Bu kitaptaki öykülerimden birkaçını 12 Mart döneminde Mamak Askeri Cezaevi'ndeyken yazmıştım. Cezaevinden bir yolunu bulup gönderdiğim o öyküler, Yeni Dergi'de yayımlanma olanağı bulamadı. Sonra A Dergisi'ndeki arkadaşlarım o öyküleri Yeni Dergi'den alıp kendi dergilerinde ardı ardına yayımladılar. Tutukluluk dönemi bitince, yeni öykülerle Kanayan'ı oluşturdum. Sanırım, Kanayan da, Yaralısın da 12 Mart'ta oluşmuş kitaplar arasında ilk yayımlananlardı. Her iki kitabım da pek çok eleştiri aldı. Ne yazık ki yapılan bütün övgüler de, bütün yergiler de güncellik açısından ve politik yönden yapıldı. Her iki kitabımın da, güncel ve politik birer yazı değil de, birer edebiyat yapıtı oluşları gözlerden kaçtı. Oysa ben bu kitaplarımda, diyelim çevirilip dünyanın bir başka ucunda bile okunsa, okuyanın yüreğinde insancıl ve sanatsal sarsıntılar yaratabilmeyi de amaçlamıştım.
Erdal Öz (26 Mart 1935 - 6 Mayıs 2006), Türk yazar ve yayıncısı.
1935'te Sivas'ın Yıldızeli ilçesinde doğdu. 1953'te Tokat Lisesi'ni bitirdi. 1969'da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Türk Dil Kurumu Yayın Kolu’nda görev aldı. Türk Sinematek Derneği Ankara Şubesi'nde çalıştı.
12 Mart 1971 sonrasında üç kez tutuklandı. Yargılama sonucu aklandı. Tutuklu olduğu sürede Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan gibi devrimci gençlerle tanıştı ve onların öykülerini yazdı.
Cem Yayınevi’nin çocuk kitapları dizisini yönetti. 1980 yılında Can Yayınları'nı kurdu.
Edebiyat yaşamına şiirle girdi. Rasgele isimli ilk şiiri İstanbul’daki Kaynak dergisinde 1952'de yayınlandı. Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Varlık, Yenilik, Yeditepe, Pazar Postası, a, Değişim, Emek, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerde şiirlerinin yanı sıra öykü ve eleştirileri de yayınlandı. "a" dergisinin kurucuları arasında yer aldı.
Eserlerinde toplum yaşamının bireylerin iç dünyasına etkilerini duygusal bir üslupla yansıttı. 1970 sonrasında toplumsal gerçekçi çizgiye yöneldi. 12 Mart döneminde hukuk dışı uygulamalarla karşılaşan tutukluların yaşamlarından yalın kesitler verdi. Baskı karşısında bireylerin yalnızlığını, direncini, umudunu etkin bir duyarlılıkla işledi.
Öz, uzun süredir tedavi gördüğü hastanede, yakalandığı akciğer kanseri hastalığından kurtulamayarak 6 Mayıs 2006 günü saat 17:22'de hayata gözlerini yumdu.
“ılık bir nisan gecesinde gitti. yukarı çıktığımda, bıraktığı yanar sigarası, küllüğün kıyısında upuzun tütüyordu. çayı bardağında yarım kalmıştı. yandı durdu sigarası, yandı durdu, upuzun bir küle dönüştü, bölündü kül, kırılıp dağıldı küllüğün ortasında...”
Erdal Öz'ün, Türkiye'nin en çok okunan yazarlarından biri olduğuna eminim. "Kalbi solda atan", kendini solcu sayan, sosyalizme inanan kim olursa olsun, Erdal Öz'ün Gülünün Solduğu Akşam kitabını okumuştur mutlaka.
O kitabında 12 Mart muhtırası sonrasındaki sıkıyönetimde yakalanan, işkencelerden geçirilen, yargılanan, mahkum olan, idam edilen gençlerin; Deniz Gezmiş'in, Hüseyin İnan'ın, Yusuf Aslan'ın ve onlar gibi pek çok gencin gerçek hikayeleri anlatılır. İdama giderken Deniz'in hissettikleri bir gazetecinin kaleme aldığı röporajlar gibi okura sunulur.
Ama bence Erdal Öz'ü büyük bir edebiyatçı yapan, aynı yıllarda, aynı olayları, bir yazar olarka kurguladığı karakterlerle anlattığı öyküler, romanlardır. Kanayan o öykülerin bir araya geldiği bir kitap.
Yaralısın romanında kullanacağı ikinci tekil kişi anlatımını galiba ilk kez kağıda geçirdiği "Taş" öyküsü ile başlıyor kitap. Gencecik insanlar biraraya gelip inandığı sloganları attığı, talepte bulunduğu için sokaklarda kurşunlanır, karanlık hücrelerde işkence görürken, kendi bencil kişiliğinden ödün vermeyen toplumun küçük burjuva kesimlerini çok sert bir taş ile yerle bir ediyor bu öyküsünde Erdal Öz.
Onu "Ernesto" isimli ikinci öyküsü izliyor. Che'nin Bolivya'da CIA destekli hükümet güçlerince yakalanıp öldürülmesini anlatan birinci bölümün ardından Orhan Duru'nun bir öyküsü ile güçlü bir şekilde hesaplaşıyor Erdal Öz.
"Kurt", "Güvercin" ve "Sığırcıklar" öyküleri suçu devlete muhalif olmak olanların 12 mart faşizminin karanlık günlerinde gördüğü işkencelere zamansız ve mekansız bir ayna tutuyor. Gördüğü işkencelere değil kendi tutuklanınca hastalanıp ölen Kurt isimli köpeğine ağlayan genç işçi/sendikacı İsa ile biz de gözyaşlarını koyuveriyoruz okurken. Tabutluktan çıkarılıp tek kişilik bir hücreye konan genç adam ile demir parmaklıklı pencereden içeri yanlışlıkla giren güvercin için çırpınıp duruyoruz. Kentin dev ağaçlarında duran sığırcıkların bir bıçak gibi aralarına dalacak çaylakları çaresizce beklemesi gibi, hücrelerinde işkencecilerin gelmesini bekleyenlerden biri oluveriyoruz...
Kitaba ismini veren "Kanayan" ise bambaşka bir perspektif veriyor bize. Gerillaya katılmaya karar veren bir gencin annesi ve babasının ağzından yaşadıkları bir tiyatro oyunu gibi, bir sohbet gibi karşımıza çıkıyor. Bir babanın, bir ananın oğlu için duyduğu kaygının, "sağ yakalanınca sevindim ama arkadaşlarının ölü bedenlerini düşününce bencilliğimden kahroldum" diyen bir annenin ızdırabını bize de yaşatıyor Erdal Öz.
İşte bu nedenle, anlattığı karakterlerin duygularını okuruna hissetirdiği için Erdal Öz gerçek bir edebiyatçı.
Edebi tabuları yıkmak ve kral çıplak demek için çıktık bu yola. İsmet Özel’in dediği gibi, “Kazandım nefretini fahişelerin, lanet ediyor bana bakireler de.” Olsun. Derdimiz Türk Edebiyatı ve bu yolda twit atan da twit yiyen de şereflidir. Fakat bu defa, bu kral, yani #erdalöz çıplak değil. #kanayan onun en iyi kitabı mıdır bilmiyorum, benim okuduğum ilk kitabı. Lisede solcu kızlar elden ele geçirirlerdi Erdal Öz kitaplarını. Onlar değer verdiğine göre çok da değerli olamaz diye düşünürdüm ama elbette bu bir düşünce değil. Solcu romantizmi, sağcı ya da islamcı romantizmi gibi, sanatı aşağı çeken bir unsur olarak beni Erdal Öz’den uzak tutmaya devam etti liseden sonra da. Onda da tecessüm ettiğine şahit olduğum, bir ülkü çevresinde toplaşmaya, kalabalık bir tek yumruğa, aynı ezgiyle hoplayıp aynı düdük sesiyle oturan o organizmaya dönüşüme dair o şey, bilmem artık yay burcu olmamdan mıdır nedir, bünyemde buz gibi soğuma etkisi yaratarak onu okumama engel olmuş idi. Kısaca. Peki Kanayan’da bu ideolojik laylaylom yok mu? Var. Var amma Erdal Öz de iyi bir yazar. Bir şey anlatmaya niyetlendiği zaman, kelimeler hızla aradan çekilip güçlü, sinematografik sahnelerle baş başa bırakıyor okuru. Aksiyon aktarımlarında başarılı. Bugün yaşasa, muhtemelen başka bir tarzda, yine best-seller olurdu. Dili israf etmiyor, kelimelerin hepsi bir yere bağlı ve dekoratif olmaktan başka meziyetleri de var. Gorki ekolünün yalın insan gerçekliğini ve sınıfsal bilincini, şiirsel bir dille buluşturmuş. Yetenekli ve dürüst bir yazar. Acının ve bilincin aktarımı yoluyla sınıf şuuru kazandırma misyonu, martir demeyi tercih ettiği şehit kültü yaratma vazifesi onu kolaycılığa sevk etmemiş. O kuşağı derinden yaralayan darbe ve cezaevi gerçekliği eserine damga vurmuş haliyle. Fakat bu noktada, sanatın çok içeriden değil, biraz uzaktan ve soğumuş halde icra edilmesi gerektiğini düşündüğüm için, bu ekolle yolum çok sık kesişmeyecektir yine de. Bir diğer hoşluk, Ernesto öyküsünde karşıma çıktı. İlk kısımda kendi öyküsünü yazan Öz, ikinci kısımda Orhan Duru’nun Ernesto öyküsüyle alay eder. İtalik kısımlarda parçalar aldığı Duru’nun öyküsü, şaklabanca bir mizah girişimi midir yoksa o efsaneyi yerelleştirme teşebbüsü mü, anlamadım. Fakat Öz’ün bu çabadan hoşlanmadığı görülüyor. Edebi dedikodu mahiyetinde hoşuma gitti. Bundan önce Orhan Duru’yu okuyup beğenmemiştim. Öz de sanıyorum benimle aynı fikirde. Son söz: Maalesef şunu beyan etmek zorundayım. Erdal Öz abartılmış bir balon değildir. İyi bir yazardır.
Yanlış hatırlamıyorsam Gülünün Solduğu Akşam'da şöyle bir anekdot vardı. Deniz Gezmiş aynı cezaevinde kaldığı Erdal Öz'ün yanına geliyordu ve ona Ernesto öyküsünü çok beğendiğini, boku bokuna ölüp gitmeden önce kendi hikayelerinin de yazılması gerektiğini ve bunu yapacak kişinin de Erdal Öz olduğunu söylüyordu. Deniz Gezmiş'e "bizi sen yazacaksın" dedirten öykü bu kitapta olunca Kanayan'ı daha fazla bekletmek istemedim..
Kitaptaki ilk öykü Taş adlı bir hikaye. Yazarın Yaralısın romanından önce ikinci tekil şahıs anlatım biçimini denediği bir öykü. Bu tür anlatım biçimini Perec'in Uyuyan Adam romanını okurken de sevmiştim. Yine sevdim. Okuru hikayenin içine sokan etkili bir anlatıcı türü olduğu düşüncesindeyim.
İkinci öykü Ernesto. İki bölümden oluşan bir öykü. Özellikle ikinci bölümü çok ilgi çekiciydi. Dinlerin olduğu kadar ideolojilerin de dokunulmazlarının olduğunu düşündüğümüzde ideolojik bağnazlıktan uzak şekilde sosyalist bir yazarın sosyalist bir ikonu şathiyevari bir üslupla yazınına taşımasını çok değerli buldum..
Kurt, Güvercin, Sığırcıklar ve Kanayan öyküleri ise baskı-direniş çatışmasının ortasından bize küçük ve dokunaklı kesitler sunan toplumsal ve gerçekçi öykülerdi..
Hikâye içinde roman, romanın içinde bir önceki romandan bir hikaye yazılan müthiş bir edebi zekânın ürünü. Kanayan'da hikayesini çok iyi bildiğimiz biriyle bizi önce tanıştırıp, sonra bildiğimiz hikayenin sonuna karşı çıkıp onu ölümden kurtarıyor Erdal Öz. Tüm bir kitabı yutkunamayarak okutup sonunda nefes aldırıyor. İyi ki tanışığız
Erdal Öz dili tartışmasız çok iyi kullanmış, akıcı, sıkmadan, boğmadan, konunun ağırlığı bile yormuyor sizi. Acılarıyla, hüzünleriyle 70'ler. Bir Ana-babanın duygularını anlatan Kanayan beğendiğim öyküsü...
Lise zamanlarımda Erdal Öz'den Yaralısın kitabını okumuştum. Pek bir şey hatırlamıyorum o okuma ile ilgili. Sadece yazım dilinden çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Yıllar sonra bir başka kitabını daha okumak istedim. Acaba dili hatırladığım kadar iyi miydi diye. Ve anladım ki, Öz'ün yazım dili hatırladığımdan da daha iyi. Çok sevdim. Erdal Öz kitabı okumak çok büyük bir keyifti.