Paperback. 13,50 / 19,50 cm. In Turkish. 116 p. Cover designed by Devrim Koçlan Istanbul denince aklimiza neler gelir? Bazen iki yakayi birbirine dügümleyen bir Bogaz ya da mavinin yerini yer yer yesile devrettigi bir yarimada, yarimadanin incisi Haliç ve daha nice tarih kokan yerler… Bugün tarihi ve cografyasiyla Istanbul'un bu essiz güzelligi yara almaya devam ederken tarihi doku, yasam biçimi, kültürel yasami, dogasi, kentin yoksullasmasi pahasina ekonomik, endüstriyel ve toplumsal konumu hiçe sayilarak "kentsel dönüsüm"lerle plansiz yapilanmalarla yok edilmektedir. Adnan Özyalçiner Yok Olan Istanbul'da, bir sehrin izini sürüyor.
1934 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'ni ve İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Üniversite yıllarında Cumhuriyet'te yazı işleri düzeltmenliğine başladı. Başta Cumhuriyet ve Cumhuriyet Kitap olmak üzere birçok gazete ve dergide yazı yazdı, öykü yayımladı. Yeni a, a, Yazko Edebiyat ve Hürriyet Gösteri gibi dergilerde yöneticilik yaptı. Çeşitli ödülleri vardır. Öykü, inceleme-araştırma, roman, deneme, çocuk kitapları gibi pek çok türde eserler veren yazar, edebiyat çalışmalarını, eşi Sennur Sezer'le birlikte yaşadığı İstanbul'da sürdürüyor.
"İstanbul’da yaz, o zamanlar, deniz demekti. Haliç’ten, Sarayburnu’ndan, Kumkapı, Yenikapı, Samatya, Yedikule, Bakırköy, Yeşilköy, Florya, Küçükçekmece, Boğazın her iki yakasıyla Kadıköy’ün Moda’dan başlayarak Pendik’e kadarki kıyı boyunca, adaların her yanından denize girilirdi. İstanbul, o zamanlar, plajlarıyla da ünlüydü. Ataköy, Yeşilköy, Florya, Sarıyer Altınkum, Trabya, Küçüksu, Salacak, Suadiye, Kartal, Küçükyalı, Adaların Yörükalisiyle Kalpazankaya Belediye Plaj’ları . Bunların hepsi “halk plajı”ydı. Öyle anılırdı. Herkese açıktı.Parası karşılığında tabii. Ama bizim gibi mayosu olmayan halka kapalıydı. Bu yüzden midir bilmem hafta sonu tatillerinde babam, bizi hep Büyükada’ya götürmüştür.
Ada vapuru kalabalık olurdu. Çalgı çağanak, gürültü patırtıyla varılırdı Büyükada’ya.Gidilecek yer Dil Burnu’ydu.İskeleden yürüyerek epey çekerdi.Parası bol olup çın çın öten paytonlara binenler çabuk varırdı.Bizim çoluk çocuk, elimizdeki öteberiyle birlikte ulaşmamız bayağı zaman alırdı.
Burun sık çamlarla örtülü güzel bir dinlenme alanıydı. Uçurumu bol, kayalıklı kıyısının her yerinden denize girilirdi. Burada da annem taştan yaptığı derme çatma ocakta ateşi yakıp çayı demlemeye koyarken, babam beni elimden tutup denize girmek için Yörükali Plajı’nın bulunduğu koya götürürdü. Ben orada kıyıda beklerken o beton iskelenin üstünden masmavi koyun suları içine atlardı. O, ardında bembeyaz köpükler bırakarak yüzerken benim içim serinlerdi.
Babam erken öldü. Bütün geçmiş yazlarım onun bana ulaştırdığı serinlikle geçmiştir. Bugün duyduğum o serinlikten eser yok. Kent yaz gelince nerdeyse yarı yarıya boşalıyor. Para babaları, tuzu kurular soluğu yazlıklarda alıyor. Bizse kızgın yazın pençesinde kavruluyoruz. Çünkü artık ne o plajlar var ne de gezinti alanları kaldı. Üstüne üstlük kentsel dönüşüm bahanesiyle bütün o eski mahallelerle o mahallelerin insanları yerlerinden ediliyor; parklar, parkların ağaçları, yeni yolların açılması için kesilip börtü böceği, kuşları, kedileriyle birlikte yok oluyor. Kentini savunan insanlara kendi yaşadığı kent yasaklanıyor. Tarihi, coğrafyası ortadan kaldırılarak betonlaşan/betonlaştırılan kent gittikçe kelleşiyor, kelleştiriliyor, ıssızlaşıyor.
Yaz daha bitmedi.Geçmiş yazların serinliği kuytularda , eski ,yosun tutmuş duvar diplerinde taşların arasına gizlendiği yerde önünü açmamız için bizi bekliyor."(s.92)
Adnan ağabey, özellikle 50'li yıllarda kaleme aldığı öykülerine konu olmuş İstanbul'un toplumsal dönüşümüne odaklanıyor; Karagümrük'ü anlatışı içten mi içten. Sennur ablanın da katkıda bulunduğu birkaç deneme, yok olmaya yüz tutan meslekleri, kentin mutenalaştırılmasını, emek-yoğun kent bölgelerine odaklanıyor.