Filler Sultanı'nda bir halk masalından yola çıkılarak güç ve haklılık arasındaki ilişki ele alınır. Filler Sultanı gücüne güvenerek karıncalara savaş açar. Haklı ya da hakız olmak onun için önmeli değildir. Gücünü kendinden milyonlarca kez küçük karıncalar üzerinde denemektir niyeti. Ancak karıncalar birleşir ve haksızlığa boyun eğmeden filler sultanlığını devirirler.
"Eğer insan soyunun bu en zaliminin simgesini, benzerini hayvanlar arasında arayacak olsaydım, belki timsahları bulurdum, boa yılanlarını bulurdum. Yok yok, sanmıyorum ki yeryüzünde bu zalimeri simgeleyecek korkunçlukta bir hayvan türü bulabilelim..."
Yaşar Kemal, asıl adı Kemal Sadık Gökçeli. Van Gölü’ne yakın Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan ailesinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden uzun bir göç süreci sonunda yerleştiği Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde 1926’da doğdu. Doğum yılı bazı biyografilerde 1923 olarak geçer.
Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra ırgat kâtipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. 1940’lı yılların başlarında Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli sanatçı ve yazarlarla ilişki kurdu; 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı. 1943’te bir folklor derlemesi olan ilk kitabı Ağıtlar’ı yayımladı. Askerliğini yaptıktan sonra 1946’da gittiği İstanbul’da Fransızlara ait Havagazı Şirketi’nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı. 1948’de Kadirli’ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük, daha sonra arzuhalcilik yaptı. 1950’de Komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı, Kozan cezaevinde yattı. 1951’de salıverildikten sonra İstanbul’a gitti, 1951-63 arasında Cumhuriyet gazetesinde Yaşar Kemal imzası ile fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Bu arada 1952’de ilk öykü kitabı Sarı Sıcak’ı, 1955’te ise bugüne dek kırktan fazla dile çevrilen romanı İnce Memed’i yayımladı. 1962’de girdiği Türkiye İşçi Partisi’nde genel yönetim kurulu üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı. 1967’de haftalık siyasi dergi Ant’ın kurucuları arasında yer aldı. 1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldı ve 1974-75 arasında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1988’de kurulan PEN Yazarlar Derneği’nin de ilk başkanı oldu. 1995’te Der Spiegel’deki bir yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı, aklandı. Aynı yıl bu kez Index on Censorhip’teki yazısı nedeniyle 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edildiyse de cezası ertelendi.
Şaşırtıcı imgelemi, insan ruhunun derinliklerini kavrayışı, anlatımının şiirselliğiyle yalnızca Türk romanının değil dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri olan Yaşar Kemal’in yapıtları kırkı aşkın dile çevrilmiştir. Yaşar Kemal, Türkiye’de aldığı çok sayıda ödülün yanı sıra yurtdışında aralarında Uluslararası Cino del Duca ödülü, Légion d’Honneur nişanı Commandeur payesi, Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı, Premi Internacional Catalunya, Fransa Cumhuriyeti tarafından Légion d’Honneur Grand Officier rütbesi, Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü’nün de bulunduğu yirmiyi aşkın ödül, ikisi yurtdışında beşi Türkiye’de olmak üzere, yedi fahri doktorluk payesi aldı. 28 Şubat 2015 tarihinde vefat etti.
Yaşar Kemal was born as Kemal Sadık Gökçeli in 1926 in the Hemite village of Kadirli, Osmaniye, where his family, originally from the village of Ernis (present-day Ünseli) near Lake Van, had settled after a long period of immigration caused by the Russian occupation during World War I. With his amazing imagination, grasp of the inner depths of the human soul, and lyrical narrative, Yaşar Kemal became one of the leading name not only of Turkish literature, but of world literature as well. Translated into more than forty languages, Yaşar Kemal is the recipient of many awards in Turkey and more than twenty international awards including Prix mondial Cino del Duca, Commandeur de la Légion d'Honneur de France, Commandeur des Arts et des Lettres of the French Ministry of Culture, Grand Officier de la Légion d'Honneur de France, Premi Internacional Cataluña, Peace Prize of the German Book Trade, as well as seven honorary doctorates—five in Turkey and two abroad. The last award Kemal received was the Bjørnson Prize given by the Norwegian Academy of Literature and Freedom of Expression (Bjørnson Academy) on November 9, 2. Yaşar Kemal died in İstanbul on February 28, 2015.
YouTube kanalımda Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca kitabını önerip distopyayı anlattım: https://youtu.be/DNo1wRTFR1g
"Kitlelerin ne düşündükleri ya da ne düşünmedikleri, ilgilenmeye değmez bir sorun olarak görülmektedir." George Orwell
Günaydın, bu kitap ile tatlı ve rahat olarak devam eden itaat uykunuzdan uyandırıldınız. İktidarın propagandalarına, umutsuzluk ve korku aşılamalarına sorgusuz ve sualsiz iman etmiştiniz bunca zaman. Ama Yaşar Kemal ile bunlara bir dur demeliydiniz. Kıssadan hisse, yeryüzünün bütün karıncaları -yani sizler- birleşmeye gücünüz vardı. Keza birleştiğiniz zaman da Çin Devrimi'nin Mao'su, Küba Devrimi'nin Castro'su ve Sefiller'in Mabeuf'u olacağınızı geçmiş deneyimlerinizden biliyordunuz.
Ol sebepten, Yaşar Kemal bir masal yazdı bizler için. Çocuklarımızı ilk kez uyutmamak için. Masallar, çocukların uyuması içindir bilirsiniz ya. Bu sefer sistemin masalına ara vermek için distopik bir masal gerekiyordu artık karıncalar olan insanlarımızın ve çocuklarımızın uyumayacağı. Bir varmış bir yokmuş diye başlayan masallarımızı bir yokmuş bir yokmuş diye ütopikleştirmeye gelmişti Yaşar Kemal.
Sultanlar sultanı vardı fil denen, diktatörlüğünü bütün dünyaya duyurmuş. Karıncalar vardı insan denen, diktatörlüğe sorgusuz sualsiz iman etmiş. Bir de kırmızı sakallı topal karınca vardı ki, entelektüel, okuyan ve aydın kesimi karşılayan. Aydın kesim sadece manzaranın değiştiğini ve devrin aynı kaldığını, artık her şeyin insanların gözleri önünde ve yine her şeyin onun düşünmesine engel olacak bir oyuncak gibi tasarlandığını da biliyordu. Bütün hırsızlıkların, bütün adam kayırmaların, bütün cahilliklerin halk tarafından görülmeyecek ve akıllarına gelmeyecek bir yere saklanması gerekirdi. Tezgah altı değil göstere göstere sarayı olmasına izin verdi sultanın, karıncalar.
Çuval çuval çiçek ve bal özü atıldı içeri ya da gazeteci, yazar, aydın mı demeli? Savaş ganimetinin tanımı evrimleşmişti. Halkına ihanetin tanımı artık karıncaların ceplerinde kalmış üç kuruş paraya göz diken, sırtlarına her zamandan daha çok iş yükleyen, aralarında iç savaş çıkartmadan rahat duramayan diktatörlerle sınırlıydı.
Kutsal kitap kıbleyi Kabe olarak belirlemişti fakat filler sultanı, diktatörler kıbleyi para olarak değiştirmişti. Yoksa bir itirazınız mı vardı? İtirazı olan filler sultanı ve onun adamları olan kayırılmış filler ordusunun ayakları altında kalırdı. Hele ki bir birleşselerdi!
Sorgulamayız, sual bile sormayız... Sorgusuz sualsiz iman ettik dediler başımızdakine. O ne yapsa doğrudur, dediler. Biz, buna ve sonuçlarına hazırız, dediler. Savaşın barış, özgürlüğün kölelik ve cahilliğin güç olduğunu kabul ettik, dediler. Çünkü iktidarımız buna sorgusuz sualsiz iman etmemizi istiyor, dediler. Dediler de dediler.
Kutsal kitap kul ve köle olmayı, ibadeti sadece Allah'a yapılması gereken olarak söylemişti fakat filler sultanı, diktatörler kulluğun ve köleliğin ibadet etmesi gereken yönünü kendileri olarak değiştirmişti. Çünkü yaşamalıydı saltanatları fani hayatlara sahip olmalarına rağmen ölümsüzlük ütopyalarıyla.
Otoritenin ölümsüzlüğü için ne kadar köle bulunursa o kadar güç demekti. Farkındayken reddetmenin sonrasında bir distopyanın içerisinde olduğunu bilmene rağmen "Yaşasın adalet!" demenin sebebi de buydu. Çünkü hırsızın sarayına da yine hırsızlar girebilirdi. Karıncayken karıncalıktan çıkıp fil dilini öğrenmeye ve filler gibi davranmaya çalıştın, oysaki sadece karınca olduğunu hatırlamalıydın başından beri.
Düşünemedin ama konuştun, üretemedin ama tükettin, sürekli biriktirdin ölümsüzlüğün için. Peki ölümsüzleşebildin mi?
Karıncalar açlık, sefalet, iş yükü, bitmek bilmeyen sorumluluklar ve vergiler altında can verirken karınca vergisi yapımı zevküsefayla sarılı sarayının içindeki senin umrunda mıydı bütün bunlar filler sultanı?
Karınca diliyle olan konuşmalarımız aslında gayet de senin anlayabileceğin düzeydeyken zamanla anlaşılmaz bir hale gelmesini yine senin sınırsız iktidar ve otorite hırsın sebep olmadı mı filler sultanı?
Umut ve güven içinde yaşadığımız ülkede kalplerimize umutsuzluk ve korkuyu aşılayan senin iktidar şırıngan değil miydi filler sultanı?
Azla yetinmeyip her şeyin daha fazlasını isteyen gözü doymaz bir canlıya dönüşmüş sen, hayvanların bile birbirlerine yapmadığı şeyleri sen insanlara neden yaparsın diktatörler sultanı?
Karıncaların açlıktan ve yoksulluktan kırılıp vergiler altında sırtları kamburlaşmışken sen mi ameliyat edecektin onların kamburlaşmış sırtlarını yalan yanlış sayılar verdiğin haber neşterlerinle diktatörler sultanı?
Al karıncalarının kulaklarını tıkayan borazanlarını da, al karıncalarının gözlerini hipnotize eden sinema ve televizyonlarını da, al karın tokluklarını da git başlarından karıncaların diktatörler sultanı!
Bu sefer ben sana soruyorum, eeey diktatörler sultanı! Sen kimsin?! Varlık nedenin olan karıncalar olmasaydı sen kim olurdun? Nietzsche bile kıskanırdı içinde yok olduğun hiçliğini!
Cebren ve hile ile aziz karıncalar dünyasının, bütün karınca yuvaları zaptedilmiş, bütün yiyecek ambarlarına girilmiş, bütün karınca güçleri dağıtılmış ve memleketin her köşesi diktatörlerce işgal edilmiş bile olabilir. Bu gaflet, dalalet ve hıyanet içinde hüküm süren sultanlığın panzehiri ise yeryüzünün bütün karıncalarının birleşm...
Modern fabl, La Fontein’nin Yaşar Kemal versiyonu. Ancak o destansı anlatımından uzak kalmış Yaşar Kemal. Konusu roman isminden anlaşıldığı üzere güçlü-güçsüz savaşı, adalet, hak, sömürü konuları içeren bir öykünün işlenmediyle oluşmuş. “E Tuba” nın yorumundaki isteğe kesinlikle katılıyorum; “keşke lise yıllarında okunsa, oktulsa” Gençlere öneririm.
Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca bitti. Söyleyecek çok fazla şeyim var. Videoya saklayayim diyorum ama ben video çekene kadar bir şekilde alıp okumanız gerekiyor. Cidden iyiydi. George Orwell - Hayvan Çiftliği'ni okuyanlar muhakkak Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca'ya bir şans vermesi gerekiyor. Filler ve karıncaları metafor olarak kullanıp; eşitsizliği, somurgeciligi, kosullandirilmis çaresizliği, bireyleri kendileri olmaktan alıp bambaşka bir şey olduklarına inandirmayi, toplumun aklını yikamayi, medyanın kullanılarak nasıl insanların nasıl uyutulduğunu anlatan harika bir toplumsal eleştiri kitabı.
Kitabımız başlı başına bir metafor. Adaletsizlik, eşitsizlik, sömürü, katliam, korkuyla ve boş vaadlerle bir toplumun uyutulması... Söyleyecek çok şey var ama söyleyemiyorum.
“Bir anda toprak açıldı, sarayı da has bahçeyi de filler sultanını da yuttu gitti.” Bir varmış, bir yokmuş -bizim diyarlarda olmaz ya (!)- bir yerlerde bir filler sultanı varmış. Ustaların ustası Yaşar Kemal, dev bir diktatörün, yanındaki kraldan daha kralcı hüthüt kuşlarının ve sömürülen karıncaların hikayesini tabi ki efsanevi bir şekilde anlatmış. Yaşar Kemal’in romandaki hangi karakteri neyin metaforu olarak konumlandırdığına çok da kafa yormadan karıncalara odaklanarak dinledim bu kitabı. Karıncaların sürekli maruz kaldıkları yaygın söylemlerden, iktidarın sesi olmuş yayın organlarından ve bilinçli yanlış tarih öğretisinden nasıl etkilendiğini dinlemek çok düşündürücü oldu. Pek çok konuşmanın - ufak tefek kelime farklılıkları dışında - yıllardır hayatımızda olan birilerinin ağızlarından çıkanlarla birebir aynı olduğunu üzülerek farkettim. Baskı, sömürü, tarihi çarptırma, demagoji düzeni ile kendini dev aynasında görüp koca halkı küçümseyenlerin sonunun ne olacağını görmek tahmin ederim ki bu kitabı okuyan herkesin içinin yağlarını eritecektir. Kitabın son cümlesi ile bitirecek olursam: “Kıssadan hisse, yeryüzünün bütün karıncaları birleşince…” ♥️
Fillerden zorba bir zümre ve sultan, karıncalardan da zulüm gören bir halk yaratarak insanlığın vahim ahvalini muazzam bir masalla ortaya koyuyor Yaşar Kemal. Yıllar boyu barış, huzur, eşitlik ve özgürlük içinde çalışkan bir halk olarak yaşayan karıncalar, fillerin saldırısına maruz kalıp köleleşirler. Ve roman boyunca Fil Sultan’ın, karıncaları hakimiyeti altında tutmak için yaptıklarını okuruz, karıncalarınsa bu kölelikten kurtulma çabalarını ya da çabasızlıklarını. Umutlarını ellerinden almalıyım der fil, tamamen umutsuz olduklarına inanırlarsa düzeni değiştirmek için kıllarını kıpırdatmaz, sonsuza dek bana biat ederler. Televizyon, gazete gibi araçlarla uyuşturmalıyım onları der, düşünmelerini engellemeliyim, düşünecek fırsatları olursa bana karşı koymanın yolunu da bulurlar.
Her satır birbirinden ibretlik. Kahramanı insan değil de, filler ve karıncalar olan bir masalın içinde insanlığın kurduğu bu düzenin çürüklüğü daha da bir bağırıyor “kral çıplak” diye. Kral çıplak!
Romanı üst üste iki kez okumama sembolizmini hâlâ çözemedim. Orwell'in Hayvan Çiftliği'ne kıyasla Yaşar Kemal'in bu romandaki sembolizmini anlamak ondan daha zor.
Şöyle ki; romanın merkezinde sınıf eleştirisi mi, kimlik sorunu mu var? Bir başka deyişle bu roman Yaşar Kemal'in Kürt kimliğini en çok ortaya koyduğu roman mıdır?
Kırmızı Sakallı Topal Karınca'nın demirci olması, dağa çıkması, karınca dilini unutmamanın gereğine vurgu, Fil Sultanı'nın karıncalara okullarda filce öğreterek karıncacayı unutturma çabası, karıncaları, "aslında hepiniz filsiniz", gazına getirip karınca emeğini sömürmesi sanki Kürt kimliği meselesinin romanın sembolizminin merkezinde olduğunu düşündürtüyor.
Öte yandan karıncalar içinde de dünyayı yerinden oynatmaya, filleri yenmeye namzed karıncaların eli nasırlı karıncalar olması ve romanda sıklıkla yer alan kapitalizm eleştirisi de romanın sınıf çatışması üzerine bina edildiği fikrini veriyor. Romanın bir diğer konusu, sömürgecilik eleştirisi ise her iki bağlamda da okunabilir.
Romanda en devrimci karıncalar fil hakimiyetinden sonra dağa çıkan, dağlara sığınan kırmızı karıncalar. Öte yandan başbuğ sarı karıncanın da vurguladığı gibi kırmızı karıncaların bile zayıf noktaları içten içe bireyci olmaları. Üstüne bir de totalitarizme düşkünler, propagandayla kolayca manipüle ediliyorlar. Özellikle gençler fazla humanizmden (karınca -merkezlilik?) işbirlikçilerin duygu sömüren yalanlarına hemen kanıp çırılçıplak gerçeği reddedebiliyorlar.
E şimdi Yaşar Kemal'in bu eleştirisi Kürtlere, bilhassa Kürt gençlerine mi gidiyor bu romanın akışına göre, yoksa işçi sınıfına mı?
Bana romanda en muamma sembol: sarı karıncalar. Anladık, sarı karıncalar sinsi, işbirlikçi ve de komprodor. Öte yandan ezilen karıncalar içindeki kimlik hiyerarşisinde de en altta, diğer karıncalar açısından öldürülmeleri hatta toplu katliamları caiz.
Eh bu hayvancıklar besbelli karınca ülkelerinde her daim can tehlikesi altında ve ayrımcılıkla karşı karşıya. Karıncaları ezen fillerle işbirlikleri hayatta kalmak için. Peki bu sarı karıncalar kimi temsil ediyor? Hani şunu da sormaya korkuyorum aslında: Yaşar Kemal'e göre toplu katlleri bile caiz, işbirlikçi bir kitle mi var? Yakıştıramıyorum YK'ya bunu.
Öyleyse şu olabilir belki sarı karıncalarla verilen mesaj: iyilik ve kötülük yanyana koyun koyunadır. Verilen savaş, onurlu bir hürriyet savaşı da olsa, mücadele şiddetten ve merhametsizlikten, kötülükten azade değildir. Benim yorumum bu yönde, fakat romanın farklı okumalarına açığım.
Bu romanın 1977'de yayınlandığının şerhini de düşelim. Şüphesiz dönemin siyasi iklimi ve tartışmaları da romana yansımıştır. Google 1977'de de "çocuk romanı" olarak yayınlandı diyor ama bir çocuk romanı için çok ağır sembolizm içeriyor ve benim için çözülmesi en zor YK romanı oldu.
Okurken "Hayvan Çiftliğini" hatirlamamak ve dolayisiyla kiyaslamamak imkansiz. Hatta bu kitabi üstün cikarmamakta imkansiz. Bizden biri. Bir utopya yazmis. Muthis bir allegori. Filler ve karincalar. Filler sultani, hüthüt kuslarinin ulusu Ulukepez'den haber alir ki karinca denen bir hayvan var. Cok yetenekli kucucuk mahlukat bunlar. Filler sultani hemen ordusunu toplar ve karinca ulkesini istila eder. Darmadagin olur koca ulke. Ve karincalari kole eder kendine filler sultani. Post truth yalanlar kabul ettirir karincalara. Once karincalar saldirmistir. Filler canlarini ve vatanlarini savunmustur. Zaten fillerle karincalar tarih boyunca dusman olmuslardir. Her bir karinca cok calisir ve sultanin gozune girerse bir gun fil olabilir. Zaten her fil bir zamanlar karincaymistir. Bu gibi yalanlar. Once dilleri degisir karincalarin. Karinca dili yadaklanir. Herkes filce konusmaya baslar. Sonra filler iyi figur haline getirilir. Karincalarsa cezalarina boyun egen hukumlulerdir. Bunu haketmislerdir. Sultana koskocamaaannn bir "saray" yaparlar once. Sonra da elmastan bir taht. Sonra da heykel. Sokaklara okullara stadyumlara adi verilir sultanin. Sonra sultan medyayi ele gecirir ve halka kendisinin nekafar da iyi biri oldugunu anlatir durur. Yasar Kemal bu ulkenin Dostoyevski'si, Orwell'i, Saramago'sudur. Bin kere Nobel haketmis hic alamamistir.
This entire review has been hidden because of spoilers.
1977 yılında, bir çocuk romanı olarak yazılan bu eser, yetişkinlerin de dikkatle okuması ve negatif anlatım yoluyla vurgulanmaya çalışılan ilkelerin, durumların ve hakların özümsenmesi gereken bir metin. Çünkü bütün bunları unutup, oldukça uzaklaşmışız gibi görünüyor.
Emperyalizm, eşitsizlik, zorunlu kültürel değişim yoluyla sömürü düzeninin sürdürülmesi çabası ve bir türlü gücünün farkına varamayan kitleler.
Biraz uzun ama akıcı ve kolay okunan bir metin.
Kitabın son cümlesindeki gibi; “Kıssadan hisse, yeryüzünün tüm karıncaları birleşince…”.
Yaşar Kemal gibi bir ustayı okumakta çok geç kaldım. Bu da okuduğum ilk kitabı. Hikaye filler karınca ülkesini işgali ile başlıyor ve fillerin karınca üzerinde kurmaya çalıştığı otorite, karıncaların kendilerine yabancılaşıp benliklerini kaybetmesi gibi döngüler içinde gidip geliyor. Döngü diyorum çünkü bir olay dizisi bir kaç kere yaşanıyor kitapta. İnsanlara, insanların oluşturduğu sosyal sınıflara, açgözlülüğe, kibre, tahakküme yapılan metaforlar muazzam. Bir çok sosyolojik ve psikolojik analiz yapılabilir bu kısacık masalımsı romanla. Yalnız hikaye gerek tekrarlayan olaylar gerek bundan kaynaklı fazla uzunluğu gerek de karakterlerin tutarsızlığı (kitap boyunca baştan sona ya zeki, ya dürüst, ya kahraman, ya da iyicil veya kötücül bir karakter aradım ama yoktu) yer yer okumayı sıkıcı hale getirebiliyor. O yüzden kendini vererek okunması gereken bir kitap bence
Filler ve karıncalar dünyası..Yaşar Kemal sadece toplum eleştirisi yapmakla kalmıyor ayrıca insanın zaaflarına da değiniyor.Bunu masal diliyle yapması da eserin ne kadar güçlü olduğunu kanıtlar nitelikte.. Diğer bir ayrıntı kitap içeriğindeki çizimlerin de oldukça güzel oluşu.. “Kıssadan hisse,yeryüzünün bütün karıncaları birleşince”
Sevemedim kitabı. Çok fazla metafor, çok fazla tekrar, çok fazla yaa bak ayrı kalmayın, koyun olun/koyun olmayın var. Hem fillerin kötü karekter olması da pek içime sinmedi. Bir çocuk kitabı olarak da tek yönlü, bir yetişkin kitabı olarak da. Tek bir penceren bakılıp yazılmış.
Yaşar Kemal'in kaleminden bir yetişkin masalı okumak çok iyi bir deneyimdi. Ne olursa olsun insanlığımızı ve birbirimizi seçmenin önemini anlatan birçok güzel eserden biri. Hikayede bahsedilen türküyü ben Ahmet Aslan'ın yorumuyla Böyledir Bizim Sevdamız olarak duydum, kitap bitince art arda dinleme ihtiyacı hissettim.
Bir direniş hikâyesi. Yaşar Kemal’in destansı anlatımı, toplumsal öğelerle birleşince masal gibi bir eser çıkmış ortaya. Karınca ve filler, toplumu oluşturan yöneticiler ve halk için birer metafor olmuş. Fillerin fiziki gücüne karşılık, karıncaların zayıf ama çalışkanlıkları ve birlik oluşlarını ele almış. • Okuması zevkli ve akıcı. İçerisindeki çizimlerle de daha bir masalsı hava olmuş. Yaz için güzel bir Yaşar Kemal önerisi
Yaşar kemal, bir halk hikayesi formatında düşüncelerini anlatıyor, bir tarafta hayvanlar aleminin sultanı fil ve ordusu , bir tarafta fillerin uşaklığını yapan hüdhüdler, diğer tarafta ise çalışkan karıncalar ve ustaları kırmızı sakallı topal karınca… Masalsı anlatımında aslında günümüz dünyasına odaklanan, yaşadığımız soruları irdeleyen bir bakış var. Asimilasyon, soykırım, sömürü, modern kölelik, koyun gibi yaşayan, oyuna gelip birbirlerini parçalayan halklar vs… bir dolu eleştiri var içeriğinde… Köleleşen yarı aç yarı tok ve uykusuz çalışan karıncaların birleşmesi ve kendi sarayını filin başına çökertmeleri ''dayanışma, birlik ve beraberlik'' motifini işlerken, filler sultanının onca gücüne rağmen karıncaların kalabalıklığından, çalışkanlıklarından, bağ ve birlikteliklerinden korkması ve düşünmelerini engellemek adına daha fazla iş verip baskı ve zulüm yapması, tipik diktatör sembolüdür. Korkuyorsan, zulmet, onlar senden korksun… Beğenerek okuyacağınızı düşünüyorum...
"Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır.." NH Masalımız bir metafor ve yine bir Yaşar Kemal destanı. İnsanlığın zaafları ve gücü. Sistem ise yüzyıllardır hep aynı, sadece modernize edilmiş hallerini yaşıyoruz..
Sömürüyü, emeği, kolektif gücü, manüplasyonu, bireyselciliği koca koca sosyoloji kitaplarından çıkarıp önümüze sermiş büyük yazar. Bu kitaptan sonra kişinin hiç değişmeden olduğu gibi yerinde kalması, "şeylerin düzenine" aynı şekilde ayak uydurması ne mümkün?
Yaşar Kemal’in tam bir halk ozanı olduğunu gördüğümüz bu kitap ta o üstünden yıllar geçmiş günlerden günümüze öyle uyuyor, öyle uyuyor ki anlatamam. Ne fena ki bugün Kemal’in bu hikayesini iş hayatlarından aileye, kendi küçük dünyalarımızdan tüm dünyanın düzenine uydurmak; tüm dünyanın düzenine karşı bir yakarış olarak duymak mümkün. Ne fena ki insanın yaradılışına yüzyıllardan beri bir doymamazlık, bir bencillik, bir tembellik işlemiş. Kendi doyumsuz düzenini kuran herkes, küçük büyük her oluşumun içinde ötekileri öyle ustalıkla sömürmeyi bilmiş, öyle ustalıkla kandırmayı bilmiş ki kimsede itiraz edecek hal kalmadığı gibi duruma uyanacak hal de kalmamış. Yaşar Kemal’in ifadesiyle “gün yirmi dört saat” sorgulatır insana: hür müyüz sahiden? Hangi hayatı, kendi seçtiğimizi mi yoksa doymazların kurduğu düzende bize layık gördüğünü mü yaşıyoruz? Kendimiz miyiz yoksa olmamız beklenen, olmamız uygun görülen, öğretilen, ustalıkla bize salt doğru diye işlenen şey her neyse o muyuz? Salt doğrular var mıdır, yoksa düzen nasıl sağlanır ve öyle ya da böyle düzen şart mıdır yoksa evrenin yasalarında; termodinamiğin ikinci yasasında olduğu gibi hayat akışı da aslında maksimum düzensizliğe doğru mu gitmek ister yaradılış gereği? Hem böyle uzun uzun konuşulur üzerine, hem de söylenecek olan söylenmiş aslında, öyle bir kitap. Son cümlesinde dediği gibi kıssadan hisse: dünyanın bütün karıncaları birleşince… İçerikteki derinlik ve metaforlardaki ustalığa rağmen anlatımdaki bazı tekrarlar okurken yorucu, dikkat dağıtıcı olabiliyor ama yine de ksinlikle herkesin okuması gereken çok önemli bir hikaye. Bir iki alıntıyı da heveslendirmesi umuduyla iliştirmek isterim:
“Fillerin çağıydı bu çağ. Yeryüzünü baskılar altına alacaklar, tekmil yeryüzünü, karınca, kuş, ağaç, börtü böcek, çiçek, insan sömüreceklerdi. Bunun için de önce beyinleri, duyguları, toprağı, suyu, bedenleri yozlaştıracaklardı. Filler sultanı çok akıllı gidiyordu, iyi düşünüyordu. Ona yardım etmeliydi. Önce karıncaları on beş, yirmi, kırk, bin parçaya bölmeli, sonra da bu her bölüğü ötekine can düşmanı etmeliydi. Bölünmüş karıncalar, hiçbir zaman güç olamazlar, sonuna kadar da tutsak kalırlardı.”
“Ben insanları çok iyi bilirim. Ben onları bildim bileli nereye burunladını sokmuşlarsa berbat etmişlerdir. Çok övüngen yaratıklardır, bir yaparlarsa bin övünürler. Sonracığıma da kendilerini evrenin kilidi sanırlar. Hepsi de az çok delidirler. Bu yüzden doğaya, kendi kendilerine, yıldızlara, her şeye kinle bakarlar. Sevgileri tükenmiş. Sevmeyi unutmuşlar, yaşam sıcaklığını yitirmişlerdir. Şimdi bu sarayı, bu tahtı görsünler ya yıkar, bozar, yerle bir ederler ya da durmadan birbirlerine satarlar. Onlar bir güzelliğe, bir yıldıza, güzel bir hüdhüd dişisine, bir kuğuya, bir cerene içleri sıcacık sevgiyle dolarak bakmazlar.”
kitabi okurken emperyalizmden guncel ulke siyasetine her seyle bir paralellik gordum dusundum, aralara saklanmis ince esprilerle ve yasar kemalin o tanidik cok sevdigim tarziyla beraber harika bi deneyimdi..... ayrica storytelden dinleye dinleye okumak muthisss keyifliydi tilbe saran harika bi performans sergilemis free trialin hakkini verdik
lisede okusaydım çok etkilenebilirdim, bu yaşımda söylenen şeyleri zaten defalarca kez okuduğum ve üstüne düşündüğüm için kitap fazla tekrarlayıcı geldi. biraz daha kısa olsaydı daha fazla sevebilirdim belki. güzel bir kitap ama gençlere öneririm.
Okuduğum bazı yazılarda bu kitabın bir çocuk kitabı olduğundan bahsedilmiş ancak buna katılmıyorum. Hayvan Çiftliği ne kadar çocuk kitabı ise bu kitap da o kadar çocuk kitabı olabilir. Zaten çocuk dünyasında dünyaları henüz kirlenmemişken yiyip doymayan bir fili, kendini fil zanneden karıncayı bir çocuğun anlayabileceğini düşünmüyorum. Çünkü insan en çok çocukken ahlaklı ve adaletli. Kitabı çok sevdim. Söyleyişini çok sevdim. Büyük bir keyifle ve tadına vara vara okudum.
Bir anda bir yazı gelir ve kitapla ilgili düşüncelerim değişir... " Türkü çoğalarak yeryüzünün her bir parçasından geliyordu. Yürek olarak açıyordu bu türkü, Sevgi, sıcaklık, dostluk, güzellik, kardeşlik, eşitlik, barış olaraktan dünyanın en görkemli çiçeği gibi açıyordu bu türkü. Özgürlük, Tanyerindeki Ulu ışık çiçeği olmuş açıyordu. Özgürlük açıyordu dünyanın üstünde tekmil göğü sararak bu türkü aydınlatarak, türkü." Sonunu ayrı bir yürek çarpıntısıyla okudum. O nasıl bir türkü yüreklere işleyen, hayatın amacına ulaştıran. O ses hep var inanıyorum yeter ki dinlemeyi bilelim. Duymayınca üzülmeyelim zamanı vardır bazen yüreğe ulaşmanın gücü yeniden keşfetmenin. Kitap kendi tekrarları ile beni bunaltı, okuma istegimi azaltı ama sabırla okumaya devam ettim. Sonuyla iyi ki dedim ( Bu çok güzel hissettirdi.). Toplumsal gerçekleri fabl özelliğiyle anlatan bir george orwell - Hayvan çiftliği kadar etkilemesede duygusal olarak hakkını yiyemem daha çok ruha dokunuyor Yaşar Kemal. Allah rahmet eylesin iyi ki kitaplarla aramızdasın.
Kitap Filler Sultanı zorba bir kral ile kendi hallerinde mutlu mesut yaşarken boyunduruk altına alınmış karıncaların masalsı hikayesini anlatıyor. Daha dünyada iken cenneti kurmuş karıncaların ülkesi bir sabah cehenme uyanır. Kendi hırsı ve şatafatı için karıncaları köle olarak kullanmak isteyen Filler Sultanı onlara umulmadık propaganda yöntemleriyle bu durumu kabullendirmeye çalışır. Peki başarılı olacak mı?
Kitap baştan sona metaforlarla dolu. Bir anlamda ''insanistan''daki durumun hayvanlar alemindeki bir aynası. Bu anlamda kitabı çok beğendim. Özellikle George Orwell'ın Hayvanlar Çitfliği kitabını sevenler bu kitabı çok beğeneceklerdir. Bunun yanında Yaşar Kemal yerel ögeleri çok başarılı bir şekilde işlemiş. Özellikle kimlik ile ilgili tartışmalar bana Türkiye gerçeklerini hatırlattı.
''Kıssadan hisse yeryüzünün bütün karıncaları birleşince...''
Açıkçası bir çocuk kitabı için bu kadar propaganda, kendi siyasi görüşünü dayatma beni bunalttı ve büyük hayal kırıklığı yaşadım. Nerde ‘’Beyaz Pantolon’’, ‘’Üç Anadolu Efsanesi’’ nerde bu kitap. Yazar kitapta olayları masalsı bir dünyadan anlattığını zannetse de ortada öyle büyük bir ‘’ÇOCUKLARA OKUTMAYIN’’ teması var ki sormayın gitsin. Zaten ben çocuk kitaplarını neden ısrarla kontrolden geçirmediklerini merak ediyorum. Zarifoğlu’nun çocuk kitabını bir çocuğun anlaması nasıl mümkün değilse bu kitapta da siyasi olmayan tel bir şey bulmak mümkün değil.
Daha önce Yaşar Kemal'in iki kitabını daha okumuştum. Aralarında en beğendiğim bu oldu. İnsanların beyinlerini nasıl yönetebileceğimizi karıncalar ve filler üzerinden anlatan yazara hayran kaldığımı açıkça belirtmek istiyorum. O nasıl bir kurgudur. Gerçekten filler sultanını şu andaki sbaşımızda olan insanlarla özdeşleştirebiliyorum. Hüdhüd kuşu olsun hepsi ancak bu ince anlayışla anlatılabilirdi. Her kitap severin okuması gereken bir kitap. Okuyun Okutun....
Yaşar Kemal'in bence en fazla haksızlığa uğramış eseri diyebilirim. 1984'ü aratmayacak ve hatta ondan daha iyi ve yalın bir dille anlatılmış bir kitap. Ülkemizde artık hasret kaldığımız ve hatta bazılarımızın uğruna yollara düşüp adalet aradığı günlerde bu kitabı okumak benim yüreğimi ısıttı. Hiç olmazsa yarın ve sonrasında kendime hatırlatacağım cümlelerim var artık. "Umutsuzluk, tutsaklığın gıdasıdır. Umutsuzluk, köleliğin anasıdır. Umutsuzluk,yüreğin yıkımıdır."