Serdar Korucu, 1984 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde felsefe öğrenimi gördü. Çeşitli televizyon kanallarının haber merkezlerinde ve haber program bölümlerinde editör/yapımcı/danışman olarak çalıştı. Ulusal/uluslararası medya mecralarında dezavantajlı gruplar ve nefret söylemi üzerine haber, röportaj ve özel dosyalar hazırladı. 2012’den beri CNN Türk-Kanal D’de editörlük yapıyor.
Yayımlanmış çalışmaları: Yabancı Gazetecilerin Gözüyle Kürt Sorunu (Güncel Yayıncılık, 2009); Suriye Yerle Bir Olduktan Sonra (Hayata Destek Derneği, 2013); 2015’ten 50 Yıl Önce, 1915’ten 50 Yıl Sonra: 1965 (Aris Nalcı ile birlikte, Ermeni Kültür Derneği, 2014); Patriklik Fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un Objektifinden 6-7 Eylül 1955 (İstos Yayın, 2015-2016, iki cilt); Misafir (Can Yayınları, 2016); Tutku, Değişim ve Zarafet-1950’li Yıllarda İstanbul (Güven Gürkan Öztan ile birlikte, Doğan Kitap, 2017); Halepsizler (Aras Yayıncılık, 2018); Sancak Düştü: İskenderun Sancağı’ndan Hatay’a “Ermeni Meselesi” (Aras Yayıncılık, 2021); Ahalinin Gidişi: Musa Dağ 1939 (Aras Yayıncılık, 2021); Şimdi Kim Kaldı İmroz’da? (İstos Yayın, 2022); Türk Basınında Yahudi Mülteciler: 1938-1945 “Başkaları Tarafından Arzu Edilmeyen İnsanlar” (Alfa Yayınları, 2023); Cumartesi Anneleri: Galatasaray Meydanı’nda 1000 Hafta (Doğan Kitap, 2024).
Bu kitap normal şartlarda da ilgimi çekerdi ama çıkış tarihinin yıllardır hayal ettiğim Gökçeada seyahatinden hemen öncesine denk düşmesi deneyimi bir başka güzelleştirdi.
Kitabı okumaya seyahate çıkmadan az evvel başladım. Tüm yolda, ada(lar)da ve sonrasında çantamdaydı. Noktayı koymak eve dönüşe nasip oldu. Kapak fotoğrafı tam neresi, okumaya adadan önce başladığımdan dikkat etmemişim. Fakat sonraki fotoğrafta görüleceği gibi tam da o noktadan bende bakmışım. Bir zamanların en büyük köyü! Türkiye’nin en büyüğü hem de… Böyle küçük bir adada… Fotoğrafta dengini toplamış birileri, arabaya yüklemiş, herhalde göçüyorlar. Şimdi ortasından yol geçen köy istimlak öncesi arazileri, nüfusu, mahalleleri ile bir bütünmüş. Köyün büyüklüğünü tarif etmek isteyenler “yirminin üzerinde kahvehanesi vardı buranın!” diye anlatıyorlar. Ada nüfusunun ise ciddi bir bölümü burada yaşıyormuş. İşte tam kapak fotoğrafının çekildiği yerdeyim. 60 yıl sonra. Şimdi neredeyse in cin top oynayacak. Köy büyük olunca diğerlerine nisbetle (dönenler, imar edilenler olsa da) çok daha hayalet bir manzarası var. Kilisenin hemen karşısındaki kahvede orta yaşlı iki adam bezgince oturuyor. Biri telefondan Kürtçe bir parça açmış, dinliyorlar. Sokaklar bomboş…
Ada izlenimlerinden ayrıntılı bahsetmeyi düşünüyorum sonra. Kitaba gelebiliriz. İşin omurgasını bizzat İmroz’lu 28 Rum’la yapılan röportajlar oluşturuyor. Bunun öncesinde okur sonrasında geleceklere aşina olabilsin diye bir giriş hazırlanmış. Adanın özellikle yakın tarihteki serencamı, bugünkü haline nasıl vardığı özetlenmeye çalışılmış. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyetin ilk yıllarına, imparatorluklardan tek uluslu devletlere küçülme süreçlerine, Türk-Yunan ilişkilerinin yüz yılına ve özellikle İmroz’un (ve tüm azınlıklarımızın) kaderine ciddi etkisi olan 6-7 Eylül olayları ve Kıbrıs Harekatına değinerek hazırlık yapıyor. Tüm bunlara mülakatlarda adalılar da atıfta bulunacak. Bu bölümde hem Yunan hem (ve özellikle) Türk devlet politika ve söylemlerinin ve bunlara ilave adalıların perspektifinin yaşananlara karşı duruşları farklı kutupları ile ve dönem basınından da istifade ederek aktarılmış. Kitap içindeki röportajlardan da alıntılar yapılmış (bu alıntılar çok çarpıcı seçilmiş, sonrasında okuduğumda bir nevi spoiler hissi oluştuğu için böyle erken okumak istemezdim). Oldukça gerekli bu girizgahın biraz aksak, tutuk bir okuma sunduğunu düşünüyorum. Daha farklı, akıcı bir dil ve farklı görüşleri arka arkaya sıralarken daha yumuşak geçişli olabilirdi. İstos yayınevi ve kitabın hedef kitlesinin Türkiye yakın tarihine ve azınlıklar tarihine ortalama üzeri bir aşinalığı olduğu kabulüyle yaklaşmak mantıksız olmasa da özellikle bu konulara ve terminolojiye hakim olmayan fakat bir vesile kitabı okuyacak taze ilgili okur için daha zor bir giriş olduğunu, bunun hesaba katılması ile bir revizyonun uygun olabileceği kanaatindeyim.
Giriş sonrası ise duygusal kısım başlıyor. Gökçeada, Selanik, Atina ve İstanbul’da yapılan söyleşiler dünyanın dört bir yanına dağılmış cemaatin minik bir numunesini sunuyor. İyi ki adalılara ulaşılıp söylenilmiş. Çünkü ömürler fani, tanıklar birer birer gidiyor, gidecek. Keşke daha önce yapılsaymış. Çünkü bazı kritik dönemleri daha net, yetişkin yaşlarda yaşayan sayısı daha fazla olur ve tanıklık rivayetin önüne geçebilirdi. Gerçi yazarın sonsözde değindiği gibi kimi travmalar öyle yoğun oluyor ki şahit olan suskunluğa, unutmaya (çalışmaya) duçar olabiliyor.
Röportajlar oldukça basit, oldukça öznel, bazı bazı bizzat müşahede değil rivayetlerle beslenen, (yaşananların ortaklığından pek tabiidir ki) sıkça tekrara düşen fakat bunlara rağmen etkisini yitirmeyen cinsten. Burada okur olarak hissettiğim şey “samimiyet” oldu. Yayıncı/yazar tarafından herhangi bir çanak soru sorma, yönlendirme, sansürleme, kitapta bir tezi ispatlama gibi çiğ kaygılar gütmeden sahiden belgeleme niyetiyle bu işe giriştikleri intibaı oluştu. Kimi daha celalli, kimi daha itidalli, kimi daha duygusal, kimi izlenimler üzerinden kendi bildiklerini paylaşmış. Buradan nasıl bir resim oluşturacağınız siz okurlara kalmış.
Röportajlar kendisi de bir adalı olan (Zeytinliköylü/Aya Todorili) Patrik Bartholomeos ile başlıyor, çeşitli yaşlardan, çeşitli yerlerden, eğitimlerden, geçmişlerden kadın erkek adalılarla devam ediyor. Haklı haksız çeşitli sebeplerle akamete uğramış bu kültürel zenginliğimizden kalanlar bile beni etkiliyor, hüzünlendiriyor. Adanın kendisinden de kitaptan da istifade ile ayrılıyorum. Yaşanan sıkıntılar neticesinde yok olmaya yüz tutmuş bir toplum ve kültürün geçmişini kitapta, filizciklerini ise adada müşahade ediyorum.
Daha çok şey söylenir ya, Konstantinos Vanços’la yapılan görüşmeden bir parça ile bitiriyorum: “… Biz burada göçmen olarak görülmedik. Resmî kağıtlarda böyle kabul edilmedik. Göçmen olmadığımız için de Yunanistan’dan yardım almadık. Yunanlar bize “Türk” diyordu, Türkler bize “gavur” diyordu. İmroz sonrasında bizim bir vatanımız olmadı. “
İmroz, köyleri olan halkın her şeyi kendi kendine yetiştirdiği, hayvancılıkla, süngercilikle, tarımla, ticaretle, marangozlukla uğraşan kendi kendine yeten anadili Yunanca ve köken olarak rum olan eğitime ve dine önem veren ve 500 yıllık bir kültüre sahip olan bir ada. Paskalyada, 15 Ağustos’ta ve yılbaşında panayırları olurmuş, halk eğitime büyük önem verir ve lise öğrenimleri için çocuklarını İstanbul’a gönderir, gerekirse orada çalışırlarmış çocuklarının okuması için. Durumu kötü olan ailelerin çocukları da bazen çalışmaya gönderilirmiş İstanbul’a. 20 saat gemi yolculuğuyla varılırmış. Şekerden, kahveden başka her şeyi kendileri yetiştirir ve üretirlermiş bu yüzden halkın pek parası ve paraya ihtiyacı yokmuş. Ancak ticaretle uğraşan kesim merkezde yaşarmış, tabi merkezde de insanlar tarım ve hayvancılıkla uğraşırmış. Dam dedikleri yazlık evleri ve hayvanları varmış deniz tarafında. O dönemde insanlar merkeze giderken üstüne başına bir çeki düzen verirmiş. Herkes birbirini tanır, kapılar kilitlenmezmiş. Dışarıya çalışmaya gidenler olurmuş, Amerika’ya, Avustralya’ya, Mısır’a, Afrika’ya, İskenderiye’ye gidenler olurmuş. Geri dönüp ailelerine destek olurlarmış.
Kurtuluş Savaşı zamanında adalar Yunanistan yönetiminde olduğu için adalılar askere alınmış. Cumhuriyetten sonra da adaya dönüş izni verilmemiş onlara karşı tarafta savaştıkları için. Kıbrıs olayları adadaki rumlara uygulanan politikaları önemli ölçüde etkilemiş ve istimlak süreci başlamış. Adalıların yerleri ellerinden yok fiyata alınmış, Türkiye’nin farklı yerlerinden insanlar buraya göçe teşvik edilip alınan yerler onlara verilmiş. Kamulaştırma süreci başlamış. Bu durum adanın kendi kendine yetmesinin mümkün olmamaya başlamasına sebep olmuş. Daha sonra 1964’te en büyük köy olan (O dönem Türkiye’nin de en büyük köyü) Dereköy’ün yakınına açık cezaevi kurulmuş, bazı mahkumlar adalı halkı korkutmaya başlamış. Bazı faili meçhul cinayet olayları olmuş, tacizler olmuş. Rum okulları kapatılmış, sadece Türkçe eğitime izin verilmeye başlanmış. “Adalılardan her şeyi alın ama eğitimi alırsanız, onlar gider.” Kıbrıs Barış Harekatı sürecinde de adalı halka uygulanan baskı ve eritme politikasıyla Rumlar, dünyanın dört bir yanına göç etmiş, Yunanistan’a gitmiş. Bu dönemde Yunanistan da adalı halka vize vermiyormuş, kaçak yollarla gidenler olmuş. İki ananın reddettiği evlatları olarak tanımlıyor kendilerini adalı halk. Yunanistan’da da Türkiye’den geldikleri için adalı halka güven olmamış, şiveleri farklı olduğu için fark ediliyorlarmış. Adalıların tabiriyle İmroz’dan sonra onların bir vatanı olmamış. Kitaptaki herkes bazı Türklerin onlara yardım ettiğinden bazısınınsa kötülük ettiğinden bahsediyor.
Ancak kitapta dikkatimi çeken şey bu olayların geçtiği dönemdeki bazı hükümetler kötülenirken bazılarının “suçlandığı” iddia ediliyor ancak iki hükümet de benzer politikalar uygulamış adaya. Bu da bana kitabın bir propaganda ürünü olabileceğini düşündürdü. Ancak adaya yapılanlar, benim de büyüklerimden dinlediğim acı gerçekler… Çünkü babaannem İmrozlu bir Rumdur, politikanın parçası olan askeriyeye dedem ilk görev yeri olarak gider ve böylece tanışırlar.
Kendim de yurtdışına göçtükten sonra göçmek hakkında okumak, izlemek daha fazla ilgimi çeker oldu. Aslında göç konusuna çok uzak bir aileden de gelmiyorum. “Muhacir” diye adlandırılan bir ailem var ve tüm hayatım boyunca devlet memurluğunun getirdiği yurt içinde göçü de tecrübe etmiş birisiyim.
Ancak son dönemlerde tüm dünyada artan göç dalgası, savaşlar, potansiyel savaşlar, göç karşıtı politikalar derken hep o ileriye gideceğini düşündüğümüz dünyanın aslında geriye gidebileceğini görmek benim bu konuya ilgimi daha çok artırdı. Açıkçası hakkında hiçbir şey bilmeden aldım bu kitabı. Erkek arkadaşımın doğum yeri olan ve benim de 20 yıldan daha uzun zaman önce seyahat ettiğim, hakkında da kardeşi Bozcaada’ya kıyasla neredeyse hiçbir şey bilinmeyen Gökçeada için bir kitap yazılmış olması ilgimi çekmişti.
Kitap hakkında kişisel yorumlarıma girmek istemiyorum çünkü okurken çok zorlandım ancak bunu yazabilirim sanırım. Yazarı Serdar Korucu’nun giriş yazısından sonra içinde Patrik Bartholomeos’un da olduğu 28 Gökçeadalı’nın hikayelerini kendi ağızlarından okuyoruz aslında. Sonrasında da Serdar beyin kısa bir son söz bölümü var.
Hayat hikayelerini ve anıları okuyunca anlatıcıların içtenliği çok açık hissediliyor, bazılarının kırgınlığı çok belli iken bazılar hayata ve günümüze daha olumlu bakmış yaşadıklarına rağmen. Ben gerçek hayat hikayeleri severim, o yüzden bu 28 Gökçeadalı’nın hikayelerini de zorlanarak da olsa severek okudum. Serdar Beyin önsözü için aynı şeyi pek söyleyemeyeceğim. Olaylar hakkında ön bilgi vermesi iyi olsa da yazdıkları ve üslubu bana biraz fazla sert geldi.
Kitaptaki adalıların en genci 60lı yaşlarında. Anlattıkları hikayelerin çoğu da tabi yaklaşık 50-60 sene öncesinde geçiyor ağırlıkla. O nedenle herkeste olduğu gibi gençliğe, çocukluğa duyulan özlemi, eskiden herkesin birbirine duyduğu güveni, küçük yerde yaşama ve bunların getirdiklerini de açıkça hissettiriyor. Kitapta Yorgo Ksinos “Bir Türk’e üzüntümü, yaşadıklarımı anlatmak istiyorum. Bunları bilmek Türklere de gerekli.” demiş. Kendine kesinlikle katılmakla beraber aynı şeyi tüm taraflar için de isterim ben de. Haklısının olmadığı savaşlarda yaşananları bilmek, sebebi kim olursa olsun savaşa etkisi olan herkese ders olsa keşke.
Röportajlar başarılı, bireysel yaşananlara üzülmemek mümkün değil. Okunmalı. Yazarın, neredeyse kendi her cümlesine referans arayan/veren tarzını pek sevemedim, o tarzda metin her türlü propagandaya alet olabilir: nereye çekersen oraya tadında. Özetle, yazar bence klasik Türk aydını, objektif olmak prim yapmaz çünkü.
Kitap daha önce İmroz’da yaşayanların röportajlarından oluşuyor, ve bize ada yaşamı ile ilgili birinci ağızdan detaylı bilgiler veriyor. Yer yer gözlerim dolarak okumakla birlikte göçmenliği iliklerine kadar bilen bir ailenin ferdi olarak özlemle dolu bir kitap diyebilirim.