kitapta, isimsiz ana karakterimizin peşine takılıp bazen yalpalayarak, bazen sürüklenerek ilerlediğimiz mis gibi, tertemiz bir okuma! berrak demiyorum ama tertemiz. genazino kitapları beni öyle bir avucunda tutuyor ki! ve böylece şubat dosyasını kapatıyoruz.
(yine) iki kadın arasında kararsız (neyse ki biri bu durumu netleştiriyor) hedonist ana karakterimizin, arkadaşının vefatının ardından çalıştığı yerden iş teklifi almasıyla gelişen olayları okuyoruz. (meslektaşının cenazesinde, artık hayatında olmayan eski sevgilisinin yasını tutmak için kullanıyor mesela. meslektaşının yasını tutmuyor. inanılır gibi değil.) genazino karakterleri.. karakterin mimar olması, iş hayatındaki belirsizlikleri ve aidiyetsizlik hissiyle boğuşması beni ister istemez içine çekiyor. (yakamdan tutuyor da diyebiliriz.) kendisini hayata ve insanlara karşı konumlandırmaya çalışırken, sürekli olarak ölüm-yaşam arasında gidip gelmesi, anne-babasını anlamlandıramayışı, çocukluk anılarını türlü şekillerde yorumlaması ve rafinelikten korkan aşk radikalizmi de hikâyeyi daha katmanlı hale getiriyor.
bir de… karakterin feci bir meme zaafı var. ama gerçekten feci. alakasız nesnelerde bile meme görme dürtüsü devreye girebiliyor. (gerçi genazino'nun genel tavrı bu, alt tarafı bu işte dediğimiz şeylerin üzerinde uzun uzun ve daldan dala düşünmesi..) neyse ki, anlatının içinde sırıtan ya da rahatsız eden bir cinsellik yoktu. açıkçası, yetişkin kitaplarında cinselliğin varlığını hâlâ garipseyenlere şaşırıyorum. pornografik olmadığı sürece, doğanın bir parçası olarak akışın içinde yer alması son derece normal geliyor. genazino da bunu kitabın merkezine almadan, hayatın sıradan bir detayı gibi işlemeyi çok iyi beceriyor. (say maşallah)
kitapla ilgili beni en çok etkileyen noktalardan biri, karakterin anne-babasına bakış açısı oldu. onları bir yere oturtamaması, sürekli içsel çatışmalar yaşaması, ebeveynlerinden duyarlılık beklerken aslında bunun onların hayatta kalma mekanizması olduğunu fark etmesi..
"kendime içlerinde hangisinin daha yabancı durduğunu sordum. ikisi de, annem de babam da, duyarlılık fakiriydi. belki bu duyarlılık fakirliği gerekliydi, başka türlü yaşayamazlardı. duyarlılık fakiri ebeveynlerin nasıl olup da dünyaya aşırı duyarlı bir oğlan getirdikleri kafamda hâlâ bir bilmeceydi. bunu galiba kendileri de anlamamıştı. oysa ikisi de sadece dünyadan bihaber ve hepten safdil insanlardı."
"ihtiyar anne babamın ne olacağı düşüncelerine neredeyse her gün daldığım zamanlan arkamda bırakalı çok olmamıştı. nerede oturacaklardı, onlara kim bakacak, gündelik hayatlannı kim katlanılır hale getirecekti? şimdi ölmüşlerdi, şaşırtıcı olan da benim kendimle ilgili hâlâ aynı endişeler içinde olmamdı: nerede oturacaktım, bana kim bakacak, gündelik hayatta kim yardım edecekti? çoktan fark etmiştim, artık ben de yaşlı olmak istiyordum, çünkü her türlü işe karşı isteğim kaybolmuştu. huzuru ve hiçbir şey yapmamayı özlüyordum. bu özlemleri gizlemem gerekiyordu, çünkü yaş bakımından benim daha uzun bir zaman hak etmeyeceğim şeylerdi."
"hayatıma niçin -bütün uyuşukluğum boyunca- hâlâ böyle bir ağırbğm bastırmakta olduğunu anlamıyordum. tamam, gençliğim tatsız ve sade geçmişti, babam etkileyici de değildi başarılı da, ama onu bu haliyle sadece gençliğim boyunca suçlamıştım, sonraları değil. annem göze batmayan bir ev kadınıydı; tamamen renksiz ama çevremizdeki sayısız kadınla olan benzerliğinden ötürü pekâlâ katlanılır biri. ne olursa olsun, ergence bir öç alma çabasıyla peşine düşeceğim biri değildi."
"istemesem de düşüncelerim uzun zaman annemde takılı kaldı. çoçukken onun suskunluğunu taklit etmiş ve neredeyse ona yenik düşmüştüm. sık sık yanında oturuyor ve konuşmak istediğim halde çenemi tutmayı öğreniyordum. aslında halkın morali bozuktu, diye düşündüm birden ve bu cümleye gülesim geldi. bir akşam bizim evde annem babamla masada otururken birden şöyle düşündüğümü hatırladım: bak şu iki insana, senin annen baban olduklarını sanıyorlar. şimdi bu cümlede benim o zamanlar fark etmediğim mesafeli duruşumun erken dönem bir zirvesini gördüm. artık annemi babamı düşünmemeye çabaladım, ama başaramadım."
"anneme babama karşı, kendini ihmal etmiş ve ne yapacaklarını doğru dürüst bilmeyen insanlara karşı hissettiğim acımayı hissettim. gerçekten, çocukken karşılarında kuvvetli bir yabancılık duygusu içindeydim. insanın hallerine gülmeden edemeyeceği bu iki kişinin benim anne babam olduğu hâlâ kafama girmiyordu."
"anneme özlemim beni huzursuz etmişti. o daha hayattayken, ben de az çok gençken, gün gelip özleyeceğime dair bir belirti yoktu."
yaşlanmış anne babamın ne olacağı düşüncelerine neredeyse her gün daldığım zamanların içindeyken kendi aileme karşı benzer bir tavır içinde olduğumu hatırladım (hala aynı hisler mevcut olsa da ve ben onlara karşı tezler oluşturmuş olsam da). onlara karşı duyduğum küçük öfkeler, anlaşılmama hissi, geçmişin içime oturan kırıntıları.. ama zaman geçtikçe, hayat kendi kendini ele verdikçe, tüm bunlar gözümde küçüldü, küçüldü ve sonra tamamen silindi. sonuç olarak elimizde kalan, sevdiklerimize duyduğumuz saf ve şükran dolu sevgiden başka bir şey değil.
velhasılıkelam: sevdiklerimize sevgimizi göstermeyi, onları ne kadar değerli bulduğumuzu söylemeyi ve sıkıca sarılmayı ihmal etmeyelim. çünkü hayat, her an elimizden kayıp gidebiliyor. (böyle söyleyince çok sıradan, her yerde okuduğumuz o cümleler gibi oldu ama ne yazık ki çok gerçek, çok hayatın içinden) ve biz bunun ne zaman gerçekleşeceğini ciddi manada kestiremeyecek çok aciziz.
"aslına bakılırsa bir ayrılık için doğru zaman hiç gelmiyordu. ayrılığın, zamanın mümkün olan ve olmayan bütün anlarına karşı gerçekleştirilmesi gerekiyordu."