Nâzım Hikmet’in çok güç koşullarda korunmuş, elden ele geçmiş, bazıları sağlığında basılamamış, bazıları özen gösterilmeden basılmış olan yapıtları, bu işe gönül vermiş eleştirmenlerin çabalarıyla, içerde ve dışarıda, yıllardır derlenip toparlanmaya çalışılmış, ama çeşitli nedenlerden kaynaklanan yanlışların, karışıklıkların, tutarsızlıkların bir türlü önü alınamamıştır.
Şimdi Adam Yayınları size Nâzım Hikmet’in yepyeni bir toplu yapıtlar derlemesini sunuyor.
Bu yolda daha önce yapılan bütün olumlu çalışmalar, Nâzım Hikmet’in kitaplarının ilk basımları, arkasında bıraktığı müsveddeler – mekanik yaklaşımlara düşmeden, durumlara, türlere göre ayrı değerlendirmelere gidilerek – büyük bir özen ve duyarlıkla yeniden gözden geçirilmiş, konunun uzmanı eleştirmenlerin özverili katkıları ve ortak çabalarıyla, sanatçının özellikleri, kendine özgü kullanımları gölgelenmeden, yanlışların düzeltilmesi, karışıklıkların, tutarsızlıkların giderilmesi sağlanmıştır.
Nazim Hikmet was born on January 15, 1902 in Salonika, Ottoman Empire (now Thessaloníki, Greece), where his father served in the Foreign Service. He was exposed to poetry at an early age through his artist mother and poet grandfather, and had his first poems published when he was seventeen.
Raised in Istanbul, Hikmet left Allied-occupied Turkey after the First World War and ended up in Moscow, where he attended the university and met writers and artists from all over the world. After the Turkish Independence in 1924 he returned to Turkey, but was soon arrested for working on a leftist magazine. He managed to escape to Russia, where he continued to write plays and poems.
In 1928 a general amnesty allowed Hikmet to return to Turkey, and during the next ten years he published nine books of poetry—five collections and four long poems—while working as a proofreader, journalist, scriptwriter, and translator. He left Turkey for the last time in 1951, after serving a lengthy jail sentence for his radical acts, and lived in the Soviet Union and eastern Europe, where he continued to work for the ideals of world Communism.
After receiving early recognition for his patriotic poems in syllabic meter, he came under the influence of the Russian Futurists in Moscow, and abandoned traditional forms while attempting to “depoetize” poetry.
Many of his works have been translated into English, including Human Landscapes from My Country: An Epic Novel in Verse (2009), Things I Didn’t Know I Loved (1975), The Day Before Tomorrow (1972), The Moscow Symphony (1970), and Selected Poems (1967). In 1936 he published Seyh Bedreddin destani (“The Epic of Shaykh Bedreddin”) and Memleketimden insan manzaralari (“Portraits of People from My Land”).
Hikmet died of a heart attack in Moscow in 1963. The first modern Turkish poet, he is recognized around the world as one of the great international poets of the twentieth century.
“Bizim avludan mı kalkacak cenazem? Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan? Asansöre sığmaz tabut, merdivenlerse daracık.
Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak, belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu, belki ıslak asfaltıyla yağmur. Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.
Kamyona, yerli gelenekle, yüzüm açık yükleneceksem, bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden : uğurdur. Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma, meraklıdır ölülere çocuklar.
Bakacak arkamdan mutfak penceremiz. Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla. Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar. Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize... (963 Nisan, Moskova)”(s.182)
Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak. Ceylanı kurtardım avcının elinden ama daha baygın yatar ayılamadı. Kopardım portakalı dalından ama kabuğu soyulamadı. Oldum yıldızlarla haşır neşir ama sayısı bir tamam sayılamadı. Kuyudan çektim suyu ama bardaklara konulamadı! Güller dizildi tepsiye ama taştan fincan oyulamadı. Sevdalara doyulamadı. Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak. (1959, Giderayak)
Berlin'de Astorya Lokantası'nda bir garson kız vardı, gümüş damlası gibi bir kız. Yüklü, ağır tepsilerin üstünden gülürnserdi bana. Yitirdiğim memleketin kızlarına benzerdi. Ama bilmem ki neden gözlerinin altı çürürdü kimi kere. Nasibolmadı baktığı masalara bir türlü oturamadım.
Bir gün bile oturmadı baktığım masalara. Yaşlı bir adamdı. Hastaydı da sanırsam, perhiz yemekleri yerdi. Yüzüme kederli kederli dalmayı bilir Almaınca bilmezdi ama. Üç ay, üç övün gelip gitti, sonra kayboldu. Belki memleketine dönmüş belki dönmeden ölmüştür. (1959, Astorya Lokantası)
Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey, iki gözünüzle bakarsınız, iki kurnaz, iki hayın, ve zeytini yağlı iki gözünüzle bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli ve topraklarına çiftliklerinizin ve çek defterinize. Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey, iki elinizle okşarsınız, iki tombul, iki ak, vıcık vıcık terli iki elinizle okşarsınız pomadalı saçlarınızı, dövizlerinizi, ve memelerini metreslerinizin. İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey, iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı, iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in, ve bütün kaygınız iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri halkın tekmesinden korumaktır. Benim gözlerimin ikisi de yok. Benim ellerimin ikisi de yok. Benim bacaklarımın ikisi de yok. Ben yokum. Beni, Üniversiteli yedek subayı, Kore'de harcadınız, Adnan Bey. Elleriniz itti beni ölüme, vıcık vıcık terli, tombul elleriniz. Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken çığlığımı duymamanız için kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip. Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey, ölüler otomobilden hızlı gider, kör gözlerim, kopuk ellerim, kesik bacaklarımla peşinizdeyim. Diyetimi istiyorum, Adnan Bey, göze göz, ele el, bacağa bacak, diyetimi istiyorum, alacağım da. (1959, Diyet, Korede ölen bir yedek subayımızın menderese söyledikleri)
Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli, belini sarmayalı, gözünün içinde durmayalı, aklının aydınlığına sorular sormayalı, dokunmayalı sıcaklığına karnının.
Yüz yıldır bekliyor beni bir şehirde bir kadın.
Aynı daldaydık, aynı daldaydık. Aynı daldan düşüp ayrıldık. Aramızda yüz yıllık zaman, yol yüz yıllık.
Yüz yıldır alacakaranlıkta koşuyorum ardından. (1959, Hasret)
Türküler söylendikçe Türk diliyle Seni seviyorum gülüm, dendikçe Türk diliyle Türk diliyle gülünüp Türk diliyle ağıtlar yakıldıkça, Adnan Bey, ben anılacağım, anılacak Türk diliyle size sövüşüm. Tarlalarımıza girmiş değil sizin gibisi yaban domuzunun. Şehrimiz görmüş değil yangının sizden kanlısını. Bir adınız var, Adnan Bey, adımıza benzeyen. Dilimiz kuruyor dilimizi konuştuğunuz için. Bitten, açlıktan, sıtmadan betersiniz. Yüz Türkiye olsa elinizden de gelse yüzünü de zincire vurur yüz kere satarsınız. Milletimin en talihsiz gecesi ana rahmine düştüğünüz gecedir. (1959, adnan bey)
Selanikli Osman Efendi keskin muhasebecilerdendi ama o da yanıldı ömründe bir kere yanlış bir tohum atıp rahm-i madere. Bu tohum dünyaya çıkıp insan biçimini aldıysa da, boyu da bir karış kaldıysa da, öyle haltlar yedi, öyle işler karıştırdı ki sövdüler kabrinde bile babası Osman Efendiye. Osman Efendi, Ahmet Emin adını takmıştı tohumuna, Ahmet Emin, Yalman'lığı kattı buna ve Ahmet Emin Yalman önce Alaman oldu sonra Amerikan. Ona göre her devirde, her zaman satılacak bir gazeteydi "vatan" ve hazret sattı vatanı. Hapse atacaklarmış Ahmet Emin Yalman'ı Amerikana yaranmaktaki rekabet yüzünden. Hapisteki hırsızlara acıyorum ben, ahlakları bozulacak Emin Beyle aynı damda yaşayarak ... (1959, ahmet emin yalman)
Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi geceleyin ateşler içinde uyanarak ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi, ağır posta paketini, neyin nesi belirsiz, telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi, seviyorum seni denizi uçakla ilk defa geçer gibi. İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık içimde kımıldanan bir şeyler gibi, seviyorum seni "Yaşıyoruz çok şükür!" der gibi. (1960, Seviyorum seni)
..... benden sonra ölmesi gerekenler benden önce ölüyor ne iştir büyük harpler yüzünden ölüm büsbütün şaşırdı sırayı .... (1962, Yılbaşı Ağacı)
...... Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan trnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hali. (1962, Vatan Haini)
..... Tahta, beton, teneke, toprak, saman damlarımızla iki milyardan artığız, kadın, erkek, çoluk çocuk. Ekmek hepimize yetmiyor, kitap da yetmiyor, ama keder dilediğin kadar, yorgunluk da göz alabildiğine. ..... (1962, Nerden Gelip Nereye Gidiyoruz)
Seydi Fakıllı köyünde kadınlar art arda dizilmiş su çekerler art arda bağlanmışlar bir tek ipe su çekerler gayya kuyusundan, su çeker taş devri kadınları otuz metre altından yerin. Güneş yağar toprak ölü su uyur otuz metre derinde karanlık ve çamurlu.
Kadınlar art arda bağlanmış bir tek iple su çekerler. Yorgunluk filân değil dışında yorgunluğun bu, kederin de, umutsuzluğun da , açlığın da, bilirim, bu kahrolası şeyin böylesini duymadılar insanlar insan öküzler öküz âletler âlet olalı beri.
Kımıl böcekleri tahılı yedi kahvenin önünde banka memurları toprak ölü su uyur otuz metre derinde ve çamurlu yıllık taksit 15 lira verilemedi. Seydi Fakıllı köyünde kadınlar su çeker gayya kuyusundan Uyan Anadolu’m uyan ölüm uykusundan.
Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak. Ceylanı kurtardım avcının elinden ama daha baygın yatar ayılamadı. Kopardım portakalı dalından ama kabuğu soyulamadı. Oldum yıldızlarla haşır neşir ama sayısı bir tamam sayılamadı. Kuyudan çektim suyu ama bardaklara konulamadı. Güller dizildi tepsiye ama taştan fincan oyulamadı. Sevdalara doyulamadı. Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak.
He used to live in Russia and Belarus. His poems like a bridge between two continents, also it was a love bridge to his russian wife. For everybody who fall in love on distance.
yıl 62 Mart 28 Pırağ-Berlin tireninde pencerenin yanındayım akşam oluyor dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim
toprağı severmişim meğer toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen ben sürmedim Pılatonik biricik sevdam da buymuş meğer
meğer ırmağı severmişim ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin ister uzasın göz alabildiğine dümdüz bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremiyeceksin bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa bilirim benden önce duyulmuş bu keder benden sonra da duyulacak benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere benden sonra da söylenecek gökyüzünü severmişim meğer kapalı olsun açık olsun Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gökkubbe hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın kulağıma sesler geliyor gökkubbeden değil meydan yerinden gardiyanlar birini dövüyor yine
ağaçları severmişim meğer çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Predelkino’da kışın çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi İzmir’in kavakları dökülür yaprakları bize de Çakıcı derler yar fidan boylum yakarız konakları Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına ucu işlemeli
yolları severmişim meğer asfaltını da Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e asıl adı Göktepe ili bir kapalı kutuda ikimiz dünya akıyor iki yandan dışarıda dilsiz uzak
hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım eşkıyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz yaylıda canımdan gayrı alacakları eşyam da yok ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır bunu bir kere daha yazdımdı çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöze gidiyorum ramazan gecesi önde körüklü kaat fener belki böyle bir şey olmadı belki bir yerlerde okudum sekiz yaşında bir oğlanın Karagöze gidişini ramazan gecesi İstanbul’da dedesinin elinden tutup dedesi fesli ve entarisinin üstüne samur yakalı kürkünü giymiş ve harem ağasının elinde fener ve benim içim içime sığmıyor sevinçten
çiçekler geldi aklıma her nedense gelincikler kaktüsler fulyalar İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı ağzı acıbadem kokuyor yaşım on yedi kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı çiçekleri severmişim meğer üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948 yıldızları hatırladım severmişim meğer ister aşağıdan yukarıya seyredip onları şaşıp kalayım ister uçayım yanıbaşlarında
kosmos adamlarına sorularım var çok daha iri iri mi gördüler yıldızları kara kadifede koskocaman cevahirler miydiler turuncuda kayısılar mı kibirleniyor mu insan yıldızlara biraz daha yaklaşınca renkli fotoğraflarını gördüm kosmosun Ogonyok dergisinde kızmayın ama dostlar non figüratif mi desek soyut mu desek işte o soydan yağlı boyalara benziyordu kimisi yani dehşetli figüratif ve somut insanın yüreği ağzına geliyor karşılarında sınırsızlığı onlar hasretimizin aklımızın ellerimizin onlara bakıp düşünebildim ölümü bile şu kadarcık keder duymadan kosmosu severmişim meğer
gözümün önüne kar yağışı geliyor ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de meğer kar yağışını severmişim
güneşi severmişim meğer şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar ama onun resmini sen öyle yapmıyacaksın
meğer denizi severmişim hem de nasıl ama Ayvazofski’nin denizleri bir yana
ayışığı geliyor aklıma en aygın baygını en yalancısı en küçük burjuvası severmişim yağmuru severmişim meğer ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın içinde ve çıkar yolculuğa haritada çizilmemiş bir memlekete gider yağmuru severmişim meğer
ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Pırağ-Berlin tireninde yanında pencerenin altıncı cıgaramı yaktığımdan mı bir teki ölümdür benim için Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye saçları saman sarısı kirpikleri mavi
zifiri karanlıkta gidiyor tiren zifiri karanlığı severmişim meğer kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften kıvılcımları severmişim meğer meğer ne çok şeyi severmişim de altmışımda farkına vardım bunun Pırağ-Berlin tireninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek
Kapayın pencereleri sımsıkı, çocukları sokaklara bırakmayın, yağmurlar ölüm taşıyor tohumlara, paslı yağmurlar yağıyor.
Yağmurları temizlemeli, yine gümüş gibi parlatmalı yağmurları, yağmurlar yine yalnız güneşi taşısın tohumlara, çocuklar yine koşabilsin yağmurların içinde, pencereleri yağmurlara açabilelim yine. (s. 187)
آیا انسان وطنش را می فروشد؟ آب و نانش را خوردید آیا در این دنیا عزیزتر از وطن هست؟ آقایان چگونه به این وطن رحم نکردید؟ پاره پاره اش کردند گیسوانش را گرفتند و کشیدند کشان کشان بردند و تقدیم کافر کردند آقایان، چگونه به این وطن رحم نکردید؟ دستها و پاها بسته در زنجیر، وطن، لخت و عور بر زمین افتاده و نشسته بر سینه اش گروهبان تکزاسی. آقایان چگونه به این وطن رحم نکردید؟ میرسد آنروز که چرخ بر مدار حق بگردد رسد آنروز که به حسابهای شما برسند میرسد آنروز که از شما بپرسند: آقایان چگونه به این وطن رحم نکردید؟
Nâzım Hikmet, 120 yaşında! Nâzım Hikmet'in "Bütün Eserleri"ni Yapı Kredi Kültür Yayınları yeniden yayınladı. "Şiirler 7-Son Şiirleri (1959-1963)", Nâzım Hikmet'in daha çok Moskova'da yazdığı şiirlerden oluşuyor. Nâzım Hikmet, son şiirlerinde, anlık duygularını, izlenimlerini, fikirlerini yansıtıyor. Nâzım Hikmet'in vefâtından önce son yıllarında neler hissettiğini, neler düşündüğünü okurlar, "Şiirler 7-Son Şiirleri (1959-1963)" kitabında okuyabilirler. Nâzım Hikmet, 1902 yılında Selânik'te doğduktan itibaren, dünya olaylarının çevresinde, etkisinde ya da hatta merkezinde yaşadığı deneyimlerle şiirler yazmıştı, 1914-1918 yıllarında dünyayı saran 1. Dünya Savaşı, 1919-1923 yıllarında Türkiye'de Ulusal Kurtuluş Savaşı, 1917 Sovyet Ekim Devrimi ile Sovyetler Birliği'nin kuruluş yılları, Nâzım Hikmet'in gençlik yıllarında katıldığı ya da izlediği olaylar, daha sonra 1925-1938 yıllarında İstanbul'da Nâzım Hikmet Cumhuriyet Devrimleri'ni izledi, Cumhuriyet Devrimleri'nin şiirde başlıca lideri oldu, serbest şiirin öncüsü oldu, 1938-1950 yıllarında 2. Dünya Savaşı'nı hapishane koğuşlarında izledi, savaşa katılmadı, ama, 1950 yılından itibaren yeniden dünya olayları ile daha doğrudan karşılaştı, 1951-1963 yıllarında dünyayı dolaştı, daha çok Sovyetler Birliği'nin başkenti Moskova'da yaşadı, 1951 yılında Dünya Barış Konseyi Nâzım Hikmet'e Dünya Barış Ödülü'nü verdi, Demokratik Almanya'nın başkenti Berlin'de Nâzım Hikmet Dünya Barış Ödülü'nü törenlerle aldı! Nâzım Hikmet, Sovyetler Birliği'nde Kruşçev liderliğindeki reformları izledi, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin konferanslarına katıldı, sürgündeki Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi'nde Üyelik yaptı, son şiirleri Nâzım Hikmet'in Sovyetler Birliği'ndeki yeniliklere bakışını da yansıtan şiirlerdir, okurlar Nâzım Hikmet'in dünyaya veda ederken yazdığı şiirlerle Sovyet şiirinin 1959-1963 yıllarındaki dünyayı kavrayışını da görebilirler!
“Düşlerin hızıyla aktım yanıp söndü parıltılar bir erik ağacı diktim yemişlerinden tattılar
Kederi sevdim iyi ki hele taşların denizin insanın gözündekini ve sevinmeyi ansızın
İyi ki sevdim yağmuru iyi ki yattım hapiste sevdim ulaşılmazları hasretlerimin hepsinde
İyi ki sevdim dönüşü”
Nâzım’ın 1959-1963 arasında yazdığı son şiirleri; biraz ölüme, biraz kosmosa, insanlara ve yeryüzü kardeşliğine gönderilen bir selam gibi. Biraz pişmanlık, biraz sevda, vatanını satana öfke. Havana’dan Moskova’ya Avrupa’dan Afrika’ya uzanan şiirlerle dolu sayfalar. Nâzım işte…
Bi memleketimden insan manzaralari degil acikcasi. Ondaki yogunlugu heyecani arayarak aldigim bir kitapti ancak bunda daha cok durgun yorulmus bir nazim hikmet gordum. Vatan haini siirini gorunce tamam dedim ancak yine ayni duraganlikla devam etti. Hayal kirikligina ugradim sairlerin yasam dongusunu hesaba katmadan kitap almamam konusunda bana bir ders oldu , yasliliklarinda verdikleri eserlerde baya o farki gozlemledim.
Hayatın ayrıntılarına çok sade bir dille dokunuyor. çok insalcıl. Edebi bir tarih dersi alıyorsunuz çoğu şiirinde. Şiir diyorum ama "yazdıklarım şiir olsun" kaygısı taşımıyor. Yazılarını edebi yapan; evrenselliği, zamansızlığı, herkesin hissedip de bu denli sade bir dille anlatamayacağı duygu selidir.
İhtiyarlık yalnızlık bir de ben bir de karasevda dördümüz konuşmadan yan yana yürüyoruz her birimiz tek başına yürüyor ama yan yanayız neler vermezdik işitmiyelim diye birbirimizin ayak sesini acıyoruz sövüyoruz birbirimize içimizden ama birbirimizi sevmiyoruz çünkü inanmıyoruz birbirimize
-Bir Şehirde Tıramvaylarla Yapılmış Gece Gezintileri Üstüne, 3 Eylül 1961.
Dürüst olmak gerekirse bu kitapta birkaç şiir dışındaki hiçbir şiiri bana dokunmadı, çoğunu atlaya atlaya okudum. Nazım Hikmet ile aramızda garip bir ilişki var. Çoğu şiirini, tarzını beğenmiyorum ama beğendiklerim de beni gerçekten çok derinden etkiliyor.
“iyi ki sevdim yağmuru iyi ki yattım hapiste sevdim ulaşılmazları hasretlerimin hepsinde”
bana verilmiş en güzel hediye. her satır bambaşka bir duygu, bir düşünce. bana gerçekten bir şeyler hissetirdi nazım hikmet’in bentleri. sanırım artık tanıdığım herkese öneririm bu kitabı.
Nazim Hikmet poeta turco de vida azarosa sabe plasmar y transmitir en sus poemas sentimientos, emociones, pasión por la vida, la colectiva y la cotidiana. debería ser más leído y sentido.
Nâzım Hikmet Ran'ın YKY'den (Yapı Kredi Yayınları) çıkmış şiir kitaplarının hepsini okumuştum, Şiirler 7 kitabı da onlardan biri, Şairin hayatına dair izlenimlerim az, ama şiir yönü, satırlarda haykıran yaşamlara olan izlenimim fazla. Şairin 1959-1963 yılları arası şiirlerini tek bir kitapta buluşmasını okuyabilmek güzeldi.
Son yıllarının hasret, kırıklık, devrim kokan şiirleri:
Üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan onlar olan değil olmasını istediklerimdi aramızda onlar ulaşılmaz dallarında duran hasretlerimdi onlar susuzluğumdu düşlerimin kuyusundan çekilmiş ışığa çizdiğim resimlerdi onlar
Üstümüze yazdıklarımın doğru hepsi güzelliğin yani bir yemiş sepeti yahut kır sofrası sensizliğim yani şehrin son köşesinde sokak feneri oluşum kıskanışım seni yani gözüm bağlı koşuşum geceleyin tirenlerin arasında bahtiyarlığım yani bentlerini yıkıp akan güneşli ırmak Üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan Üstümüze yazdıklarımın doğru hepsi
This entire review has been hidden because of spoilers.