Susadığı mânevî hazzı, âile çevresinde bulamayan genç kızın, aradığı hakikate bir tevâfuk eseri ulaşma hikâyesinin anlatıldığı bu romanda aynı zamanda cemiyetimizin sosyal problemleri de dile getirilmektedir.
Sâmiha Ayverdi (25 November 1905 – 22 March 1993) was a Turkish writer and Sufi mystic. She is the sister of architect and historian Ekrem Hakkı Ayverdi.
Sâmiha Ayverdi was born in İstanbul to Fatma Meliha Hanim and İsmail Hakkı Bey, an Ottoman military official. She studied at Süleymaniye Kız Numune Mektebi and among other things, learned French and read about philosophy and Islamic mysticism. She became a follower and later official successor of Sufi thinker Kenan Rıfai, who became a major influence in her work. In 1938, she published her first novel titled Aşk Budur and followed it with over 30 novels and short story collections. Ayverdi died in 22 March 1993 and is buried at the Merkezefendi Cemetery in Zeytinburnu, İstanbul.
Batmayan Gün, kendi geleneğine sıkıca bağlı bir tasavvuf romanı olmakla beraber, modernist edebiyatın içe dönük anlatım, bilinç akışı / iç analizler, zamanın subjektifleştirilmesi, bireyin anlam arayışı gibi yönleriyle kesiyor. Ancak modernizmin “hakikatin parçalanmışlığı” fikrine karşı olarak, romanda mutlak ve esasen bir mânevî olgunlaşma (seyr ü sülûk) yolculuğu anlatılır. Bütüncül bir hakikat fikri baskındır.
Tasavvufta güneş, “hakikatin ışığı”nı temsil eder. Romandaki “batmayan gün”, nefsin karanlığından çıkıp Hakk’ın daimî nuruna ulaşmayı simgeler. Romanın merkezindeki çatışma “dünya sevgisi” ile “hakikat sevgisi” arasındaki mücadeledir. Ayverdi, modern dünyanın maddiyatçılığı, bencilliği, manevî yoksulluğu nedeniyle insan ruhunu körelten bir yönü olduğunu belirtir. Batmayan Gün güçlü yanlarının yanında bazı sınırlılık ve zayıflıklar taşıyor. Bir kere didaktik yönü ağır basıyor. Karakterler çoğu zaman öğretici konuşmalar ve uzun tasavvufî açıklamalar yapıyor, olayları değil fikirleri iletiyorlar. Bu durum, romanın “hikâye anlatma gücünü” zaman zaman zayıflatıyor. İkinci zayıf yanı, karakterlerin tek boyutlu kalması. Tasavvufî mesajı taşımak için bazı karakterler fazlasıyla idealize edilmiş. Sonuç olarak: “iyi” karakter aşırı iyi, “olgunlaşmamış” karakter aşırı zayıf, dönüşüm hızlı ve kolay gerçekleşiyor. Bu da karakterlerin inandırıcılığını zayıflatıyor. Tasavvufî semboller ve alegorik anlatım, romanda önemli yer tutsa da bazı bölümlerde: gündelik yaşamdan kopuk diyaloglar, olağanüstü derecede bilge karakterler, sembolik yoğunluk romanın gerçekçi anlatıdan uzaklaşmasına neden oluyor. Roman, güçlü bir fikirsel yapı taşısa da belirgin dramatik çatışmaların eksikliği, olayların durağan ilerlemesi, gerilimin düşük olması gibi nedenlerle zayıf kalıyor. Eser daha çok tasavvufî bir düşünce metni etkisi yaratıyor. Ayrıca, eserde tasavvuf, çoğu zaman problematiği olmayan, kusursuz bir çözüm olarak sunuluyor. Tasavvufun toplumsal yönlerinin eleştirilmemesi, mürşid–mürid ilişkisinin hiç sorgulanmaması, tasavvuf yolculuğunun zorluklarının minimalize edilmesi ise eserin derinliğini sınırlamakta.
külliyatın ilk kitabı imiş, ben yeni fark ettim. Şöyle ki, Samiha hanım ne yazsa okunuyor, evet konu bir Türk filmi senaryosundan öteye gidecek kalitede değil fakat zaten kurguya çok da ehemmiyet verildiğini zannetmiyorum. Ahmet Mithatın romanlarında araya girip didaktik paragraflar sunması yerine Ayverdi, düşüncelerini diyaloglar halinde bir olay akışı içerisinde vermeyi yeğlemiş. Hakikati arayan bir genç kızın, beşeri aşk ile İlahi aşka ulaşması, hikaye bu. Evet basit işte, ama dediğim gibi Ayverdi, içinde birikip kaynayanları böyle söylemeyi tercih etmiş.
ps: Boğazdaki eski köşklerde bir odaya kapanıp kitap okuyan Aliye cennetimi yaşıyor=(