Kurtuluş Savaşı'nın en sıcak dönemlerinde, Samsun limanından Ankara'ya doğru bir diplomatik heyet yolculuk yapmaktadır.
İşgalci Avrupa devletleriyle savaş halindeki Ankara Hükümeti'ni resmen ilk tanıyan ve ilk uluslararası antlaşmayı imzalayan Sovyet Rusya'nın elçilik heyeti... Heyetin başındaki Semyon Ivanoviç Aralov'un Türk milli mücadelesine henüz tanık olmadan duyduğu hayranlık, Ankara'da iyice artacaktı.
Başta Mustafa Kemal olmak üzere Kurtuluş Savaşı'nın ve Büyük Millet Meclisi'nin kadrolarılya tanışması, halkla temasları, Başkomutan'la cephe gerisinde yaptığı yolculuklar sırasında adeta tarihe tanıklık ettiğini hissetmişti.
Cumhuriyetin ilanından önce ayrıldığı Türkiye'yi hep takip etmiş, Lozan'da iki ülkeyi de memnun etmeyen Boğazlar sorununun Montrö'de çözümünü sevinçle karşılamıştı.
Aralov'un anıları, Türk Kurtuluş Savaşı dönemine ilişkin anıların en keyiflilerinden biri. Lenin döneminde Türk-Rus dostluğuna verilen önem de, Aralov'un Türklere karşı kitap boyunca apaçık gösterdiği canayakınlık da cumhuriyetin dış siyasetine ilişkin iki önemli gösterge.
Aralov, bir sosyalist olarak, ana hatlarıyla Türk devrimini çoğu Türk yurttaşından daha net biçimde kavrıyor ve aktarıyor. Bu bazı noktalarda Kemalist düşüngüyle ayrışmak anlamına gelse de, kitabın çoğuna olumlu yansıyor, çünkü döneme ve devrime ilişkin Türklerin yaptığı çalışmalardaki kafa karışıklıkları, düşüngüsel sapmalar ve çok yalın tarihsel gerçekliklerin allak bullak edilmesi gibi sorunlar Aralov'un yazdıklarında görülmüyor. Duruşu da değerlendirmesi de çok net ve kitabın tümünde bu duruşu görüyorsunuz: Türk devrimi, emperyalizme, saltanata, derebeyliğe ve geriliğe karşı bir bağımsızlık ve kalkınma devrimidir, antiemperyalisttir, ulusaldır ve ilericidir.
Elbette Aralov Türk değil, Kemalist de değil. Böyleyken özellikle cumhuriyetin kuruluş aşamasını burjuvaziye yakınlaşma penceresinden değerlendiriyor, köylüyü ve işçiyi ön plana almamanın onları derebeylerin eline bırakmak anlamına geleceğini öne sürüyor. Denebilir ki belli açılardan haklı çıkmıştır, buna karşın Kemalist devrim süreci Aralov'un uyarılarının ciddiye alındığı ve aşamalı olarak ulusal bağımsızlık ve ulus egemenliğine karşıtçı öğelerin yenilgiye uğratıldığı bir devrim sürecidir. Yalnızca Aralov'un öngördüğü biçimiyle sosyalizmi uygulamamıştır. Aralov'u haklı çıkaran devrimden çok, önderinin ölümüyle başlayan karşıdevrimdir denebilir.
Özellikle ilgi çekici olan ve Aralov'un düşüngüsel durulukla hemen saptadığı şey, devrimin içindeki karşıtçılar ve bunların durumudur. Karabekir, Hüseyin Rauf ve Refet gibi kişiler bugün hala yumuşak yumuşak 'padişaha bağlılıktan kopamayan komutanlar' diye anılırken Aralov, özellikle Türkiye'de bulunduğu sürece başbakan olan amansız Batı yanlısı Hüseyin Rauf'un Sovyet Rusya düşmanlığını ve karşıdevrimciliğini uzun uzun anlatmakla kalmıyor, belli konularda 'gizli efendilerinin talimatlarını yerine getirdiğini' bile söylüyor. Ülkeden ayrılmadan önce Mustafa Kemal'e, Hüseyin Rauf için "Bu adam devrimci Türkiye'nin düşmanıdır," dediğini de belirtiyor. İsmet Paşa'nın durumunu da görece durulukla saptadığını söylemek olanaklıdır; İsmet Paşa diğerleri ölçüsünde Batıcı ve karşıdevrimci değildir, Mustafa Kemal'in denetimi altındayken becerikli bir kurmaydır, ancak kapitalist ve emperyalist 'yerleşik düzene' göre davranmaya eğilimlidir ve çevresindeki Batıcılara kulak vermektedir. Daha o zamandan hem de!
Tüm bunların sonucunda Aralov, Türkiye'nin Mustafa Kemal'den sonra devrimci çizgiyi bırakıp ABD çizgisine oturduğunu pek çok Türk aydınından daha büyük rahatlık ve kesinlikle görmekte ve dillendirmektedir. "Gazi Mustafa Kemal Paşa zamanında cumhuriyetçi Türkiye feodal ayakbağlarıyla birlikte emperyalist esareti de kaldırıp atmıştı," demektedir, "Oysa Türkiye'nin sonraki yöneticileri ABD ve diğer devletler ile politikalarını değiştirmişlerdir." Bu sonuna dek doğru bir saptamadır.
Kitapla ilgili atlanmaması gereken bir nokta, yayına hazırlayan kişinin bugünkü Kemalist karşıtçısı kişilerden Candan Badem olmasıdır. Kitabın genelinde bundan kaynaklı bir sorun gözlenmezken, son bölümlerde Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında dış siyasetini dönüştürdüğü anlatılırken Candan Badem birkaç kez dipnotlarla araya girmekte ve "Anlatılanlar doğru değil." demektedir. Doğrusunun ne olduğunu yazmamıştır ve kitapta kendi yazdığı dipnotlara "C.B." imzasını koyarken bu bölümde Aralov'u eleştiren ancak yerine başka bilgi vermeyen dipnotlarında "YHN", yani "yayına hazırlayanın notu" imzasını kullanmıştır. Bu acemice tutum eğer yayın aşamasında yapılan bir hata değilse ve sinsilik olarak değerlendirilmeyecekse, ciddiyetsizlik olarak değerlendirilmelidir.
Aralov'un Türkiye anıları, içerdiği birtakım somut yanlış bilgilere karşın, Türk Kurtuluş Savaşı'nı kavramak için tek başına yeterli kapsamda ve nitelikte olmamasına karşın, kavranacak portrenin tamamlanması açısından bulunmaz değerde bir kitaptır. Aralov'un Türk devrimine birinci elden getirdiği sosyalist görüş, yalnızca o dönemin tarihsel gerçekliğini görmekte değil, Türk devriminin yüz yılını kavramakta da işe yaramaktadır.
Sovyet Devrimi sonrasında Lenin'in Ankara'daki ilk Büyükelçisi olan Aralov'un hatıraları enteresan detaylar içeriyor. Özellikle son bölümdeki Lozan Antlaşması'na ilişkin süreci kendi perspektifinden anlattığı kısımlar kaydadeğer.
Kitabın bütününde, ciddi bir Mustafa Kemal hayranlığı, buna karşılık kesif bir Rauf Bey, Refet Bey, Ali Fuat Bey ve hatta İsmet İnönü düşmanlığı dikkat çekiyor. Bilhassa Türkiye'nin iç sosyolojik yapısıyla ilgili temelsiz değerlendirmeleri ve iç siyasi tartışmalara burnunu soktuğu bölümlerde antipatik yorumlar mevcut. Diğer taraftan Anadolu'da sözde "Pontus soykırımı" bölümünde epeyce haddini aşıyor...
Nihayetinde 1950'lerin sonunda kaleme alındığı için, dönemin sert Soğuk Savaş şartları düşünüldüğünde kısmen mazur görülebilecek olsa da, bir Sefir hatıratı için fazla ideolojik ve tarafgir bir kitap. Leonid Bahrevskiy'nin tercümesi de epeyce hatalı ve zaman zaman takibi güçleştiriyor.
Türkiye'nin kuruluşu hakkında önemli bilgi ve yorumlar içeren değerli bir kitap
*
"Kayzer Almanyası 1.DS'nda Türkiye'yi askeri uydusu haline getirdiyse, savaştan sonra, Mondros Mütarekesi ve Sevr antlaşması sonucunda İtilaf Devletleri de Türkiye'yi parçalamaya, politik ve ekonomik bakımdan büyük emperyalist devletlerin tam anlamıyla egemenliği altına girmeye mahkûm etmişlerdi. Padişah hükümetinin ihanetine; Türkiye'nin birçok bölgesinin Fransızlar, İtalyanlar, İngilizler ve Yunanlılar tarafından işgal edilmesine; Padişah taraftarlarının birçok bölgede körükledikleri gerici isyanlara rağmen, dört yıllık bir savaşın bitkin bir hale getirdiği Türk halkı, özgürlüğünü ve bağımsızlığını korumak için istilacılara ve kendisini ezen yerli derebeylerine karşı başkaldırdı. Türk feodalleri, halkı aldatmak ve genç Türkiye'nin birliğini bozmak için, Mustafa Kemal Paşa'nın deyimiyle şeytanca tertiplere başvurmuşlardır."
"İngiltere, Küçük ve Orta Asya'da (İran, Afganistan, Buhara, Türkiye) Sovyet Rusya'ya karşı birleşik bir gerici cepheyi kurmaya çalışıyordu. İngiltere, Türk-Sovyet yakınlaşmasını baltalamak için, ajanlarıyla (panislamistler ve pantürkistler) Türkiye'de ve doğunun başka ülkelerinde az emek harcamamıştır."
"Emperyalistlerin Türkiye ile ilgili tasarıları çok genişti: İngilizler Musul petrollerine uzanmışlar ve petrolce çok zengin olan bu bölgeyi işgal etmişlerdi. Fransızlar, Suriye'nin kuzeyindeki büyük bir toprak parçasını (Çukurova'yı ve başka yerleri), İtalyanlar Konya'ya kadar uzanmak üzere Antalya'yı ellerine geçirmişlerdi. Doğuda İngilizler, Kürdistan'ı Türkiye'den ayırmayı düşünüyorlardı. Nihayet Batılı emperyalistler, Samsun'dan Trabzon'a kadar uzanan zengin bölgeyi ellerine geçirmeyi ve bir "Pontus Devleti" kurmayı tasarlıyorlardı."
"Lenin Türkiye'de olup bitenleri çok iyi biliyordu, "Mustafa Kemal Paşa, tabii ki sosyalist değildir," diyordu Lenin, "ama görülüyor ki, iyi bir örgütçü, yetenekli bir komutan, burjuva-ulusal devrimini yürütüyor, ilerici bir insan, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist devrimimizin önemini anlamış olup, Sovyet Rusya'ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona yardım etmek, yani Türk halkına yardım etmek gerekiyor. İşte, sizin işiniz budur. Türk hükümetine, Türk halkına saygı gösteriniz. Büyüklük taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız. bizim ödevimizdir. Siz de bir elçi olarak, halklarımız arasında samimi bir dostluğun savunucusu olmak zorundasınız. Türkiye, bir köylü, bir küçük burjuva ülkesidir. Sanayisi çok azdır. Olanı da Avrupalı kapitalistlerin elindedir. İşçisi çok azdır. Bunu dikkate almak gerekmektedir. Bir kez daha tekrar ediyorum, dikkatli ve sabırlı olunuz! Hükümet temsilcileriyle, halkla konuşmalarınızda her zaman nazik ve güler yüzlü olunuz, kibirden uzak durunuz!"
"Gittikçe daha yüksek sesle sözü edilen Türk kadınlarının kurtuluşu düşüncesi, hele gericiliğin en örgütlü bir gücü olan gerici hocaların propagandaları için bir besin oluşturuyordu. Dini duygular, halifeye bağlılık, Türkiye'nin bütün katlarında, bütün sınıfları arasında hâlâ çok güçlüydü. Ama toprak ağalarının, burjuvazinin, eski memurların başlıca korktuğu şey, toprak reformuydu. Gericiliğin bu güçleri daha o zaman, köylülerin, toprak konusunda vergilere ve hoca baskısına karşı mücadele etmek üzere birleşmelerine engel olmak için ellerinden geleni yapmaktaydılar."
"Sonra Mustafa Kemal, cephedeki duruma geçti. Bizim askeri işlerimiz üzerine sorular sordu. Mustafa Kemal'in, Kızıl Ordu'nun kuruluşu ve örgütlenmesi, iç savaş sırasındaki savaş durumu, hatta bazı özel savaşlar üzerine esaslı bilgisi olduğu anlaşılıyordu, özellikle Perekop destanını ve bu destanda Frunze'nin oynadığı rolü çok iyi biliyordu. Böylesine ayrıntılı bir bilgiyi nasıl elde ettiğini sordum. "Biz subaylar, hatta değil yalnız subaylar, bütün ilerici aydınlarımız, büyük Ekim Devrimi'nin ilk günlerinden beri Bolşeviklerin izledikleri politikaya büyük bir ilgi gösterdik. Biz Lenin'in, Rusya'nın ezilmiş halklarının kurtuluşunu sağlayacak bir politika güttüğünü biliyorduk. Zaten onun büyük gücü buradadır. Umutlarımız doğru çıktı. Beyaz orduların iç savaşta yenileceğine inanıyorduk. Buna neden inanıyorduk? Çünkü, Bolşeviklerin derebeyi topraklarını köylülere verdiğini, bütün emekçi halkın Bolşeviklerden yana olduğunu, Lenin'in barış için savaştığını biliyorduk. Bolşeviklerin kusursuz önderliği ve disiplini altındaki yüz elli milyonluk bir halk yığınının, hiçbir istilacı ordunun yenemeyeceği bir güç olduğunu da biliyorduk."
"Yolda, Mustafa Kemal'le konuşmamız sırasında tekrar Türk ordusunda kültürel ve siyasal çalışmanın yokluğu söz konusu oldu. Biz, orduda gazete bulunmadığına işaret ettik. Paşa, bu iş için kendilerinde ödenek olmadığını, hatta subay ve erlerin birkaç aydan beri maaş bile alamadıklarını, sonra ülkede serbest bir matbaa bulunmadığını da söyledi ve 'Bu konuda bize yardım ederseniz, yardımınızı büyük bir memnunlukla kabul ederiz" diye ekledi".
"Mustafa Kemal Paşa, yeni Türkiye'nin ulusal örgütlerini güçlendirmek için bütün ülkede, büyük bir enerji ile çalışıldığını söyledi. Sonra da 'Padişah hükümeti ve onun yardakçıları, ahlaksızlıklarıyla, çapulculuklarıyla, milli zen-ginliği çalmalarıyla ün yapmış insan türünün seyrek rastlanır örnekleridir. Bunlar, kirli işleriyle milleti bölmek ve onu yırtıcı emperyalistlerin dişleri arasına atmak istiyorlar, Sultanın bakanları satılık kişiler, onlar, İngiliz sterlininin, Amerikan dolarının hatırı için milli bağımsızlığımızı ve Türklerin hayatını emperyalistlerin çıkarları uğruna satmaya hazırdırlar, mollalar da sırf çıkarları bozulmasın diye İngilizlere itaat etmeye, halkı satmaya, 'kafirlern' önünde eğilmeye hazır' diye devam etti."
"Mustafa Kemal, 'Kürt sorunu karışık, çetin bir konudur' demişti. 'Şunu dikkate almalısınız ki; Kürtlerin yaşadığı bazı yerler petrol, bakır, kömür, demir ve daha başka madenler bakımından zengindir. Başta, başlıca düşmanımız İngiltere olmak üzere birçokları bu bölgeye göz koymuş bulunuyorlar. Burada stratejinin, İran'a, Kafkasya'ya, Irak'a giden ticaret yollarının da etkisi vardır. İngiltere, Kürtlerin iki devlete -Türkiye ve İran'a- ait olmasından yararlanmakta, bunu da bir koz olarak kullanmaktadır. İngiltere, kendi egemenliği altında bir Kürt devleti kurmak ve bu sayede bize, İran'a, Güney Kafkasya'ya kumanda etmek istemektedir."
"Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin'in eğitim halk komiseri Lunaçarskiy'e gönderdiği mektubunda şunları yazıyordu: 'Mustafa Kemal, Türk kadınının kurtuluşunu ve ona bütün haklarda ve toplum yaşantısında erkeklerle eşitlik isteyen ilerici bir hareketin başındadır. Mesela kendisi eşiyle birlikte, hem de eşinin yüzü açık olarak Büyük Millet Meclisi toplantılarına gelmektedir. Mustafa Kemal eşiyle birlikte Aralov yoldaşı da ziyaret etti. Genel olarak Mustafa Kemal, bütün toplum ilişkilerini çok enerjik olarak ileriye doğru itmektedir. Mustafa Kemal'in son derece ilgi çekici bir kişiliği vardır. Günlerce Türk şehirlerinin sokaklarında dolaşmakta, kendisini çevreleyen kalabalıkla parlamentarizmden, kadının özgürlüğünden, milli eğitimin ve bütün kültürün modernleştirilmesinden söz etmektedir. Gerek Mustafa Kemal'in gerek onun ülkü arkadaşlarının, Türk toplum ilişkilerinin modernleştirilmesi konusundaki çalışmalarını kolaylaştırıcı materyal gönderilmesi çok yerinde bir davranış olur'."
"(M.Kemal'in Harbiye'den yakın sınıf arkadaşı) Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Türkiye'nin Sovyetlerdeki büyükelçisi olup, bir Türk casusu ve bir İngiliz ajanını himayesine almıştı. Bunlar Moskova'da gizli bir dairede bir İngiliz ajanına casuslukla ilgili belgeler verirken yakalanmıştı. Bu olay üzerine Ali Fuat Paşa Türk hükümetince geri çağırılmıştı."
"Büyük Taarruz öncesinde bütün Türk milleti, kendi kurtuluş ordusunun zafer hazırlıklarına katılıyordu. Erlerin eşleri, kızları, kız kardeşleri cepheye erzak, cephane, silah taşıyorlardı. Temmuz ve Ağustos aylarında bütün Anadolu'yu taarruzun hazırlık miting dalgaları sarmıştı. Bu mitinglerde halk, elinden gelen her şeyle; elbiseyle, erzakla, cephane taşımak için taşıtlarıyla orduya yardıma çağırılıyordu. Mitinglerde meclis üyeleri, basit vatandaşlar, hatta çocuklar bile ateşli konuşmalar yapıyorlardı. Bu mitinglerden birçoğunda bulunma fırsatım oldu."
"İngilizler tarafından çok iyi donatılmış büyük bir işgal ordusunun imha edilmesi için topu topu 4 gün (26-30 Ağustos) yetmişti. Kaçmakta olan düşman, yabani bir kudurganlık içinde yolda rastladığı her şeyi yakıp yıkıyordu. Uşak, Aydın, Manisa şehirleri ve köylerin çoğu yakılmıştı. Büyük Millet Meclisi hükümeti, Yunanlıların savunmasız halka yaptıkları canavarlığı bütün dünyaya seslenerek pro-testo etti. 30 Ağustos 1922'de Dumlupınar Muharebesi'nde Yunan ordusu artıkları tamamıyla imha edildi. Eylülün 18'inde Anadolu istilacılardan temizlenmişti. Bizzat Yunan askerleri, duvarlara ve tahta perdelere yazdıkları yazılarla onları savaşa sürükleyen İngilizlere ve Yunan gerici idarecilerine lanetler yağdırıyorlardı. Bütün Anadolu büyük bir sevinç içindeydi. Ancak feodaller ve onların yardakçıları üzgündüler. İngiltere; Lloyd George'un kişiliğinde, Yunanistan'ın bu savaşa girmesi karşılığı olarak, Yunan hükümetine İstanbul'u vermeyi, Ayasofya Camii üzerindeki hilali haçla değiştirmeyi, bütün Anadolu zenginliğini Yunanistan'a peşkeş çekmeyi vaat etmişti. Bu sarhoşluktan ayılış, Yunanlılar için de, Lloyd George için de çok acı oldu."
"Mustafa Kemal, Büyük Taarruz'un ardından İstanbul'a girmenin olanaksızlığını bana anlatmaya çalıştı: 'Ordu yorulmuştu. Ayrıca ordunun boğazı geçince ana üsle bağlantısının kesilmesi, Anadolu'nun ordusuz kalma tehlikesini getirirdi. Sonra, İngilizlerin rakiplerinin durumu da açık değildi. Ankara gerçekten de Boğazlar'ı, İstanbul'u, Doğu Trakya'yı alabilir ve ordularını oraya geçirebilirdi. Ama bu durumda İngiltere, Fransa ve İtalya'nın Türkiye'ye savaş açmasını da göze almak gerekirdi. Hatta çok muhtemelen askeri harekât olmasaydı bile, Türkiye belirsiz bir süre için bütün Avrupa ile savaş halinde kalmış olacaktı. Memleket bu durumda, her gün biraz daha takattan düşecekti. Oysa halk yorgun düşmüştü, barışa ihtiyacı vardı. Bu durum uzayabilirdi, çünkü Lloyd George'un istediği de buydu. Biz, ihtiyatlı manevralarımızla Fransa ile İtalya'yı İngiltere'den koparmış bulunuyoruz; böyle yapmasaydık onları birleştirirdik. İstanbul'la Trakya'yı işgal etmemiz müttefiklerin ekmeğine yağ sürmek demekti, şimdi ise durum tamamıyla Türkiye'den yanadır. Öyle önlemler almış bulunuyoruz ki, bugün bir taarruz emri versem yarın ordumuz İstanbul'u ve Boğazları işgal edebilir. Hatta, Boğazlar arasında bulunan düşman filosu da hapsedilebilir. Biz şimdi Mudanya Mütarekesi başarısıyla Trakya'yı savaşsız ele geçiriyoruz, oraya anlaşma gereği 8000 jandarma gönderiyoruz. Bunlar, bugünden yarına kurulabilecek olan Trakya ordumuzun çekirdeğini oluşturacaktır. Böylece, Boğaz'ın her iki yakasında ordusu bulunan Türkiye, konferans durumu zorlarsa hemen İstanbul'u ve Boğaz'ı işgal edebilir'."
"Mustafa Kemal tarafından meclisteki gerici muhalefetle siyasi mücadele için Başbakanlığa getirilen Rauf Bey, dış politikada ikiyüzlü hareket ediyordu; Sovyet Rusya'ya dostça davranır gibi görünmesine rağmen, Mustafa Kemal'in arkasından entrikalar çeviriyor, İstanbul'daki gerici güçlerle, onların aracılığı ile de İngiltere'nin emperyalist çevreleriyle ilişkilerini sürdürüyordu."
(M.Kemal Konya'da) "Milli mücadelede kadınların yaptığı yardım çok buyuktür. Kadınlarımızın bu çeşit çalışmalarının memlekete büyük yararlar sağlayacağına güvenim var. Son yılların devrim yaşamında, Anadolu kadınının gösterdiği yüksek fedakârlığı şükranla anıyoruz. Erkekler cephede düşmana karşı savaşırlarken, kadınlar tarlaları sürüp ektiler. Ülkenin ekmeğini sağladılar. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odun kesip getiren, buğdayı pazara götüren fedakâr Anadolu kadınıdır; kucağındaki yavrusuyla, yağmurda, çamurda, soğukta, sıcakta kağnılarla cephenin cephanesini taşıyan hep onlardır. Hepimiz bu kadınlara daima saygı göstermeliyiz. Kadına saygı gösterdiğimiz için onun giyimini değiştirmeliyiz, yüzünü açmalıyız." Eğer Türk kadınları halkın bilimsel, ekonomik ve siyasal hayatına katılacak olurlarsa o zaman yobazlar bile buna itiraz etmekten vazgeçmek zorunda kalacaklardır."
"Türk delegasyonunun Lord Curzon'un emperyalist emelleri karşısında gösterdiği tavizkârlık ve Sovyet Rusya'ya yakın görünme korkusu, Türkiye'nin Lozan Konferansı'nda yalnız kalmasına sebep oldu ve başarılarını hatırı sayılır derecede küçülttü. Oysa Türkler konferansa sadece Yunanlıları ve Sultan'ı değil, bütün İtilaf Devletlerini de yenmiş olarak gelmişlerdi. Bütün bunlar Türkiye'nin en zor mücadele günlerinde Sovyetlerin yaptığı büyük maddi ve manevi yardımın sonucu idi. Doğru, İsmet Paşa konferansta birçok şey elde etti: Kemalist Türkiye, iki buçuk yıldır mevcut olan Sevr Antlaşması'nı yok etti. Ama ödün vermeye dayanan yanlış politika ve İngiltere'yle Fransa'ya yaranma çabaları eninde sonunda Türkiye'nin uluslararası durumunu zayıflattı. Ama bu arada Curzon, eskiden Türk idaresinde olan Musul'u ve daha başka yerleri Türkiye'den koparmayı, Yunanlıların yakıp yıktığı şehir, kasaba ve köyler için Yunanlılara tazminat ödettirmemeyi, Boğazlar sorununda İngiliz planını gerçekleştirmeyi başardı. Musul'dan ve tazminattan vazgeçmesi karşılığı olarak Türkiye'ye küçücük Karaağaç bölgesi lutfen verildi. Bundan başka Batılı devletler Türkiye'yi, Osmanlı devletinin Batılı kapitalistlere olan borcunun, Osmanlı devletinden ayrılan ülkeler arasında bölünü şünden sonra, payına düşen bölümünü 20 yıl içinde ödemeye de ikna ettiler."
"Mustafa Kemal düğününü de eski gelenek ve göreneklere göre yapmadı. Düğün töreni, kadınlı erkekli yapılmıştı. Latife Hanım çarşafsız olarak törene katılmıştı. Nikâh, para ödemesi ve hediye olmaksızın yapılmıştı. Gazeteler bu düğünden uzun uzun söz etmişlerdi. Mustafa Kemal Paşa, düğünün ertesi gece eşiyle birlikte İzmir Tiyatrosu'na gitmiş, kadınlı erkekli 3000 kişinin toplandığı bir kalabalık arasında günün önemli konuları üzerinde birçok kişiyle konuşmuştu. O zamana kadar kadınlarla erkeklerin bir arada tiyatroya gitmeleri yasaktı. Buna cesaret edenler kanunen şiddetle cezalandırılırdı. Bütün bu davranışlar dinci çevreleri öfkelendirmiş, hatta muhalefet Gazi'nin düğünü ile ilgili olarak Meclis'e bir soru önergesi vermişti."
"Mustafa Kemal Paşa daha Türkiye'de bulunduğum sıralarda aldığı kesin önlemlerle kadınları çarşaftan kurtarma konusunda başarılar sağlamıştı. Düğünlerdeki aşırı harcamalar, gelinin getirdiği çeyizlerin açıkta gösterilmesi, geline büyük hediyeler verilmesi yasaklanmıştı. Ziyafetler ve müzik bir güne indirilmişti ve buna benzer törenlerdeki (sünnet vb) aşırı harcamalar da yasak edilmişti (Men-i İsrafat Kanunu)."
"Mustafa Kemal'de ikili bir yan vardı: Emperyalizmle, saltanatla, hilafetle kararlı bir biçimde mücadele etti, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını enerjik bir biçimde savundu ve aynı zamanda köylülüğün tümüyle haklardan yoksun bırakılması ve fakirliği ile, toprak ağalarının ve kült hizmetçilerinin köy üzerindeki pratikteki iktidarı ile uzlaştı; birkaç kez âşâr vergisini kaldırmayı vaat etmesine rağmen, köylülerin hoşnutsuzluğundan yararlanan gerici güçlerin doğuda Kürt isyanı çıkardığı 1925'e kadar kaldırmadı. Sürekli dost bildiği ve ölünceye kadar dost kalmaya özen gösterdiği Sovyetlere karşı içinde taşıdığı Bolşevizm korkusuyla yabancı sermaye nüfuzuna karşı mücadelede kararlılık göstermemesi de diğer ikili tarafıydı."
"Mustafa Kemal, 'Rusya'da iş başkadır, Rusya'yı Türkiye ile kıyaslayamazsınız! Rusya'da işçi sınıfı daha devrimden önce örgütlenmişti. Yüksek bir bilinç düzeyine erişmişti. Sizde dinin halkın üzerinde bizde olduğu kadar büyük bir etkisi yoktur, yobazlık yoktur. Bunu hesaba katmak gerek' dedi."
"Mustafa Kemal 1923'te bile endişeliydi: 'Benim başladığım işi kim sürdürecek? Size birçok defalar anlatmıştım, benim böbreklerim hasta. Böbrek hastaları uzun yaşamazlar. Ben bunu çok iyi biliyorum. Millet liderler ortaya çıkaracaktır. Ama bunlar, sayısı pek çok olan düşmanlara karşı koyabilecekler mi? Bu beni korkutuyor. Zaman zaman büyük zorluklarla karşılaşıyorum'."
"Onun arkasından dönem dönem iktidara gelen, İnönü dahil, yöneticiler, Atatürk'ün önderliğinde kazanılan ekonomik ve siyasal bağımsızlık gibi temel konuları içselleştiremediklerinden çeşitli sorunlar yaşanmıştır. Bu tür politikaların Türkiye'yi mahvedebilecek derecede tehlikeli bir yol olduğunu söylemeye gerek var mı? Türkiye'nin çıkmazdan kurtuluşu için yolu birdir -Mustafa Kemal Atatürk'ün politikasına geri dönüş, ülkenin siyasal ve ekonomik bağımsızlığının yeniden kurulmasına, Türk halkının ulusal çıkarlarına uygun barışsever dış politikaya geri dönüş."
“Gazi Mustafa Kemal Paşa ve onun arkadaşlarının büyük bir hizmeti emperyalist İtilaf devletlerine ve dinci-monarşist rejime karşı kurtuluş mücadelesine önderlik etmeyi başarmalarıydı. Milli burjuvazi, Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki ulusal kurtuluş mücadelesini destekleyen sınıftı. Burjuvazi Anadolu köylülüğü ve küçük burjuva katmanlarının yönetimini eline aldı. Anadolu'da işçi sınıfı az sayıdaydı, ancak emperyalizme karşı mücadeleyi destekliyordu. Mustafa Kemal eski padişah ordusu kalıntılarından ve çoğunluğu kendiliğinden ortaya çıkmış olan çetelerden güçlü, yeni bir kurtuluş ordusu örgütledi.
Geniş emekçi kitlelerinin köylüler, zanaatkârlar Mustafa Kemal'den büyük umutları vardı. Onun toprak dağıtmasını, emekçilerin yaşamını kolaylaştırmasını bekliyorlardı. Ama bu umutlar yerine gelmedi. Milli devrimden ve kurtuluş ordusunun askeri zaferlerinden kazanan sadece burjuvazi oldu.
Köylülükle sıkı bir bağ, toprak meselesinin zamanında çözümü, işçilerin durumunda iyileşme, Mustafa Kemal Paşa'ya, bütün kurtuluş mücadelesi boyunca komplolar, isyanlar hazırlayan, emperyalistlerin yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni boğma planlarına yardım eden feodal-dinci gericiliğin işini radikal bir biçimde bitirme olanağı verirdi. Ancak Mustafa Kemal, doğu vilayetlerinde, Kürdistan'da, İstanbul'da kökleri olan ve bütün ülkeyi ajan ağlarıyla örmüş olan feodallerle mücadelede tutarlı değildi. Kemal onları esirgedi, itibar verdi, onları güçlü bir darbeyle kırmaya karar veremedi. Feodal gericilik önemli bir dayanağını İslam dininde buluyordu. Mollaların, hocaların dini ajitasyonu, yabancı sermayeye bağlı zengin tacirlerin yeni düzene direnişi, eski devlet ricalinin ve memurlarının sabotajı, İttihatçıların entrikaları Mustafa Kemal'in eski rejim güçlerine karşı mücadalesi zaman zaman keskinleşse de bütün bunlar sona ermedi. Gericiler Mustafa Kemal'in partisinin orta ve yoksul köylülük arasında sistematik çalışmasının olmayışından yararlandılar ve köydeki etkilerini büyük toprak ağaları, derebeyler ve hocalar aracılığıyla uyguladılar.
Mustafa Kemal'de ikili bir yan vardı: Emperyalizmle, saltanatla, hilafetle kararlı bir biçimde mücadele etti, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını enerjik bir biçimde savundu ve aynı zamanda köylülüğün tümüyle haklardan yoksun bırakılması ve fakirliği ile, toprak ağalarının ve kült hizmetçilerinin köy üzerindeki pratikteki iktidarı ile uzlaştı. Örneğin ortaçağdan kalma ortakçılık gibi feodal ayakbağları orta ve yoksul köylülükte var olmaya devam ediyordu. Tefeci ve ağa, köyde ekonomik olarak önderlik etmeye devam ediyordu. Mustafa Kemal ve TBMM'nin birçok kez vaat etmesine rağmen 1923 ortalarına kadar köylülük üzerindeki en ağır vergi olan âşâr henüz lağvedilmemişti. Şubat 1923'teki İktisat Kongresi'nde Mustafa Kemal bir kez daha âşârın önemli ölçüde hafifletileceğini vaat etti. Ama ancak 1925'te, ne zaman ki köylülerin hoşnutsuzluğundan yararlanan gerici güçler Kürdistan'da Batı vilayetlerine de bulaşma tehdidi içeren bir isyan çıkardılar, o zaman âşâr aceleyle kaldırıldı. Mustafa Kemal kadınların çarşaftan kurtuluşunu hayata geçirdi, çokeşliliği, ortaçağdan kalma âdetleri yasakladı ve bununla birlikte burjuvazinin işçi sınıfını zalimce sömürmesine sabretti, işçi örgütlerinin yasaklanmasını destekledi. Mustafa Kemal milliyetlerin eşit haklarını savundu ama Kürtlere, Ermenilere ve öteki ulusal azınlıklara özerklik vermedi.
Mustafa Kemal'in daha başka birçok bariz çelişkisi vardı. Ülkenin milli ekonomisini kalkındırmaya ve geliştirmeye çalıştı, ancak yırtıcı yabancı sermayenin nüfuzuna karşı mücadelede kararlılık göstermedi, planlı bir imtiyaz politikasıyla bu elde edilebilirdi. Kemal Paşa'nın Sovyet Rusya'ya karşı tavrında da bazen aynı ikilik hissediliyordu. Son günlerine dek Sovyet ülkesiyle dostluktan ve işbirliğinden yana oldu, fakat aynı zamanda ona Bolşevizm korkusu, ‘komünist tehdit’ korkusu aşılamak isteyen gericilerin fısıldamalarının etkisi altında kaldı.”(s.227)
Kitabın adından da anlaşılacağı gibi Kurtuluş Savaşı dönemini Sovyet tarafından anlatan bir anı kitabı elimizdeki. O dönemin şartlarını anlamak ve Sovyet tarafından o zamanın Türkiye'sine bakmak çekici gelse de, kitabın bu dönemden çok sonra yazılmış olması gerçeklik hissini öldürmüş bence. Onun dışında da yazarın "Dünya'nın bütün işçileri, birleşin" düşüncesini, kitabın her yerinde okuyucuya dikte etmesinden hoşlanmadım, zaten bu düşünce kitabın akıcılığına da olumsuz etkide bulunmuş. Okumayı zaman kaybı olarak görmedim ama kitabı pek sevdiğim de söylenemez.
Tamamen farklı bir gözle Türk Kurtuluş Savaşını ve devrimleri görebilmek için harika bir kaynak.
Özetle: - Sovyetlerin desteği olmasa Türkiye emperyalizmle savaşamazdı - Atatürk iyi ama çevresi kötü - Rauf, yatacak yerin yok! - Türkiye Lozan'da daha iyi sonuçlar alabilirdi - Atatürk özellikle ekonomik devrimler konusunda ikili oynadı. Köylüden yana ol(a)madı. - Sovyetlerin tek isteği dünya barışı, sevgi ve kardeşlik idi.
Kurtuluş savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarına dair, olayların çok yakınında ve yabancı bir diplomatın anılarının ilginç olacağını düşünmüştüm. Ancak gerek Aralov'un bu kitabı çok sonra yazmış olması (1960-1961), gerek diplomat olmanın etkisiyle, Çok çarpıcı ve daha önce bilmediğimiz/duymadığımız herhangi bir bilgiye rastlayamadım. Yine de çok haksızlık etmek istemem, güzel bir anlatım diliyle okuyucuyu o günlerin atmosferine kolayca dahil ediyor.
Kurtuluş Savaşı’nın en kritik günlerinde Sovyet Rusya’nın Türkiye büyükelçisi olarak görev yapmış Aralov’un anıları, Türkiye’nin kurtuluş ve kuruluş günlerine ışık tutuyor. Millî mücadele yıllarındaki Anadolu köylüsünün iktisadi ve siyasi durumunu, Mustafa Kemal’e bakışını birinci ağızdan kayıt altına alan kaynak sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. O yıllarda yaşayan toprak ağalarının, askerî sınıfın, siyasetçilerin ve bürokratların dünya görüşlerine dair binlerce kaynak mevcut; oysa emeğiyle geçinen Anadolu insanının portresini çıkarmış kaynak son derece az. Aralov’un milli mücadele yıllarındaki sıradan Anadolu insanını Marksist bir gözle gözlemlemesi, anılarını bu açıdan özellikle kıymetli kılıyor. Dikkatimi çeken en baskın ortak kaygı, köylünün sırtındaki aşar vergisinin neredeyse herkesin dilinde olmasıydı.
Yazarın Türk-Sovyet dostluğuna verdiği önemi ve Mustafa Kemal’e duyduğu saygıyı satırlar arasında açıkça hissediyorsunuz. Aralov, anılarında millî mücadeleden itibaren emperyalist işgalcilerin yanında yer alan komprador burjuvazi, gericiler ve padişah yanlılarının Mustafa Kemal’in direniş hareketine karşı oluşturdukları muhalif ittifakı gözler önüne seriyor. Bu ittifakın Kemal Paşa’nın ölümünün ardından önce CHP içinde, sonra Demokrat Parti iktidarıyla Türkiye’yi emperyalizme ve ABD’ye teslim ettiği bilincini taşıyarak okuyunca, kitap Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni’ndeki tutucu güçler analizinin bir doğrulamasına dönüşüyor.
Aralov, Mustafa Kemal’in toprak reformunu neden hayata geçiremediğini de birinci elden aktarıyor. Millî mücadelede Anadolu eşrafına dayanmak zorunda kalması, üstelik o yıllarda Türkiye’de sanayinin ve dolayısıyla işçi sınıfının henüz oluşmamış olması; köylüye toprak dağıtılmasını ve toprak ağalığının tasfiyesini hedefleyen bir reformun önündeki başlıca engeller olarak öne çıkıyor. Bunların yanı sıra Lenin’in Aralov’u Türkiye’ye elçi olarak göndermeden önce yaptığı görüşmedeki sözleri de oldukça etkileyici. Lenin, Kemal Paşa önderliğindeki antiemperyalist mücadeleyi “bunlar sosyalist değil” diye kenara itmemiş; maddi ve manevi destek vermiştir. “Emperyalizmi yenmeden kapitalizm yenilemez” demiş; Aralov’a ise Türk hükümetine ve halkına yukarıdan bakmamasını, kibirden uzak durmasını, halkın sempatisini kazanmaya çalışmasını öğütlemiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından giderek unutulan Türk-Sovyet dostluğunu, Türkiye’nin kurtuluş ve kuruluşundaki Sovyet katkısını ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Sovyetlere beslediği dostluk duygularını yeniden hatırlamak isteyenler için bu kitap mutlaka okunmalı.
Kurtuluş Savaşı’nın en yoğun günlerinde Ankara’da bulunmuş , cephelerde dolaşmış Sovyetlerin o dönem resmî temsilcisinin yazdıkları , bir başkasının gözünden o dönemi görmek açısından kıymetli hatıralar. Mustafa Kemal’e ve yaptıklarına takdirini görmenin yanısıra , o dönem Sovyetlerin emperyalizm karşısı ideolojisi ile olası paralellikler üzerinde yorumlar , yine o günlerin havasını anlamak açısından ilginç. Dönemin muhalefeti, meclisin yapısı için harici bir gözün gözlemleri. Geniş yer ayrılan Boğazlar konusu , Aralov’un Sovyetler gözlüğünden değerlendirilse de , ortamın zorluğunu anlamak açısından değerli. Kitabın tamamı , dönemin zorluklarını sade bir şekilde ortaya koyuyor.
Dönemin Sovyet elçisi Aralov'un bizzat kendi hatırları olması açısından tarihsel öneme sahip olsa da gerek yaşanmasından tam 38 sene sonra kaleme alınması, gerek tarih bilminde anı türünün birincil kaynak kabul edilmemesi, gerek şahsın bir diplomat olması ve Sovyet diplomatı olması da göz önüne alınarak dikkatli ve çapraz okumalar veya dipnotlarla değerlendirilmesi gereken bir kitap.
Çok ama çok akıcı bir dili var. Çeviri ve eksik bölümlerin eklenmesi ile beraber dönemin genel durumunu anlatması açısından son derece başarılı. Ama diplomat metni olması, açıkça doğru olmayan bilgilerin varlığı -ki bunlar dipnotlarda belirtilmiş- ve belli bir ideolojisi olan bir bürokrat tarafından yazılmış olması işin rengini birazcık da olsa değiştiriyor.
Rauf Beye olan bir türlü ısınamaması ki elbette haklı olduğu yönler var, sadece Sovyet devrimini düşünerek kitabın sonlarında Atatürk'ü daha radikal ve kati olmamakla ithamından Atatürk sonrası İsmet Paşa'nın Sovyetlerden uzaklaşma sebeplerine kadar son derece taraflı ve dar baktığı noktalar var.
Dediğim gibi kaynak olamaz ama devrin Ankarasını ve Anadolunun yokluğunu anlattıkları bölümler harika. Türkiye'ye gelişinden Atatürkle yaptığı Anadolu ziyaretine cephede bulunması ve Büyük Taarruzun o varken kazanılması gibi önemli anları çok güzel anlatmış. Bir Doğu Avrupalının gözünden yine yoksulluğun büyük yaşandığı bir yerin gözünden dönemin sefil Anadolusunun anlatılması ilginç. Bir Batılı kesin çok daha farklı anlatırdı.
Son olarak Lozan meselesinde de haklı olarak hep Sovyet ekseninden gitmiş. Borçların ödenmesinden Boğazlar meselesinin sonraya bırakılması işine kadar tek taraflı bakışı anlatımı sığlaştırmışsa da dönem süresinde Ankara'nın ve Rauf beyle didişmelerinin anlatıldığı yerler keyifli.
Neticede bir Sovyet diplomat anıları. Elbette kendi gözünden anlatacak ama çok değerli ve keyifli bir okuma. Savaşa hazırlanan ülkesi için son enerjisini vermeye hazır bir ülkeye hayran bir elçi var amacı ve menfaati ne olursa olsun.
Semyon İvanoviç Aralov'un anıları, Sovyet Rusya'nın Anadolu'ya gönderdiği ilk resmi temsilci olarak 1922-1923 yıllarındaki Ankara'ya dair birinci elden bir gözlem sunar. Bu dönem, hem Türkiye hem de Sovyet Rusya için hayati bir dönemeçtir: Türkiye, Kurtuluş Savaşı'nın zaferle taçlandığı ve Lozan'da diplomatik mücadelenin verildiği (ve Cumhuriyet'in ilanına hazırlanan) bir süreçtedir; Sovyet Rusya ise iç savaş sonrası toparlanma çabasındadır ve Batılı emperyalizme karşı yeni Türkiye ile stratejik bir yakınlaşma içindedir.
Aralov, bu anılarda Mustafa Kemal Atatürk ve dönemin diğer kilit isimleriyle kurduğu yakın diplomatik ilişkileri, Ankara Hükümeti'nin kararlılığını ve Batı'ya karşı izlediği bağımsız politikaları hayranlıkla ve detaylıca aktarır. Kitabın kıymetli değerlendirmeleri, Sovyet hükümetinin Ankara'ya yaptığı askeri ve maddi yardımların arka planını, Rusya'nın Doğu Halkları Kongresi üzerinden Batı emperyalizmine karşı kurmaya çalıştığı ittifak stratejisini ve Türkiye-Rusya ilişkilerinin kuruluş aşamasındaki hassas dengeyi net bir şekilde ortaya koyar.
Aralov'un anıları, bir komünist ve askeri yetkili olması nedeniyle kaçınılmaz olarak ideolojik bir filtreye sahiptir. Yazar, Sovyet yönetiminin kararlarını ve Kurtuluş Savaşı'na verdikleri desteği kesinlikle meşru ve ideolojik olarak doğru kabul ederken, Türkiye'deki sosyal ve siyasi olayları da genellikle Marksist bir perspektifle yorumlar. Ancak, kitabın en kıymetli yönü, bir yabancı diplomatın gözünden Ankara'nın o dönemdeki yoksulluğunu, zorluklarını ve buna rağmen bağımsızlık azmini çok canlı bir dille tasvir etmesidir. Özellikle Büyük Taarruz'un hazırlık aşamaları ve Türk ordusunun morali hakkındaki gözlemleri, savaşın gidişatını anlamak açısından eşsizdir.
"Siyasetin ilk ve en önemli kuralı, gerçekliği görmektir." 55 "Ankara'daki hava, bağımsızlık ateşiyle doluydu." 102 "Yeni Türkiye, Batı'nın eski zincirlerini kırmaya kararlıydı." 211
20. yüzyıl Lenin iktidarının tesirinde, feodalizm karşıtı ile halk dostu ideolojisinin emarelerine bolca tanıklık ettiğimiz yazar, anılarına Türkiye iç ve dış siyasî politikalarına dair çokça yorumda bulunur; Mustafa Kemal'i Türkiye'yi batılı emperyalistlerin tesirinden bağımsız hâle getirme cihetindeki kurtuluş mücadalesi, Sovyetlerle olan dostluk bağını ve Türkiye'deki sosyo-ekonomik problemleri çözümlemesindeki yetisini över ve ön plana çıkarır. Mustafa Kemal övgüsüne ek olarak İsmet Paşa, Kâzım Karabekir ve bolca Rauf Bey eleştirisi yapar.
Samsun'dan Ankara'ya yolculuğu, bu yolculuk sırasında karşılaştığı yerler ve yerel halklarla olan münasebetini aktardığı anıları, bende geçmişe dair nostaljik duyguların tebarüne vesile oldu. Bir asır önceki Ankara ve Konya'ya dair izlenimlerini ve köylülerin çektiği yoksulluklara olan tanıklığını bizlere miras bırakmış.
Sovyetler Birliği'nin Ankara'daki ilk büyükelçisi olan Aralov'un bu hatıratı, Kurtuluş Savaşı dönemindeki Türk-Sovyet ilişkilerine içeriden ve son derece kıymetli bir bakış sunuyor. Emperyalizme karşı verilen mücadelede, iki ülkenin nasıl stratejik bir ortaklık kurduğunu ve "ortak düşman" algısının diplomatik ilişkileri nasıl şekillendirdiğini birinci ağızdan okuyoruz. Mustafa Kemal ile olan diyalogları, dönemin Anadolusunun sınıfsal yapısı ve Sovyetlerin Türkiye'ye bakışı hakkında eşsiz detaylar barındırıyor. Tarihi sadece olaylar dizisi olarak değil, sınıflar ve devletler arası güç dengeleri açısından okumak isteyenler için başucu niteliğinde bir kaynak.
1945 sonrası Soğuk Savaş ortamında Sovyetlerle Türkiye arasındaki ilişkiler buz kesince İnönü’ye çatıp Atatürk devrinde aramız ne iyi idi, niye aramızı bozdunuz demek için yazdırıldığı çok belli olan bir metin. Aralov 1950’lerde Türk olsaydı kesinlikle DP’li olurdu, aynı onlar gibi Atatürk çok iyi adamdı, hiçbir kusuru yoktu ama ondan sonra bu İsmet denen herif geldi, her şeyi bok etti derdi. Hoş Türk olmanasına rağmen üç aşağı, beş yukarı bunları söylüyor zaten. Biraz da “savaşı bizim desteğimiz sayesinde kazandınız ha, unutmayın!” tadında bir havası da var.
Anlatılan olayların çok sonrasında yazıldığını ve objektiflikten uzak olduğunu hatırda tutarak okunmalı. Bu iki handikapa rağmen dönemdeki genel hissiyat hakkında fazlaca bilgi içeren bir metin. Kendi adıma özellikle, Anadolu yolculukları sırasında köylülerden aldıkları olumlu tepkileri okuyunca milli mücadele dönemindeki Sovyet desteğinin boyutunun ne kadar ciddi olduğu çıkarımını yaptım. Zira, bu destek köylülerin bilincine kadar işlemişse, sıradan bir yardım olmamalı.
chicherin is my pumpkin sweetycheeks my bug im studying him in my petri dish. really cutes lenin anecdotes and chicherin anecdotes. çevirmen abim ellerinden öpeyim çok duru bir dille yazmışsın su gibi okunuyor. cebesoy’un moskova hatıralarını okumaya kalktığımda eski türkçeden imanın gevredi ondan sonra bu iyi geldi.
Kesinlikle tarafsız değil, ve bilgisiz haliyle yorum yaptığı çok belli olan yerler var. Buna dikkat edilerek okunursa, zamanı hakkında bilgi vermek, o zamanları tekrar yaşatmak için faydalı bir kitap.
Sovyetler gözünden genç Türkiye, aynı zamanda yer yer (özellikle sonlarda) soldan eleştiri. Bi de elçilikten kaçıp camiye giren yavru ayı hikayesi var.
Tarihimizin en şanlı zamanını Sovyet devrimcilerinin gözünden okumak güzel. Aralov'un tespitleri de bir yabancı olduğu göz önüne alındığında gayet yerinde.
Aralov’un anıları, adıgeçenin siyasi-bürokratik kimliği ve yaşananları Sovyetler’in çıkarlarına uygun biçimde, çoğu kez propaganda amaçlı ve çok daha sonra 1950’lerde kaleme aldığı hatırda tutularak okunabilir.
Book deals mainly with daily politics during his time in Ankara.He mentiones his relationships with Mustafa Kemal Ataturk, Ismet Inonu,Rauf Orbay, Refet Bele,Kazim Karabekir.He has great respect and belief in Ataturk. He did not have chance to meet Ismet Inonu for a long time but gives a positive opinion and impression on him. For the other Turkish generals Rauf,Refet and Karabekir he says bitter this, he claims these men cooperate with counter-revolutionists, the hodjas, even the English and French.