Adı Yerküre olan bir gezegen. En büyük kara parçası sayılan Anakara'da farklı yerlerden farklı nedenlerle Odragend'e varmak üzere yola çıkan gezginler. Elli yıl sonra yurduna dönen bir bilge şair. Yıllarca evinden hiç çıkmadan yaşadıktan sonra, çıraklarıyla birlikte kendisini yollara vuran bir şiir filozofu. Yalnızca şairleri öldüren bir katilin izini süren atlı polis ve yardımcısı.
Yol boyu içinden geçtikleri yerler, yaşamlar. Surlarında şiir bayrakları dalgalanan şehirler. Kanatları göğün gizemlerini birbirine bağlayan kuşlar. Sayıların, sözcüklerin, şifrelerin ardında ömür tüketen matematikçiler, dilciler, sözlükçüler, şairler... İnsanların ruhlarını sağaltan rüya terbiyecileri.
Batı'nın modern çağ fantazi romanlarıyla Doğu'nun Binbir Gece Masalları'nın özgün bir bileşimi. Tabiata, emeğe ve şiire bir övgü.
21 Nisan 1955 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Mardinli bir ailenin çocuğudur. Babası avukat İsmail Mungan, annesi Habibe Mungan'dır. İlk, orta ve lise yılları Mardin'de geçti; Mardin Lisesi'nden mezun oldu. Mardin eserlerinde sıkça kullandığı mekanlardan birisi oldu. Bu çevrenin taşıdığı farklı kültürel yapıyı, insan olgusunu eserlerine başarılı bir şekilde yansıttı. Yazar, 1972'de Ankara'ya yerleşti. Lisans ve yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde tamamladıktan sonra başladığı doktora çalışmasını yarım bıraktı, Ankara Devlet Tiyatroları’nda altı yıl, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda üç yıl dramaturg olarak çalıştı. Gazete ve dergilerdeki ilk yazılarını 1975’te yayımlayan Mungan; yazı hayatı boyunca şiir, öykü, roman, deneme, tiyatro oyunu, sinema yazısı, senaryo, masal, şarkı sözü gibi farklı türlere ait eserler verdi.
Gönül isterdi ki Gamenn ve Köezey’le tozanlı bir günışığı altında oturalım. İçim yoğun bir söz verme isteğiyle dolu, daha doğrusu and içme! Kapattığım son sayfa, okuduğum son cümle sanki vaadli bir mühür oldu: Yeryüzü adaletin yüzü oluncaya dek! Terazinin sessizliğine bırakılmayan bir adaletin andı! ... Ertesi sabah. Kalkıp neredeyse kendi film setimi kuracak kadar canlı bir okuma oldu. Biri diğerine sebep iki duygu yakamı bırakmadı. Merak ve sıkılma. Bir çocuğun coşkulu merakıyla sayfaları çevirirken yerküreye, şiire, insana dair bilgelikle söylenmiş sözler sıkılmama sebep oldu. Çünkü ben de, Odragend’e On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri’ne gitmek için yola düşmüştüm. Latife yaptığım gözden kaçmasın lütfen, oyunun en güzel yerinde akşam yemeğine çağrılan çocuk gibi hissettim çünkü:) Kendi kabına sığmazken engel gibi gelen nasihatler gibi düşünün. Kendime rağmen, anlatı o kadar sabırlı ve zengindi ki hiç bir satırını, kelimesini de sindirerek okumadan geçemedim. Durdum ve binbir çeşit büyülü ağaç,çiçek isimlerini sanki görecekmişim gibi defterime yazdım. ‘Her bir yerin gökyüzünü birbirine bağlayan kuşlarla’ kanat çırptım; seslerini kulaklarımda hayal ettim. Şehirden şehire kâh yürüyerek kâh süslü posta arabalarıyla arkama hiç bakmadan tozu dumana kattım. Anlam arayışından bunaldığımda uzanıp toprağı dinledim ve bir armağan gibi gelen rüyasız uykulardan ‘yumuşak,dingin ve toy’ uyandım. O anlık buluşma anında da gözyaşlarımı tutamadım... .... Söz sahibi olsam lisenin son iki yılında Şairin Romanı okunacak derdim. Okuyan son yılında kendisi yazacak kitabın düşündürdüklerini, hayâl ettirdiklerini. .... ‘Zamandan yazı, yazıdan zaman’ yaratan, emek emek işleyen Murathan Mungan’a ‘yürek dolgunluğuyla’ çok teşekkür ediyorum.
mungan'ın kitapları içinde ayrı bi' yere konulası, bi' başka sevilesi, ara ara karıştırılası ve bi' zaman tekrar okunası hissiyle son sayfayı çevirdiğim, en çok zaman kurgusunu sevdiğim kitap..
fazla uzun olması, ilk kısımları ile okuyucunun sabrını sınaması, yer yer başka kitaplardan, yazarlardan fazlaca tanıdık gelen bölümleri, bi' dolu didaktik tespitlerden bahsedilebilir; hatta bazı okuyucular bundan hiç hoşlanmayabilir.. neticede okuma şahs-a münhasır, dolayısıyla subjektif bir deneyimdir..
mungan bu kitap için "eğer otuz yıllık bir yazar olarak sizde bir hakkım varsa, ilk yüz sayfaya kadar okumanızı rica ediyorum." demiş; aklında, listesinde olanlar yazara kulak versin derim..
Az karakterli, çok kişili; az aksiyonlu, çok olaylı; sürekli hikmet yumurtlamaya çalışan, hepsi de Murathan Mungan'ın ağzından konuşan bir takım sözde bilgeler, bol bol sıfat ve zarf, fantastik olmaya çalışan isim kalabalığı, metinlerarası gönderme olacak diye sağa sola yamalı bohça telmihler....Sona doğru polisiye kurgu var da biraz akıyor, gereksiz bir kitap bence, şiir hakkında da çok az şey söylüyor, Mungan'ın şiir anlayışı buysa (ki bu) çok beylik. Velhasıl çok vaktiniz yoksa, Mungan külliyatı meraklısı değilseniz, okumayın gitsin. Şairin Romanı değil bu Murathan Mungan'ın hayat ve sanat hakkındaki bilgelik sandığı bir takım müphem kanaatlerin romanı.
Gerçekten usta işi bir kurgu. Çok güzel harmanlanmış, ağır ağır ama kendinden emin adımlarla ilerleyen bir roman. Şairin hakkı şaire; ancak bu kez yazara.
Önce şahsi bir saflığımızı paylaşarak başlayayım. Bazı kitap severler, loş bir odada rahat bir koltuğun uykulu salınımının bedenini teslim almasını bekleyerek okur. Bazısı ise masa başında ve Google’ın engin malûmat denizine ayaklarını sallandırarak. Fakir ikinci nesilden olduğundan romanın başlangıcında geçen tanımadığı her kelime ile karşılaştığında Google denizine dalmaya çalışmış; ancak neredeyse her seferinde sığ suya balıklama atlayanların boyun travması ile ödüllendirilmiştir.
Epeyi sefer, ‘yeni bir kelime’ öğrendim dur bakalım bunu günlük dilimin hangi köşesine yerleştirebileceğim diyerek, yan oturduğum koltuktan klavyeye uzandığımda ilgisiz sitelere gönderen sonuçlar karşısında, sigara yakmak ya da masaya bulaşmış fincan dibi lekelerini parmak ucu ile silmek suretiyle aldığım molalara hayal kırıklığımı görmezden gelmeye çalıştım: Simis kalem (s.23), lohuma (s.43), Taoma domuzu / derisi (s. 36), Ruvaş çayı (s. 46), Darokran hasırı (s. 47), Yeşilsuotu, Kızılsuotu (s.49), Nohmaran Yıldızı (50), Adakkuşu (s. 55) ve benzeri daha pek çok kelime aslında romanın kendi dilinde cismini bulmuş kelimeler. Heybeye birkaç kıymetli kelime atacağım hevesi ile bunlar üzerinde bir miktar zaman kaybetmişim.
Roman, 1995 2010 gibi geniş bir dilimde yazıldığından olsa gerek bölümler arasında iklim değişikliğine bünyemin intibak etmesi kolay olmadı. Kimi yerlerde araya çok uzun zamanların ve mekânların girdiğine hükmettim. Uzunca süre yazarın alâkasını bekleyen metin, kimi zaman yazara küsmüş, ona örtünmüş. Kimi zaman da onun mesaisine talip olduğunu ağlamış, haykırmış. Yazar bazı an bunu duymuş, bazı an duymamış.
Biraz okur hafiyeliği yaparak tespitlerden bazılarını paylaşmak isterim. Kitap sayfa numaralarını, bölümleri takip eden bir kronolojik zaman zincirinde yazılmamış. Bazı bölümler Ankara’da Ayrancı semtinde (“Şairin Gölgesi ve özellikle Agabu ile Zeheyra’nın hikayesi –s.249-257-, Şairin Oyunu), bazı bölümler Cihangir’de bir caféde dikkat dağıtıcı bir gürültü eşliğinde yazılmış sanki. Bandag’ın, orta sınıf kadınların Facebook status paylaşımlarına yakışır hikmetleri ile Moottah’ın İzcinin El Kitabı’na yakışacak türden tabiat övgülerinde bu duyguyu yaşamamak elde değil. Kimi yerlerde üslupçuluğun aceleye geldiği izlenimini benim gibi sıradan bir okura daha vehmettirecek cümlelerle karşılaştım. (Örneğin “kovanından boşalmış arılar gibi iniyordu iri yağmur taneleri” s.204- arılar ölü değillerse yağmur tanesi gibi yerçekimine teslim olmazlar, bu doğuda da batıda da aynı sanırım).
“Yolcular dağılmış meyve sepetlerinden saçılan sevinçli elmalar gibi dökülüyorlar gemiden aşağı” (s.19);
“Biliyor ki ölmekten korkmayanlara yaşlılık kullanışlı bir özgürlük duygusu sağlar…” (s.20)
Saf edebiyat rayihalı bu cümlelerle, önceki Mungan metinlerinde karşılaşmış olduğumu düşünüyorum. İçimdeki hafiyelik dürtüsüne bir de bekâret takıntısı eklenirse romanla samimi bir ilişki kurmanın olanaksızlaşacağını fark edip; bu türden bir tekerrürün, olsa olsa okura katkı olacağına karar verdim. Aynı hafiyenin, Randall Wallace’ın Minority Repot’udan romana sızmış olan (yaratıcı ve romanın bütünü ile tam bir doku uyuşması içindeki) rüya havuzu’nda keyiflice oyun oynadığını da itiraf edeyim.
Okurun zihninde Anakara’ya ilişkin görsel ve sosyal referanslar oluşturma gayreti ile yazar, ya oyunbazlığın savurganlığı ile ya da on beş yıla yayılan dikkatin seyrelmesi ile canlandıracağımız görüntüye odaklanmamızı zorlaştırıyor: Ankara, yakınımızda Doğuda bir yerde mi (Sartap, İran’da vali), Batıda bir yerde mi (berberlere özgü, dükkanların girişinde kırmızı beyaz helezonların döndüğü dekoratif) yoksa Çin’de mi (yer yer isimler ve Terracotta’yı –kilden asker heykelleri- çağrıştıran paragraflar). Bunun bir önemi var mı? Tabi ki yok. Ancak atla seyahat edilen ve güvercinle haber uçurulan bir dönemde, su altı balesinin dev akvaryumlardan izlenebildiğini fark ettiğinizde içinizdeki Sherlock Holmes edebiyle dursa Watson durmuyor.
Romanın birinci yarısında (bu sayfa sayısının yarısı değil) yoğun bir “sırseverlik” hakim. Tabiata ilişkin her varoluş bir sırrın gölgesine sığınmış ve biz (faniler) o gizemin keşfini değil neredeyse daha da koyulaşıp yoğunlaşarak bizi boğacağı anın hazzı ile çaresizliğimizi kutsuyoruz. “Gerçeklik asla bütün sırlarını ele vermez… sen gerçeklikten payına düşeni kurtarmalısın (s.162)” türünden içerik olarak cılız, mütevekkil, kaderci ve boynu bükük bir Anakara (Doğu) bilgeliğini telkin ediyor. Bu telkin, bazı gazetecileri zihinsel olarak yorgun oldukları bir okuma döneminde romanın Sufizm ile bağlantısını kurmaya zorlayabilir. Ya da okurun zekâsını zorladığını düşündürtebilir! (Belki de gazete yöneticilerinin röportaja muhabir gönderirken önce yazara hayran olma eğiliminin olup olmadığın tetkik etmeleri gerek.)
Doğuda mukim bilgelikten nasibini almamış; kavramaya değil, dergâhta çorba kaynatmaya yazmış bir “sır severlik/ gizem müptelalığı” yaygın bir toplumsal miyopluğu hepimize kazandırma çalışıyor. Sekiz on yıldır (siyasi konjonktürdeki tesadüfe tebessüm etmek keşke mümkün olsaydı) yazın dünyasında patlama yapan sır fetişizmi, Milli Kütüphane’nin raflarını neredeyse bir mercimek büyüklüğündedeki hafıza çiplerine sığdırıma aşamasına gelmiş bir dünyada zorlama oluyor. Bu gizemci gevezelik neticede bize acz duygusu aşılamaya çalışıyor ve bununlabarışmak mümkün görünmüyor. Bilgelik her şeyi bilmek değil, bilmediğimiz şeylerin sezgisine sahip olmak ve bunu bir terbiyeye tahvil ederek susmayı öğrenmektir. Tam da bu noktada susmak gerek. Hatta belki daha öncesinde gerekirdi.
Bu romanı diğer dillere çevirmek ne kadar zor. Belki bunun için en kullanışlı yol sinemayı kullanmak olurdu. Romanın senaryoya dönüşüp beyaz perdeye yansıdığı halini düşlüyorum. Müzik, Ömer Faruk Tekbilek. Yasnura’yı ben oynamak isterdim, ne de olsa adaş sayılırız.
Gece geç bir vakitte, Lelalu ile Vylea’nın aşkının anlatıldığı (s.382-4) bölümü bir şair kuyusu bulup kuyunun karanlığına okudum. Kuyunun karanlığından çatallı bir zenci sesi şarkı söyleyerek karşılık verdi: “ what a munganful world!”.
Gözümüz, yazarın alt dudağının çukurundaki gölgeye sığınmış, gümüşi üçgen kanatlı kelebeğe takılı, eğilerek saygıyla selamlayalım. Eline sağlık usta. Güzel adamsın.
Murathan Mungan ayrı bir dünya yaratmak için epey çaba sarf etmiş ve ortaya çok katmanlı bir kitap çıkmış. Aslında başlarken heyecanlıydım ve çok beğeneceğimi düşünmüştüm ama beklediğim kadar akıcı değildi. Söylenebilecek bir ton şey var. Lisedeki ben okusaydı eminim bayılırdı, üniversitedeki ben için aynı şeyi söyleyemiyorum maalesef.
Hem bir fantastik kurgu, hem bir polisiye, hem de bir yol romanı. Mungan bu kitapta ayrıca yaşlılığı, yüzleşmeyi,kendinden kaçmayı, kendiyle karşılaşmayı aynı anda anlatmı. Hikayenin geçtiği yerküreyi hayal gücünün en güzel renkleri, adları, lezzetleriyle donatmış.Çok sevdim. Sığınak gibi bir kitap.
Murathan Mungan’ın son kitabı Şairin Romanı'nı maalesef bitirdim. Maalesef diyorum, çünkü bitmesin diye kitabı usul usul, azar azar okudum. Romanın sonunda “1995-2010” ibaresi yer alıyor. Kitabın yazımı 15 yıl sürmüş. Tarihleri görür görmez düşündüğüm ilk şey her bir gününe değmiş oldu. Çok uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir roman olmamıştı. Bu romanın Türkçe yazılmış olmasının büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Kitap, konusunun yanında anlatımı ve diliyle de beni büyüledi. Bir çok paragraftan sonra kendimi budur işte derken buldum.
“Gemann, sabah, tam hesapladığı gibi gün doğarken giriyor Kohragandt’a. Bütün şehir uykudayken. En sevdiği şey buydu. Bir şehre uyurken girmek… Sokaklar henüz akmaya başlamamış, gündeliğin dağınık hikayeleriyle meydanlar kalabalıklaşmamış, hayat tekrarlar ve rastlantılarla saçaklanmamışken. Pazarlara tezgahlar kurulmamış, balkonlara çamaşırlar asılmamışken. Şehir henüz sessizliğin elindeyken. Sabah nemiyle kabaran saksı çiçeklerinin, balkon arsızı gür sarmaşıkların kokusunun ortalığı sardığı, şehrin sarısabır rengi taş döşeli sokaklarında, atının usul ve kendinden emin adımlarıyla Güvenlik Merkezi’ne doğru ilerlerken, burayı hep sevmiş olduğunu düşünüyor. Ekmek fırınlarından yükselen günün ilk ekmeğinin buğusu hayatın başladığını söylüyor ona. Her şehrin ekmek kokusu farklıdır; biliyor. “
Kitabın konusuna gelince;
Ünü okyanuslar ötesine ulaşmış, şair Bendag’dan hiç kimse 50 yıldır haber almamıştır. Bu süre zarfında Anakara’da insanlar çok sevdikleri şairlerinin öldüğüne inanırlar. Bendag ise geride bıraktığı bu elli yılda, değişik kimliklerle Yerküre’yi dolaşmış ve izini bilerek ve isteyerek kaybettirmiştir. Bunca yıl sonra, ölmek için, tekrar Anakara’ya, doğduğu topraklara geri dönmüştür. Bendag, elli yıl önce, beklendiği halde gitmeyip, kayıplara karışmayı tercih ettiği Odragend’deki On Üç Dolunaylı Yıl şenliklerine, elli yıl sonra başka bir kimlikle gitmek üzere, gemiden karaya ayak bastığı Makrakamash şehrinden yola çıkar. Yüz yaşına yaklaşmış olmasına karşın, vücudu o uzun deniz yolculuğuna dayanmıştır. Öyleyse Odragend’e kadar olan yolu da aşmayı başaracaktır.
Usta şiir filozofu Moottah, Cadebra’da ki evinde geçirdiği 20 yıllık inziva, okuma, düşünme ve demlenme döneminden sonra, yanına 2 çift ikizin birer tekleri olan 10 yaşlarındaki Zeey ile Tagan’ı da alarak, Anakara’yı bir baştan bir başa geçecek, yolu üzerindeki şehir ve kasabalarda şiir ve hayat üzerine kutlu dersler verecektir. Onun amacı da yolculuğun sonunda On Üç Dolunaylı Yıl Şenliklerine katılmaktır. İlk toplantısında yaptığı konuşmasında iyi şiiri; “Şairin ayakları doğduğu topraklara sağlam basarken, sözlerini bütün Yerküre ’ye söyleyebilmelidir. Bazı çiçeklerin varlıklarını yalnızca yetiştikleri iklime borçlanmış olmaları elbette onların güzelliğini azaltmaz, ama başka iklimlerde yaşayamamaları varlıklarını eksiltir. Yalnızca kendi toprağında okunur, okunabilir olmak, iyi şiire yetmez. İyi şiir, doğduğu toprağın iklimini başka iklimlere dönüştürebilme gücüne, yeteneğine sahip olmalıdır. Şiir doğduğu yerlerin sesi, kokusudur. Kendi güneşini, kendi rüzgarını, kendi yağmurunu her yere taşır. Hem de gittiği yerin güneşi, rüzgarı yağmuru olur. İyi şiir tıpkı bir çömlek gibi, vücut bulduğu toprağını başka diyarlara taşıyabilmeli, oralarda da kullanabilmelidir. Gündeliğin yalınlığında unutmayın: Şiir kullanışlı bir şeydir. Bir eşya gibi kullanışlı bir şey.” diye açıklayan Moottah, yolculuğu boyunca, gittiği her yerde şiiri, yazıyı ve sanatı dinleyenlerine anlatırken, iki küçük çırağını da hayatla tanıştıracaktır.
Ayrıca şairlerin hedef alındığı saldırılarda biri ya da birileri kurbanlarını vahşice katletmektedir. Katilin elinden bir tek son kurban şair Dehamar sağ olarak kurtulmayı başarmıştır. Katilin izini ise atlı polis Gamenn sürmektedir. Yeni şiirlerini tanıtacak olan Dehamar da, katilin şenliklere katılacağını düşünen Gamenn de On Üç Dolunaylı Yıl Şenliklerinin yapılacağı Odragend’e doğru yol almaktadır.
Odregend’e doğru yol alanlar bu kadarla sınırlı değildir. Haritacı Kaa, Matematik bilimci Okhanyus, Gamenn’in kabullenmekte zorlandığı yardımcısı. Her birinin kendi yol hikayesi vardır ve her hikaye bize Anakara’nın ve Yerküre’nin nasıl bir yer olduğunu farklı yönlerden açıklar.
Murathan Mungan’ın kurguladığı dünyaya ve medeniyete gelince; Yerküre sahip olduğu fiziksel özellikleriyle (dağlar, gökyüzü, deniz, ırmaklar) Dünya’ya çok fazla benziyor. Bitki örtüsü, hayvanlar yer yer benzerlik gösterse de burada ki hayatın dünyadan farklı olduğunu görüyoruz. Ve insanlar, belki de yazarının gönlünden geçen dileği olarak, bizden daha uzun yaşıyorlar.
Gezegenlerimiz benzese de Anakara’da kurulu medeniyet bizimkinden çok farklı. Teknolojik gelişmelerin, makinelerin, motorlu araçların olmadığı, dolayısıyla günümüzde kullandığımız anlamda iletişimin olmadığı dünyada yolculuk ve yol kavramına, bizim dünyamızdakinden daha farklı anlamlar yüklenmiş. Teknoloji olmadığı için, emek çok önemli. Dolayısıyla, emeğe ve insana saygı var. Şiirde, sanatta ve her şeyde usta çırak ilişkisi var. Teknolojinin gücü olmadığı için, insanlar doğayla savaşmak, ona kafa tutmak yerine, onunla barışık yaşama yolunu seçmişler.
Ve bence romanın fantastik olan esas kısmı da, Yerküre’de şiire ve şairlere verilen önem, sanata gösterilen özen. Şehirlerin surlarına, üzerinde şiirler yazılı büyük flamalar asılıyor. Şehrin şairleri için, şiirlerini surlarda dalgalandırmak bir onur meselesi. Hatta şiir, düğün hediyesi olarak, geline sunulabiliyor. Herkesin şair olmak istediği, ancak şair olamayanların başka bir şey olmak zorunda kaldığı bir medeniyet. Pagan geleneklerinin hakim olduğu, kadınların saygı gördüğü, değer verildiği hatta mistik anlamlar yüklendiği bir toplum. Ve hep şiir. Şiir savaşta bile var.
Eski zamanlarda şair kavimleri içinde birbirine düşman birçok kavim bulunurdu. Birbirlerinin kelimelerini öldürürlerdi. Birbirlerini kelimelerle öldürürlerdi. Sonra yetinmezler, meydan savaşlarında birbirlerine cana susamış çala kılıçlarla saldırır, yağlı palalar sallar: gözlerini bile kırpmadan düşman bellediklerinin gövdelerinden havanın boşluğuna imzasını kanla attıkları kelleler, bacaklar, kollar koparıp alırlardı. Savaş meydanlarında öldüren, katilden saymazdı kendini. Başkalarının gözünde de katil sayılmazdı. ‘Meydana çıkmanın hukuku’ diye bakarlardı ovalarda üst üste yığılan ölülere. ‘Kanın şiiri’ diye bakarlardı ovanın kızıl kırmızısına… Cenk şairi olmaya karar verdiğinde mürekkebin kan olur Serhanas. Kelimelerin kan olur. İçin buna hazır mı? Kendi kanını seyreltmeden, başkasının kanını akıtabilir misin?
Kitabı okurken en çok Bendag’ın şiirlerini merak ettim. Çünkü kitapta;
“Herkes söylerdi: “Bendag’ın şiirlerinde ışığın geçişlerini görmek mümkündür. Doğadaki kadar apaçıktır bu. An ertelenir. Bütün şiirlerinde an ertelenir. Böylelikle zaman sonsuzlaştırılır. Bunu yapan ışığın hızıdır. Işığı evcilleştirmeden kendinin kılmayı başarır.”
diye anlatıyor Bendag’ın şiirlerini. Kafamda içinde ışık olan şiiri canlandırmaya çalıştım. Sanırım okuyan herkes de aynısını yaptı. Herkes kendi ışıklı şiirini hayal etti.
Murathan Mungan bize upuzun bir romanla, Anakara’nın büyüleyici şiirlerini anlatmış. Kendisine teşekkürü borç biliyorum.
Not: Kitapda inanılmaz çarpıcı bir zaman kurgusu var. Sırf bunun için bile okumaya değer.
This entire review has been hidden because of spoilers.
2011 yılında basıldığında büyük bir heyecanla aldığım kitabı okuyamamıştım. 9 yıl sonra yazarı çok sevdiğim için yeniden elime aldım. Hikayeye ancak 200 lü sayfalar itibariyle tutunabildim. İlerleyen sayfalarda bazen hikayeden koptuğum yerler olsa da sonraki akış okuyanı içine çekiyor. Beklenmedik, şaşırtan bir sonu var.
Çoğunluğun aksine Şairin Romanı'nın harika, muhteşem ya da mükemmel olduğunu düşünmüyorum. Türk edebiyatındaki kimi romana göre daha şiirsel, daha farklı olduğunu kabul ediyorum fakat bazı betimlemelerin kitabın sürükleyiciliğini engellediğini, hikayenin akışını bozduğunu da söylemem gerek.
Bu kitaba yeni başlayanlara tek bir tavsiyem var, o da mutlaka başından itibaren karşılaştıkları her karakterin ismini ve yanına da karakterin ayırıcı özelliklerini not düşmeleri. Hayali bir dünyada, yazarın kendi bulduğu, dolayısıyla daha önce hiç duyulmamış isimleri akılda tutmak gerkçekten çok zor.
Şairin Romanı, sabit bir hızda gidip kimi yerde hızlanan bir araba gibi aslında. Kitabı elimden bırakamadım su gibi akıp gitti diyemem ama okurken bunalıp kenara da atmadım, sonraki sayfalar için merakım sürdü hep.
ne diyebilirim ki...şair olup kelimeleri uçurtma iplerine sicimlemek isterdim..belki de Tagan'ı yad etmiş olurdum böylece..şiir gibi bir roman, roman gibi bir şiir olmalı "Şairin Romanı"..Bir yandan Umbero Eco'dan "Gülün Adı"nı anımsatıyor okurken, öte yandan "Inception"'un sığ derinliklerine bağlanıyor başta sarkıttığım o simli ip..o uçurtma salınıyor gökyüzünde, kuşlara meydan okuyor, en sonunda da kendi bağlandığı yerde çözümleniveriyor..
15 senede yazılan bir kitabı, 2 ayda okumak sanırım hızlı bile sayılır..... Sindire sindire, hakkını vere vere yavaş oku derim, ama arada boşluklar bırakırsan karakterleri, isimleri hatırlamak çok zor oluyor çünkü Mungan bu (tuğla gibi, bir de küçük fontla basmışlar) romanda tamamen fantastik bir dünya kurmuş.. Hikaye akıcı, karakterler ilginç, fantazi unsurları çok iyi kavrıyor insanı amaaa, açıkcası ya zılış, editleme biraz eksik kalmış. Sanki kitabı okumamış editör, bir cümle ...yor ile, ikinci cümle ...di ile farklı zaman kullanımları okuyucuyu - beni en azından - çok rahatsız ediyor. Yine de (şairi ve) yazarı sevdiğimden, kitabını da severek okudum. K'nın totosu konusunu açmıyorum :))) Fantastik roman yarım sayfa için fantaxi romana döndü orada. Birkaç alıntı: 'Yalnızca kendi toprağında okunur, okunabilir olmak, iyi şiire yetmez.' 'Geleceğimizi yapan şey, yazgımızdan, bize tanınan olanaklardan, karşımıza çıkan fırsatlardan çok, ruhumuzun şiiridir. Bizde olan bir şeydir.' 'Hiçbir şey yarım kalmaz merak etme. Bir gün bir tamamlayan çıkar mutlaka. Yalnız bu kişi oğlun olmayabilir. Bazen hiç tanımadığımız biri çıkar, kaldığımız yerden sürdürerek bizi, evladımız olur.' 'Anlamaya çalışmaktan vazgeçmeden yaşamı kabullenmek; belki de asıl başarılması gereken budur.' 'Hayat boştur çocuğum. Sen bir an önce onu kendi anlamlarınla doldurup güzelleştirmeye bak! Ömrünü ancak böyle hayat yapabilirsin.' 'Mutlu musunuz peki? Huzurluyum. Mutluluk benim için bir zaman önemli bir kavram olmadı. Daha çok bir rastlantı gibi yaşadım mutluluğu. Kısa anların hediyesi gibi.' 'Babasını özlediğini hissetti. Ölmüş birini özler gibi değil, nicedir dönmesini beklediği çok uzaktaki birini özler gibi…'
Bitmesin diye ağır ağır okuduğum, bitti diye çok büyük boşluğa düştüğüm, beğenmekten öte içinde kaybolmak istediğim, bir yazarın nasıl olup da bu kadar ince ince yazabildiğini de çözemediğim, bayıldığım kitap.. bu kitabı okuyanı severim, okuyup seveni ayrı bi severim artık.. "karar vermeden önce üstünden bir rüya zamanı geçsin!"
Romanı çok beğendim. Ütopik bir dünya tahayyül ediyorsunuz başta, şairlerin diyarına yolculuk başlıyor, sonra iktidar ve güç ilişkilerinin gölgesi burayı da karartıyor. Murathan Mungan'ın akıcı dili, hikaye örgüsünü başarıyla kurgulaması okumak için yeterli sebeplerden.
Her zamanki şiirsel bir anlatımla çok yaratıcı tasvirlere,karakterlere rağmen bir yere gelince yoruyor,alışılmadık isimleri akılda tutmak zorlaşıyor.Fazla masalsı olması ilgiyi kaybettiriyor. Beşyüz seksen sayfalık kitabı elde tutmak da kolay değil,iki cilt olsaymış keşke.Yine de kafa dağıtmak için iyidir,okunur derim.
Olağandışı bir roman. Kesinlikle hemen edinin ve okuyun. Sadece yazarın değil, genel anlamda Türk edebiyatının şaheserlerinden birisi diyorum ben bu yapıt için.
"Geleceğimizi yapan şey, yazgımızdan, bize tanınan olanaklardan, karşımıza çıkan fırsatlardan çok, ruhumuzun şiiridir. Bizde olan bir şeydir. Anlıyor musun?"
Bugün bitirdiğim "Şairin romanı" için çelişik duygular içerisindeyim. "Ne yazsa okunur" dediğim Murathan Mungan'ın sözü ve betimlemeyi 582 sayfa sürdürmesine dil uzatabilecekken, edebiyatın sonuç değil ama yolculuğun kendisi olduğunu kendime hatırlatarak, müthiş kurgusuna şapka çıkarmalı diye düşünüyorum. Sizi bilmem, fakat vakit geldi; bir sonraki yolculuğum "şairin kuyusu"na olmalı!
Kalın bir Murathan Mungan kitabını 1 aydır elimde tutmanın tadını çıkarırken son 100 sayfaya geldiğimde,kitabı bitirmemek için panik yapıp bıraktım çünkü Mungan sizi önce kitabın içine çekiyor sona yaklaşınca kendini açığı vuruyor. Şaşkınlıktan kitabın nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. Kitabın içine anlamadan bu kadar girmişken hüzünle son sayfalarını okudum. Dinlenerek, özümseyerek ve yıllar sonra tekrar ele alınacak bir kitap, büyük ustaya çok selam olsun.
Insanoğlunun şiirin hüküm sürdüğü naif bir dünyayı bile kinle, kanla, öfke ile kirletebilmesinin hikayesi. Murathan Mungan'dan şiire yazılmış bir destan.
15 yıllık emek, kendini her sayfada belli ediyor. Her bir sayfasını, kelimesini sindirerek, bitmesini istemeyerek okudum.
Uzun zamandır böylesi bir kitaba denk gelmemiştim. Edebi gücüyle çarpan, silkeleyen bir kitap.
iyi ki yazıyorsun Murathan Mungan. iyi ki senin yaşadığın, yazdığın döneme denk geldim de bu satırları okuyorum. İyi ki!
Mungan'ın diğer romanlarında sevdiğim şiirli dili, yaratmaya çalıştığı bu evrende eğreti durmuş. Kitabın evreni de zayıf kalmış. Şiir üzerine çok fazla aforizma var ve bir yerden sonra açıkçası komik gelmeye başladı. Olay örgüsü de tatmin edici değildi.