı mütecaviretan-ı dahiletan” veya denklem yerine “cebir muadelesi” gibi adlandırmalar kullanılıyor.
Daha da ilginci, o dönem öğretilen dilbilgisinin ise zaten tamamen Arapça kurallarını işlediğini, gündelik konuşmada kullandığımız dilin tümleç, özne yüklem gibi unsurları yerine Arap dilinin yapısal terimlerinin (tecvit, emsile, bina, sarf ve nahiv vs.) öğretilmeye çalıştığını okumak oldu. Türkçe dilbilgisi anlatılırken dahi Arapça terimler kullanılıyor. Örneğin mişli geçmiş zaman, tekil, üçüncü kişi yerine “mazi-i şühudi, müfret gaip” deniyor ki okudukça sıyırmamak elde değil. Kaldı ki Mehmet Nusret gibi, yaşıtlarına göre ortalamanın üstü denebilecek bir çocuk bile bunları öğrenirken ne kadar zorlandığını sayfalarca anlatmış, okudukça ey Atam, daha sana ben nasıl teşekkür edeyim dedim :)
Son olarak serinin tamamlanamamasına değinerek artık bitireyim. Gönül isterdi ki, yazarın geçim derdi olmasa da kendi kuşağının yaşadığı sıkıntıları sonuna kadar yazabilseydi. Hâlbuki onun yerine araya giren yıllar, geçim derdi ile yazılan kitaplarla birlikte bu muhteşem hafızanın seksen yaşında sönüp gittiğini görmek insanı üzüyor. Özellikle serinin devamında, askerlik gibi bir meslekte başından geçenleri okumak isterdim. Ayrıca çok sevdiği subaylıktan neden atıldığını ileriki ciltlerde detaylı olarak açıklayacağını söylemesine rağmen anlatmaya fırsat bulamaması üzücü bir durum. Benim şahsen merak ettiğim bir diğer konu da Galip Amca'nın akıbetinin belirsizliği.
Yine de bu haliyle bile eşi benzeri olmayan bir hayat hikâyesi okudum. Benim gibi özyaşamöykülerini seven her okur, büyük keyif alarak okuyacaktır. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür eder, iyi okumalar dilerim.