Bu kitap hakkında söyleyebileceğim çok bir şey yok. Şule Gürbüz’ün anlatım diline bayıldım. Kitaptan sevdiğim iki alıntıyı bırakıyorum:
“Ahh ebedi muvaffakiyetsizlik, ahh istediği yöne atılamayan oklar ve bunlar yüzünden helak olanlar, olanın, kendisini niya-zi yerine şehit sayması, ökseye tutulanın hakikat ararken böyle oldum sanması, ahh vurulanın da vuranın da sonsuz isabetsizliği ve bunca silah sağanağının altında belli fazların, elektrik akımlarının yerini, dalga boyunu biliyormuş gibi hiç çarpılmadan, hiç vurulmadan yaşayanlar, taşlar, taş seviyeleri dünyanin yerlileri, kalıcıları, ahh. Her şeyin soyu bitti ya da bitiyor ama ilk insan kaldı ve o kalacak galiba bir tek.”
•
“Bütün bunlar geçti, senesi geçti, mevsimi çağı geçti, bunlardan incinecek gönül geçti, bekleyecek aşk geçti, sabredecek inanç geçti, ne idiyse o geçti, ne bekleniyorsa o kaçtı da geçti, bir asla benzemez, onun gibi kokmaz, rengi değişik, şekli yabancı bir posa kaldı. Ama, bu ne hak ettiğini bilmeden hak etmediğini düşündüğü çocukluk, gençlik ve biraz daha ilerisini basit, tatminsiz, tuhaf bulsa da sonradan onun tesadüflerine, o vakit çizilmiş sonradan yürürken onlara bastığını fark ettiği çizgilere, sıradan bulduğu fevkaladeliklere şaşıracak, şaşıracak ve aslında beğenecekti. Sona doğru, yürür yol alırken, yolda sırtındakilere bakıp, yüzündekinin geldiği yere bakıp, hayatını beğenecekti. Herkes her şey bitince hayatını beğenecekti. Haksızlığa en çok uğrayan, halini dışardan seyredince, aç yattığı geceleri tokla beraber seyredince kendini, hayatını ve kaderini nihayet beğenecek ve değişir misin deseler, verir misin deseler değişmeyecek, vermeyecekti.”