Stefan Zweig'ın psikolojiye ve Sigmund Freud'un öğretisine duyduğu ilgiyi yansıtan Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü adlı yapıtlarını bir araya getirdiğimiz bu kitap, yazarın öykü sanatındaki olağanüstü becerisini gözler önüne seriyor. İnsan ruhunun en karmaşık duygularından biri olan tutkuyu olanca canlılığıyla dile getiren öyküler bunlar. Bir Kadının Yaşamından 24 Saat, duygularının peşinden korkusuzca giden bir kadının apansız yön değiştiren yaşamını konu ediyor. Bir Yüreğin Ölümü ise, ruh ikizini Lev Tolstoy'un unutulmaz kahramanı İvan İlyiç'te bulduğumuz yaşlı bir adamın, ailesinden ve yaşamdan uzaklaşmasını öykülüyor.
Düşsel ve tarihsel karakterler üzerine yazdığı biyografilerinde olduğu kadar öykülerinde de karakterleri kendine özgü derin, incelikli ruh çözümlemeleriyle betimleyen Zweig'ın bu kitapta buluşturduğumuz iki uzun öyküsü, edebiyat tarihinde Freud'un çözümlediği yapıtlar olarak özel bir anlam da taşıyor.
Stefan Zweig was one of the world's most famous writers during the 1920s and 1930s, especially in the U.S., South America, and Europe. He produced novels, plays, biographies, and journalist pieces. Among his most famous works are Beware of Pity, Letter from an Unknown Woman, and Mary, Queen of Scotland and the Isles. He and his second wife committed suicide in 1942. Zweig studied in Austria, France, and Germany before settling in Salzburg in 1913. In 1934, driven into exile by the Nazis, he emigrated to England and then, in 1940, to Brazil by way of New York. Finding only growing loneliness and disillusionment in their new surroundings, he and his second wife committed suicide. Zweig's interest in psychology and the teachings of Sigmund Freud led to his most characteristic work, the subtle portrayal of character. Zweig's essays include studies of Honoré de Balzac, Charles Dickens, and Fyodor Dostoevsky (Drei Meister, 1920; Three Masters) and of Friedrich Hölderlin, Heinrich von Kleist, and Friedrich Nietzsche (Der Kampf mit dem Dämon, 1925; Master Builders). He achieved popularity with Sternstunden der Menschheit (1928; The Tide of Fortune), five historical portraits in miniature. He wrote full-scale, intuitive rather than objective, biographies of the French statesman Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935), and others. His stories include those in Verwirrung der Gefühle (1925; Conflicts). He also wrote a psychological novel, Ungeduld des Herzens (1938; Beware of Pity), and translated works of Charles Baudelaire, Paul Verlaine, and Emile Verhaeren. Most recently, his works provided the inspiration for 2014 film The Grand Budapest Hotel.
Bir kitabı okurken içinde bulunduğunuz şartlar kitabın üzerinizdeki etkisini değiştirebiliyor. Şartlar derken sadece depresyon gibi psikolojik durumları değil şu anda içinde olduğumuz sıcak hava dalgası gibi etkenleri de kastediyorum.
Bu kitabın ikinci hikayesini İstanbul'da okudum ve çöl sıcakları nedeniyle Zweig'ın mükemmel denebilecek bir şekilde tasvir ettiği Bay Salomonshon'un sıkıntılarını daha etkili bir şekilde hissettim sanırım.
Bir Yüreğin Ölümü küçük bir kıvılcımın ne kadar büyük bir etki doğurabildiğini güzle bir şekilde anlatıyor. Görmezden gelinen veya baskılanan sorunların küçük bir olayla nasıl da geri dönülmez sonuçlar yarattığını görüyoruz. Zweig da hikayenin başlangıcında bunu belirtiyor: 'Bir yüreğin adamakıllı sarsılabilmesi için her zaman ille de kaderin güçlü bir tokadı ya da her şeyi sert bir şekilde söküp atan bir güç gerekmez; hatta gelişigüzel nedenle yıkımı yaratmak, kaderin ele avuca sığmaz heykeltıraş isteğini tahrik eder. Biz insanoğlu, kendi anlaşılmaz dilimizde bu ilk hafif dokunuşlara bahane deriz ve onun o küçücük cüssesiyle çoğu zaman muazzam etkili gücüne şaşar kalırız; fakat bir hastalık nasıl sinsice ortaya çıkarsa, bir insanın kaderi de ancak her şey gözle görülür hale geldiğinde ve olaylar başladığında kendini belli eder. Kader, yüreğe dıştan dokunmadan çok önce beyinde ve kanda içten içe ilerler her zaman. Kişinin kendini tanımaya başlaması aslında kendini savunmaya başlamasıdır ve bu, çoğu zaman beyhude bir savunmadır.'
***...onunla kaçardım ...nereye,ne zamana kadar diye sormaz,önceki yaşamıma bir an bile dönüp bakmazdım ...paramı,adımı,mal varlığımı,onurumu onun uğruna feda ederdim ...dilenirdim,bu dünyada onun beni sürükleyebileceği her tür aşağılanmaya razı olurdum belki de.İnsanların ayıp dediği,saygın gördüğü her şeyi görmezden gelirdim,şayet ağzından bir sözcük olsa çıksa,bana doğru bir adım atsa,beni anlamayı denese,o an ona tüm kalbimi verirdim.
*** Kim bilir,belki de insanın bunları anlaması için ağrıyan bir kalbe gereksinimi vardı.
"İnsanları yargılamaktan değil, anlamaya çalışmaktan zevk alıyorum..."
Hikayede bir kadının yıllarca herkesten sır gibi sakladığı bir gününü , tanımadığı bir adama anlatması konu alınmış
Şu ana kadar okuduğum tüm Zweig kitaplarındaki karakterler hep tanıdık, ya haberlerde duyduğumuz, ya bir komşunun, arkadaşın anlattığı biri. O hikayelerin çoğunda hep tutkularının peşinden koşan insanlar var ve o tutkuları genelde onları o bilinmez sona sürüklüyor...
Bu kitabı çok uzun zamandır merak ediyordum, nihayet okuyabildim. İnsan Zweig okurken bir başka hissediyor. Onun insan ruhunu irdeleyen en dip köşelerine girmesi ve bunu büyülü bir dille anlatması onu eşsiz kılan özelliklerinden, bu kitapta da yine bu özellikleri ile karşılaşıyorsunuz. Bir Kadının Yaşamından 24 Saat'i sevdim ama istediğimi tam anlamıyla bulamadım, sanırım beklentim çok yükselmişti. Okurken aklım ister istemez Dostoyevski'nin Kumarbaz'ına gidip durdu. Bir Yüreğin Ölümü'nü çok naif buldum, bir babanın, bir yüreğin kısa zaman içinde nasıl çökebileceğini, ruhsal yıkımın insanda nasıl büyük bir etki bıraktığını çok güzel aktarmış yazar. Zweig'ın sevdiğim eserlerinden bir tık geride kaldığı için 3.5 verdim.
Bir insan içine attıklarıyla ne kadar yaşayabilir? Hayatının ölüme bu kadar yaklaşmışken aslında yaşamadığının farkına nasıl varır? İşte bu kitap size yitip gitmiş bir hayatın son serzenişlerini anlatıyor. Stefan Zweig yine bizi bambaşka bir bakış açısına sürüklüyor. Okumalısınız.
Kitaptaki tartışma o kadar güzel başlamıştı ki sanki yan masada onları izliyormuşum gibi geldi. Tartışmada hakaretler ederek yerin dibine sokanları da, eylemi yapanı haklı bulanı da doğru bulmuyorum. Bence bir insan yanında bulunan insanda kendisi için önemli herhangi bir şeyde bir boşvermişlik, anlayamama, hassas olamama vb. durumlar ile karşılaşırsa bu konularda onu doyuracak birisini gördüğünde gönlünün kayması gayet normal fakat bir kaç veriye bakıp sadece hazlarının doğrultusunda tası tarağı toplayıp gidecek kadar radikal bir karar almak çok anormal oluyor. Bu bir kenarda dursun. Özetle bu hanım teyze madam bovary'nin 24 saatlik versiyonu gibi davranmış ve bunu içindeki ahlak mercine yedirmek için aklıyla seneler süren bir kumpas kurmuştur.
Bir Yüreğin Ölümü
Walking Dead serisinin ilham kaynağı Salomonsohn. Okurken gerçekten çok gerildim. Söylesene abi, haykır işte ne istediğini diye debelendim durdum ama "o" kırılma anında dondum kaldım.
Neden bilmem ama orijinal dilinde okuyabilmeyi çok isterdim Zweig'ın kitaplarını. Bu haliyle onun apaçık bir şekilde yansıttığı iç dinamikleri bir camın arkasından izliyormuş ama içine giremiyormuş gibi hissediyorum. O yüzden kendimi kaptıramadım ne yazık ki. Ancak, özellikle ikinci öyküdeki yaşlı adamın iç sıkıntısının, beş duyu kullanarak, bunlara eşlik eden düşünceler vurgulanarak betimlenmesi oldukça etkileyiciydi. Olay öykülerindense, durum öykülerini tercih edenlere öneririm.
Zweig’in yine titizlikle kullandığı dil ve başarıyla yarattığı kurgu ve karakter çözümlemesiyle akıp giden, sürükleyici bir yapıt olmuş. Bu kadar kısa bir kitapta bu kadar derinlikli bir karakter oluşturmak ancak böyle usta bir yazardan beklenebilir zaten.
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ‘de; insan dendiğinde; mantık ile duygu ve tutkular arasındaki bitmeyen çekişmeye güçlü Stefan Zweig anlatımı ile şahit oluyoruz.
Tutkuların etkileyemeyeceği hiç bir insanın hiç bir anı olamaz. Bazen, planlı, mantık süzgecinden geçen herşeyi al üst etse de, tutkuların yaşamımıza canlılık ve renk kattığı ve yön verdiği kesindir. Duygularımızın ne kadar güçlü olabileceğini, bazen insanı mantığın uçurumuna sürüklerken bazen de aynı uçurumdan kurtarabileceğini nefis anlatıyor Zweig. Yaşam ve insan mucizelerle doludur, her günü gerçekten farklı başlatabilirler.
İkinci öykü Bir Yüreğin Ölümü’nde; Yaşlandıkça gücü azalan, özgüvenini kaybeden, çevresine, ailesine ve kendisine yabancılaşan, aradığı sıcak ilgiyi bulamayınca çaresiz kalıp hayattan kopan, ve sessizce yaşamdan çekilen yaşlı bir adamın öyküsünü bir solukta okuyoruz. İlk planda; yaşam ve insanlar bu kadar acımasız olabiliyor dedirtiyor insana. Biraz düşününce; insanın kendine ve özüne yabancılaşması ve hiçliğe doğru yaklaşabilme ihtimalini nefis anlatıyor Zweig. Yaşamının her döneminde gerçekten özgür bir varoluşu gerçekleştirebilmek için; insan, kendisini başkalarına hizmet etmekten kurtarabilmeli, içgüdüsel ihtiyaçların haricinde, tarihsel olarak kendi içsel özgelişimini duyabilmeli ve yaşamını olabildiğince zengin ifade edebilmelidir.
Stefan Zweig'ın akıcı dilinden insan ruhunun derinliklerine dair iki uzun öykü. İlk öyküde sakin bir yaşamı olan bir kadının yoğun bir tutku ile karşılaştığında neler yapabileceğini onun en dürüst kelimeleri ile anlatırken, ikinci öykü ise arka kapakta yazdığı gibi Tolstoy'un İvan İlyiç'inin ruh ikizi olan yaşlı bir adamın hikayesi. Yaşlı adamın aslında en sevdikleri tarafından umursanmadığını fark etmesi ile yüreğinin yavaş yavaş ölmesini anlatıyor. İkisi de en derinlerden hikayeler, tavsiye edilir.
Clarissa 'dan sonra bu kitabı okumuş olmak Zweig' ın sanatına tekrar güvenmek gibi. Gerçekten duygu değişimleri, insan betimlemeleri nasıl bu kadar akıcı ve g��zel şekilde yapılabilir bilmiyorum. O insanın acısı acınız çöküşü çöküşünüz oluyor ve bunun içinde kayboluyorsunuz. Mükemmel bir deneyim okuyun lütfen.
Zweig’ın kadın ruhundan yazabilme yeteneği beni her seferinde hayrete düşürüyor. Onun en acımasız ve rahatsız edici duyguları bile incelikli aktarabilme gücüne de her yeni kitabıyla saygım artıyor. Her edebiyat tutkununun tanıması gereken bir yazar.
Kahramanlarının duygu durumlarını okuyucunun içinde yaşatan bu kadar gerçekçi yaşatabilen bir yazar daha yok sanırım. Kalp atışlarınız hikayenin akışına ayak uyduruyor..Müthiş.
ilk paragrafın aşağıdaki gibi olduğu stefan zweig öyküsü.
... bir yüreğin adamakıllı sarsılabilmesi için her zaman ille de kaderin güçlü bir tokadı ya da her şeyi sert bir şekilde söküp atan bir güç gerekmez; hatta gelişigüzel nedenle yıkımı yaratmak, kaderin ele avuca sığmaz heykeltıraş isteğini tahrik eder. biz insanoğlu, kendi anlaşılmaz dilimizde bu ilk hafif dokunuşlara bahane deriz ve onun o küçücük cüssesiyle çoğu zaman muazzam etkili gücüne şaşar kalırız; fakat bir hastalık nasıl sinsice ortaya çıkarsa, bir insanın kaderi de ancak her şey gözle görülür hale geldiğinde ve olaylar başladığında kendini belli eder. kader, yüreğe dıştan dokunmadan önce beyinde ve kanda içten içe ilerler her zaman. kişinin kendini tanımaya başlaması aslında kendini savunmaya başlamasıdır ve bu, çoğu zaman beyhude savunmadır...
Zweig, başarılı bir edebiyatçı, akıcı betimlemeler yazıyor, psikolojik tahlilleri çok kuvvetli. Ancak kitapları bir formülasyon hissi veriyor bana. Sanki bir kalıp bulmuş onun üzerinden hikaye yazıyor, hissi uyandırıyor bende. Açıkcası okuduklarım arasında en beğenmediğim kitabı bu oldu. Bir an önce bitsin diye hızlıca okudum. Kitabın içinde iki hikaye var. İkisi de benim için aynı oranda sıkıcıydı.
Nasıl güzel bir dil.iki süper hikaye.Özellikle hayatımızda bizi etkileyen bir gün ve ya günler bu kadar hoş bir şekilde anlatılır.Adım adım hissettiriyor size her duyguyu kitap.Zweig okumaya devam edeceğim kesinleşti artık.
Bir kadının hayatını değiştiren 24 saat, Stefan Zweig öyle eşsiz anlatmış ki, kitabı elimden bırakamadım. Tutkular tüm ahlak kalıplarının ya da sosyal çevrenin önüne geçer mi? Peki 24 saat bir ömrü etkiler mi? Okuyun pişman olmayacaksınız 👌
İnsanin tutkuları,çılgınlıkları hangi boyuta uzanabilir? Insana neler yaptırabilir ? Uğruna hayatınızı adadığınız insanlar sizi hayal kırıklığına uğratır mı ?
This entire review has been hidden because of spoilers.
stefan zweig inanılmaz bir yazar. kısa roman, novella tarzındaki yapıtlarına her seferinde daha da hayran oluyorum. satranç'ı daha önce okumuştum, onu da şiddetle tavsiye ederim. bir kadının yaşamından 24 saat de zweig'ın nasıl insanın içini bildiği, ruhunun derinliklerini görebildiğinin bir başka resmidir bence. Mrs. C'nin duygusal gelgitleri, inançlar ve hevesler arasındaki uçurum, gerçeklerle hayallerin bir arada duramayışı çoğu zaman. 24 saat gibi kısa bir sürede insanın değişimi ve yine de bazı şeylerin hiç değişmeyişi. Fransız rivierası alt yapıda ve tabii ki bayıldığım savaş öncesi Avrupa: şenlikli, umursamaz ve biraz da yozlaşmış. şiddetle tavsiye ederim.
Insan ruhunun yasayabilecegi gam perdesini aralayan, sureksiz bir sekilde her duyguyu yasayabilen, "sevgi" acligina deginen iki ayri oyku... "Tum acilar korkaktir, kendisinden daha guclu olan yasama istegi karsisinda geri cekili, cunku bedenimizin her hucresinde yerlesmis olan yasama istegi, ruhumuzdaki olum tutkusundan cok daha gucludur." Ama ikinci hikayede gorunuyor ki ruhta olum gerceklesti mi, vucut bir tabuta donuyor, ruhu tasiyan...
This entire review has been hidden because of spoilers.
Olayların duygusal yanını kitap boyunca bazı yerlerde gerçekten yaşadım. Ama bazı betimlemeleri abartılı buldum. Gene Zweig'den okuduğum ilk kitaptı ve dilini çok akıcı buldum.
Böylesine empati duygusu güçlü bir yazarla tanışmış olmaktan çok mutluyum. Bu kitap diğer kitapları kadar beni etkilememiş olsa da erdem dolu ve güzeldi.