Born in 1902 in Uzunköprü, Edirne. In 1917, she went to Germany to study. After graduating from high school and university and submitting her doctoral thesis, she returned to Istanbul in 1926.
Her articles appeared in magazines such as Millî Mecmua and Her Ay. Her translations of Kadıköyü'nin Romanı (The Novel of Kadıköyü) in 1938, Ülker Fırtınası (Ülker Storm) in 1944, Empress of Portugal by Selma Lagerlöf in 1941 and The Water Girl by Friedrich de la Motte Fouqué in 1945 were published.
In 1951, her three-part philosophical analysis of Kenan Rifâî was published in the book Kenan Rifâî and Muslimism in the Light of the Twentieth Century. In 1955, her last novel, The Priest of Dineyri, was published in Tercüman newspaper. Her novel The Tree of Mercy in the Desert was published in Yeni İstanbul newspaper in 1962.
Romanın Olay Örgüsü: Küçük yaşta annesini Dilsezâ Hanım’ı kaybeden ve babası bir asker olan Nuran, Batı müziği eğitimi almak için Viyana’ya gider. 6-7 yıl sonra ülkesine, memleketi İstanbul’a döner. Daha önce teyzesi Dilruba Hanım ve eniştesi Numan Bey’in himayesinde kuzenleri Turan ve Selçukla beraber bir aile ortamında büyümüştür. Özgür ve kendi ayakları üzerinde durabilen Nuran döndükten sonra burada yaşamak istemez. Annesinden kalma küçük bir servetle tek başına yaşamak ister ve Feneryolunda’ki evine taşınır. Batı müzik eğitimi alan Nuran bir yandan da kendi kültürünün müziğine meraklıdır ve öğrenmek ister. Süreyya Bey ve annesinin arkadaşı Mehpare Hanım kendisini Kanlıca’da bir köşkte yapılacak fasıla davet eder. Burada ud çalan Sermet Rıfat ve Nuran birbirlerine aşık olurlar. Nuran ilk başlarda çok mutludur ve sıkça buluşup sevişirler, bir süre sonra evlenmek ister. Ancak bu durumdan rahatsız olan teyzesinden Sermet’in evli ve 4 çocuklu olduğunu öğrenir, sarsılır. Bu arada Nuran’ın eniştesi Numan Bey de karısı Dilruba Hanım’ı aldatır. Madam Schneider adlı Romanyalı Türk kültürü ve erkeklerine hayran bir kadına aşıktır. Kadın da ona karşı boş olmasa da onu aldatır. Madamın İtalyan sevgilisi, İstanbul’a dönünce Numan Bey iyice çıldırır, kıskançlık krizleri başlar. Madam Eglantin(Schneider) ikisini de idare etmektedir. Bu duruma iyice kızan Numan Bey dayanamayıp intihar eder ve Dilruba Hanım hayatta tek başına kalır. Bu haberden sonra Nuran ile Sermet defalarca ayrılıp dayanamayıp daha sonra tekrar birleşirler. Tutarsız bir kişi olan Sermet, Nuran’a karısından boşanıp onunla evleneceğine dair söz verse de bunu yapamaz. Hatta bu sırada karısı ve Nuran dışında başka kadınlarla da birlikte olur. Her defasında Sermet’i affeden Nuran, artık ondan soğur ve ona olan aşkı (Bektaşi olan babasının da etkisiyle) başka bir boyut kazanır. Nuran Sermet’i değil Allah’ı sevmeye başlar. Kendisinden kopamayan ve ona adeta tapacak kadar olan Sermet’le ilişkisini de sadece tensel zevkler boyutuna indirir. Nuran kendisini sanatına verir, müzik alanında ülkesi adına önemli çalışmalar yapar, onunla sık görüşmez. Görüşse bile köşkünün dışına yaptırdığı küçük bir gazinoda görüşürler. Sermet’ten her görüşmesinde soğur ve sonunda onu artık arkadaş gibi görür. Sermet, Nuran’ın bu durumuna üzülür. Daha sonra fikir olarak etkilendiği Nuran’ın babası Ali Fethi Bey’e intisap eder. Nuran’ın köşkünde ona hizmet etmeye başlar. Aradan üç yıl geçer ve Nuran, ‘‘Yehuda Senfonisi’’ adlı çalışmasını bitirmiş, Türk musikisi ve operasının gelişiminde önemli rol oynamıştır. Öte yandan Nuran’ın kuzenleri Selçuk ve Turan eğitimlerini bitirip ülkelerine hizmet etmek için geri dönüp önemli mevkilere yerleşmiştir. Gelelim değerlendirmelere: Roman geniş bir perspektifle objektif bir bakış açısıyla yazılmış Aşk-yasak aşk, Doğu-Batı, eski-yeni ve musikî gibi çatışmalar üzerine yazılmıştır. Bu çatışma ve konular romanda karakterler üzerinden sorgulanmış ve her karakter kendi ait olduğu yetişme şartları ve ait olduğu kültüre göre objektik bir biçimde ele alınmıştır. Aşk yasak aşk çatışması: Nuran-Sermet, Numan ve Madam Schneider üzerinden.
Doğu-Batı çatışması: Dilruba, Ali Fethi Bey, Sermet(Doğu); Nuran, Numan ve onun çocukları (Selçuk ve Turan)(Batı) üzerinden sorgulanmıştır. Kendisi de Batı'da eğitim almış olan yazar eserlerinde de ideal insan tipi çizer. Bu ideal insan tipi şöyledir: Batı'da eğitim görmüş, Batı medeniyetini (olumlu yanlarını) özümsemiş, ancak kendi kültüründen de kopmayan ve asimile olmamış, kendini geliştiren, sorgulayan, değişime karşı çıkmayan, ülkesini ve toplumunu muasır medeniyetler seviyesine çıkarmayı kendine görev bilen, idealist ama tamamıyla da duygusuz olmayan(daha çok mantığıyla hareket eden) millî şuura erişmiş bir insandır. Yazar bu kişiyi ideal insan tipi olarak seçmiştir. Romanda ülkemiz, 2. Meşrutiyet ve savaştan sonra Batı karşısında birçok alanda geri kalmıştır. Medeniyete geçiş evresinde sancılar çeken eğitim, altyapı ve sosyal alanlarda, ekonomik açıdan geride kalmış bir ülkedir. Bu ülkeyi dönüştürecek olanlar yine bu ülkenin insanlarıdır. Ayrıca aydınlanma gecikmiş, kurumlar hantal işlemektedir. Fakat tüm bunlara rağmen ülke daha yenidir. Romanın anlatı zamanı da Cumhuriyetimizin 10. yılına denk gelir. Yani kuşak çatışması, eski-yeni çatışmasının olması normal bir durumdur. Önemli olan bunları sağlıklı bir biçimde atlatmaktır. Bu roman tamamıyla eski kültürün eleştirildiği, yok sayıldığı ve kötülendiği bir roman değildir. Aksine Batı kültürünün kısa bir eleştirisinin yapılıp onun çözümlendiği bir romandır. Yeni kültür de eleştirilir. Özellikle Nuran'ın kuzenleri Selçuk ve Turan üzerinden, Numan Bey üzerinden hatta Madam Schneider üzerinden bile sorgulama ve eleştiriler yapılır.
Nuran, Batı müziğine kültürüne hayran, kilise müziğine hayran ancak yeri gelince de kendi kültürünün güzelliklerine aşina olmasını da bilir. Bir ara panteist bir çizgiye kaysa da babasının yanına gidip onun sayesinde Allah'a olan sevgisini vatan sevgisiyle birleştirir. Sermet, mesela tam bir şarklıdır. Şark kültürünün tüm parametrelerine sahiptir. Alaturka müzik ustasıdır, udi'dir. Öğrencileri vardır. Geçimini bu yönde sağlar. Çapkın ve kararsız, tutarsız birisidir. Mantıkla değil duygularıyla hareket eden prensip sahibi olmayan bir şarklı insanıdır. Dilruba Hanım, Nuran teyzesidir. Aile içinde eskiye ait olan tek kişi odur. Turan, Selçuk ve Numan tamamıyla Batı'ya hayrandır. Ama kendisi geleneğin son kalesidir. Sonunda da zaten tek kalmıştır. Zaman zaman Nuran'ı evli bir adamla olduğu için kınar ve ayıplar. Çocukları ve kocasıyla sık sık çatışır. Eski-Yeni karşısında değişime karşı direnir. Numan Bey, 55 yaşında çapkın ve züpper bir tiptir. Konservatuvarda Karısını defalarca aldatan Batı'nın en fena, olumsuz yanlarını kendine düstur edinen bir kişidir. Romanyalı bir kadına aşıktır. Kadın kendisini aldatır. Batı'da eğitim gören çocuklarına ''Genç Türkiye''diye hitap eder. Bir yandan da gerçekçi bir dille nesiller arası çatışmayı vurgular ve kısmen entelektüel bir kişidir. İntihar eder. Selçuk ve Turan, Turan kızdır. Selçuk Almanya'da felsefe ve edebiyat okur. Turan ise İngiltere'de iktisat okur. Bunlar ikisi bazen birbirleriyle çatışsa da genelde iyi anlaşırlar. Tam bir Batı kültürü hayranıdırlar. Öyle ki alaturka yemekleri yiyemezler. Turan, Doğuyu sistemsizlikle eleştirir. İkisi de Batı hayranı olsalar da ülkelerine olan sevgilerini gizleyemezler ve sonunda dönüp ülkelerine hizmet ederler. Ali Fethi Bey, Nuran'ın babası ve ölen Dilseza Hanım'ın eşidir. Karısı hayattayken de Bektaşi kültürüne hayrandır ve bağlıdır. Sonunda da Maltepe'ye gidip inzivaya çekilen bir kişidir. Askerdir. Emekli olmuştur. Zıt dünyanın insanı olsalar da Nuran ile çok iyi anlaşırlar. O etliye sütlüye karışmaz. Hoşgörülü bir insandır. Öyle ki Sermet bile onun düşüncelerinden etkilenir. Ona bağlanır. Madam Schneider, asıl adı Camilla olan bu kadın, konservatuvardan hocası olan Numan Bey'e aşıktır. Ama onu aldatır. Türk aşığı bir kadındır. Numan'ın ölümüne neden olmuştur. Sonra Türk bir tüccarla evlenip adını Leyla Güven yaptırmıştır. Ermeni Hrant, eski bir Osmanlı diplomatıdır. hristiyan ama bir müslüman gibi yaşamaktadır. Türk gibi yaşar. Madam Schneider'in sevgilisi Romaniç'e karşı Numan Bey'i savunur.
Kısacası romandaki ana mesaj şudur: Değişim, dönüşüm karşısında direnen gelenek ve göreneklere esir olan milletler geri kalmaya mecburdurlar. Aşk güzel şey ama etik olanı güzeldir. Eskiye tam anlamıyla bağlı kalmak da kötü, yeniye ise eskiyi tam anlamıyla unutup bağlanmak kötü bir şeydir. ''Kökü mazide olan Ati olmalıyız.''
This entire review has been hidden because of spoilers.
Çok göz önünde olmayı sevmeyen yazara hayranlık duyuyorum. Diğer kitaplarını da okuyorum. O kadar başarılı ki Ülker Fırtınası eseri ile Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur'unu kıyaslayan edebiyat eleştirmenleri var.(Huzur,Ülker Fırtınası'ndan sonra yazılmıştır).
Gerek kurgusu gerekse üslubu ile vurucu bir romandı. Dışarıdan bakıldığında Doğu Batı, kadın erkek ilişkileri gibi dönemin temel sorunları işlenmiş gibi gözükse de derine inilip karakterlerle samimi olunduğunda Safiye Erol'un bu kadar basit bir şey yazmadığını anlıyorsunuz. Edebiyatımızda bu sorunları ele alan çok fazla yazar var fakat Safiye Erol'un bir farkı var: O bunları ele alırken daha cesur davranıyor, bilhassa kadın kahramanlarına güçlü bir profil çiziyor. Belki de beni etkileyen en vurucu yönü bu oldu. Okurken çoğu cümlesinde durakladım, uzun uzun durup düşündüm. Bazı yerlerde karakterlerle üzüldüm, bazı yerlerde onların karşılarında durdum. Nûran'ın acısını kendi acım belledim. İyi ki yolumun kesiştiği, okudum dediğim bir kitaptı. Bir yıldızı vermemenin sebebi ise sonlara doğru karakter gelişimleri ve değişimlerinin bana yüzeysel gelmesi. Kitap boyunca hep Nûran'laydık fakat bu denli bir dönüşüm çok havada kaldı.
Yazarın “Ciğerdelen” romanından daha zayıf. Ana karakter Nuran iç dünyasında Doğu-Batı kültürlerine aidiyet arasında bocalarken, eğitimini aldığı ve kimlik inşasında yer tutan müziğin Doğu-Batı kıyaslamasında yazar Batı’ya ait olanını yüzeysel bırakıyor. Nuran’ın tercihlerindeki tutarsızlığın nedeninin derinleştirilmeden hikayenin sonlanması, kuzin Turan’ın gitgide şekilsiz bir figüre dönüşmesi göze batan noktalar. Yan karakterlerin aşkı daha inandırıcı. En sevilesi karakter az ama öz anlatımla baba. Hasılı, bütüne bakınca önce parlayıp sonra sönen bir hikayesi ve yaşattığı okuma deneyimi var.
Alıntı: "Bugün rüyalarda bile muhayyilemin kavrayamadığı bir saâdeti ve bir felâketi yabancı bir düşünüş nasıl ihâta edecek? Etse bile bunlar harice nasıl anlatılır? Olsa olsa hâdiselerin dış tarafı nakledilebilir. Asıl mühim noktalarda lisan, rüzgârı kesilmiş bir gemi gibi durakalacaktır. Hakîkat nerede başlar? Kelimelerin tükendiği yerde... Bir insan ki dudakları mühürlenir, gözlerinde alev alev bir ifâde belirir, onun içinde su katılmadık bir hakîkat vardır; fakat söyleyemez."
Ülker Fırtınası’nı okuyarak Safiye Erol’la tanışmak benim için çok sıradışı bir tecrübe oldu. Bu kitabı, sanatçının yeteneğini, zamanın ötesindeki düşünce ve yazı stilini olağanüstü buldum. Elimde olsa on yıldız verirdim. Bunca yeteneğe rağmen neden bu kadar az bilindiği benim için gerçek bir merak konusu?
Dönemin (1930'lar) Türkiye'sinde popüler olan konular hakkında oldukça bilgilendirici bir eser. Cumhuriyet zamanı peş peşe gelen reformlar sonrası oluşan batılılaşma akımından etkilenen kesimlerle ile alaturka kalanların musiki aracılığıyla karşılaştırılması, onuncu yıl kutlamaları sebebiyle milletin onuncu yıl marşını ilk ezberleyişleri, kamudan alınana ihalelerle ortaya çıkan görgüsüz yeni zenginler...
Dili böyle zengin ve derin olan Safiye Erol'un bu kadar az tanınmasına bir nebze katkım olması açısından buraya yorumu yazmak istedim.