Jack London’ın 1900 yılında yayımladığı Kurdun Oğlu adlı derlemenin içinde yer alan Bir Kuzey Macerası, Homeros’un Odysseia destanını andıran, zorlu engellerle dolu, çetin ve “dönüştürücü” bir yolculuğun hikâyesidir.
Aleut adalarındaki Akatan’da yaşayan kabile reisi Naass, evlendiği gün karısı Unga’yı denizden çıkıp gelen sarı saçlıbeyaz bir adama kaptırır. İki metreyi aşan boyuyla bir devi andıran, “tanrıların dünyanın ilk dönemlerindeki erkekleri örnek alarak kalıba döktükleri” bu adam, Unga’yı sırtına vurduğu gibi gemisine atlayıp oradan uzaklaşmıştır.
Naass intikamını almak üzere azılı düşmanının peşinden yollara düşer. Dünyayı dolaşıp bilgi ve görgüsünü artıracağı, macera dolu yıllar beklemektedir onu…
John Griffith Chaney, better known as Jack London, was an American novelist, journalist and activist. A pioneer of commercial fiction and American magazines, he was one of the first American authors to become an international celebrity and earn a large fortune from writing. He was also an innovator in the genre that would later become known as science fiction.
London was part of the radical literary group "The Crowd" in San Francisco and a passionate advocate of animal rights, workers’ rights and socialism. London wrote several works dealing with these topics, such as his dystopian novel The Iron Heel, his non-fiction exposé The People of the Abyss, War of the Classes, and Before Adam.
His most famous works include The Call of the Wild and White Fang, both set in Alaska and the Yukon during the Klondike Gold Rush, as well as the short stories "To Build a Fire", "An Odyssey of the North", and "Love of Life". He also wrote about the South Pacific in stories such as "The Pearls of Parlay" and "The Heathen".
Normalde Jack London okumayı çok severim ama bu kitabın ilk 15 sayfasında hiçbir şey kavrayamadım. 15. Sayfadan sonra asıl olay başladı ama kitap zaten 40 sayfa. Bir çırpıda da bitti.
Vahşetin çağrısı ile tanıdığım Jack London,’Bir kuzey macerası’nda kısa bir yok oluş hikayesi anlatıyor.Yazarın kendi yaşamından sunduğu gözlemler acı gerçekleri de belirginleştiriyor aslında.London,altına hücum-doğal kaynakların sonu gelmez bir hızla tüketilmesi,yerel halkların sömürülmesi,hayvan nesillerinin azaltılması-bitirilmesini de bu kısacık eserde gösteriyor.
Annemle rahmetli anneannem kendi aralarında hep İspanyolca konuşurdu. Hatta kendi küçük topluluğumuzun yaşlıları genelde böyleydi ve bir çocuk olarak genellikle herşeyi anlayabilir ancak konuşamazdınız. Dolayısıyla bir kalıp olarak aklımda kalan cümlelerden biri de bir başkası hakkında yanındakine dönüp "de qué esta hablando" idi ki bunu "ne konuşuyor bu be" veya "what is he/she talking about?" olarak düşünebiliriz.
Bir Kuzey Macerası'nı okurken tamamen bu şekilde hissettim.
Çeviriyi genel olarak beğendim ve sondaki notlar kesinlikle çok hoşuma gitti. Titiz bir çalışmanın ürünü ve her ne kadar kitabın sonuna gidip gelmek hikayenin akışını bozsa da bazı bilgiler açısından gerekliydi.
Yok ya ben kısa hikaye sevemiyorum, okuyamıyorum. Bana 1.000 sayfa fantastik verin başından kalkmadan okuyayım ama 50 sayfalık kısa öykü vermeyin.
jack london'ın aşina olduğumuz karlı, buzlu, puslu kuzey topraklarında geçen oldukça kısa, akıcı ancak bir o kadar da yoğun düşünceleri barındıran hikayesi.
bir yolculuğun insanın dönüşümü ve olgunlaşması üzerindeki etkisini tek bir karakterin perspektifinden değil bir çok karakterin bakış açısıyla aktarıldığını görüyoruz. uzun yolculukların insan değişimi üzerindeki etkisini hem naas'ın hem malemute kid'in hem de unga'nın gözünden görüyoruz. kitabın orjinal adının "an odyssey of the north" olması zaten bu konuda bize tüyo veriyor. 45-50 sayfada bu epik olguyu kusursuz bir şekilde aktarması ise gerçekten şaşırtıcı.
hikayeleştirilen ana olgunun dışında yapılan betimlemeler ise her london kitabında olduğu gibi hayranlık uyandırıcı. belki de daha kasvetli, daha sıkıntılı olmasını beklediğimiz -20, -30 hatta bazı zamanlar çok daha soğuk olan iklim durumu jack london tarafından adeta merak uyandıran, insanın içinde dayanılmaz bir görme, hissetme isteği yeşerten duygular açığa çıkarıyor. bugün george martin'in kuzey tasvirlerini yaparken jack london'dan ilham aldığını öğrendim. kendi kitaplarında en canlı tasvirlerin kuzey topraklarında geçen betimlemeler olduğunu kitapları okuyanlar bileceklerdir.
hikayenin sonunu ise jack london müthiş bir şekilde getiriyor. olayların geldiği nokta doğrultusunda tek bir cümleyle adalet kavramının anlamını okuyucularına sorgulatıyor. review yazarken quote paylaşmak çok adetim değildir ancak bu cümle uzun süre kafamda dönüp duracak:
"şşşt! aklımızın almayacağı bazı şeyler vardır. adalet duygumuzu aşan şeyler. bu işin doğrusunu yanlışını biz söyleyemeyiz, bizim yargımız burada işlemez."
«Ci sono cose più grandi della nostra saggezza, che vanno al di là della nostra giustizia.» Jack London nasce a San Francisco nel 1876. Nel 1897 si unisce ad un gruppo di cercatori d’oro in partenza per il Klondike. Un anno prima, la scoperta di alcuni giacimenti aveva dato il via alla corsa all’oro, immortalata ne La Febbre dell’oro di Chaplin. London rimane quasi un anno in quei territori, ma, a differenza di Paperone, non troverà una vena miracolosa e non diventerà ricco. Ma quella esperienza segnerà per sempre London, che ad essa si ispirerà per comporre Il richiamo della foresta (1903) e Zanna bianca (1906). Anche questo racconto è ambientato nel Klondike e si narra di Malemute Kid, personaggio autobiografico, e di “Ulisse” uno strano indiano, che a Malemute racconterà una “storia d’amore e di vendetta, di ostinazione e di sangue”. «There be things greater than our wisdom, beyond our justice. The right and the wrong of this we cannot say, and it is not for us to judge.»
Set during the Klondike Gold Rush, like several of Jack London’s stories including probably his two most famous; Call of the Wild and White Fang, The Odyssey of the North tells the tale of a Native retrieving his wife back from being stolen. The story was more than likely marketed as an adventure tale but like all of London’s work, if one only digs a bit deeper many other themes are present beyond that of simple entertainment. I would not classify this work as an entertainment or an adventure story simply because the action is all but limited and the brunt of the story is a long winded meandering dialog.
Jack London was a known socialist and sympathetic to Natives and understood imperialism and colonialism (although opposing imperialism and colonialism certainly does not make a person a socialist). Many of his stories speak of the plight of natives because of colonial actions and the Klondike Gold Rush was an apparent display of imperialism for the sake of riches. He wrote “adventure” stories but those where only the backdrop to his tales that held much deeper meanings.
More so than the adventure label London should be praised for his ability to describe and create an atmosphere. Reading London I could feel the cold of the Alaskan landscape and the desolation of limitless snow. His descriptions of his characters are top notch as well. Describing a large white man known as Alex Gunderson London say’s “a man such as the gods have almost forgotten how to fashion,” referring to his large and imposing status. He goes on to describe Gunderson as being crafted when the world was young and gods walked the earth, referencing mythology. The aspect of the story I found most interesting was the Stockholm Syndrome description of Naas’ wife not wanting to come back to him and fighting like a “she-cat” like on the night she was taken from him. The Odyssey of the North is a well written and engaging read. This story will not hold every person’s interest especially if they are looking for an adventure novel or quest or hero story.
Okuduğum her incelemede kitabın ilk 10-15 sayfasının karışık olduğu ve oradan sonra düzeldiğini okudum. Ben de buna katılıyorum. İlk 10-15 sayfayı biraz boş buldum fakat ondan sonra olaylar yavaş yavaş anlam kazanmaya başlıyor. Kitapta kendi hikayesini anlatan karakter Akatan'lı Naass adlı bir karakter. Kitap kısa olmasına rağmen oldukça ayrıntılı bir şekilde adeta Odysseus'un Kral Aeolus'a anlattığı gibi anlatmış hikayesini. Zaten kitap yolculuk teması açısından Odysseia'ya benzetilmiş hatta kitabın orjinal adı An Odyssey of the North. (Kuzeyde bir Odysseia=Macera) Hikaye anlatılan kısımları sevdim fakat kitabın sonu asıl güzel olan yerdi. Kısa öykülerde en önemli şey benim için sonudur ve London bu konuda oldukça başarılı. Fakat Naass'ın o kadar anlattığı şey biraz boşaymış gibi geliyor kitabın sonunda. "Eee bu kadar şey öğrendik ne oldu yani?"diye kalabiliyorsunuz. Hikaye sanırım bir derlemenin parçasıymış belki orada daha çok anlam ifade ediyor olabilir. (Kurdun Oğlu adlı bir derleme okumak isteyenlere.) Onun dışında çerez niyetine okunacak, kısa, eğlenceli ve çok zaman almayan güzel bir hikaye olmuş. Üzerine fazla konuşulacak bir şey olmadığı ve spoiler da vermek istemediğim için uzatmıyorum incelemeyi daha fazla.
İlk 15 sayfayı anlamadim ama sonrası bir çırpıda bitti zaten 40 sayfalık bir kitapti bir oturuşta bitirdim o yüzden. Bu yıl okuduğum 2.klasik kitap klasik kitaplarda yeniyim daha fazla okumalıyım kesinlikle
Ai confini del mondo Un racconto pregevole per la quantità di spunti e di livelli di lettura offerti da London: sarebbe certamente piaciuto a Michelino (Mari, per chi ha letto Tu, sanguinosa infanzia), per la freschezza della narrazione delle avventure e dei luoghi. Inoltre, poiché il protagonista vaga dall’Alaska, al Giappone e alla Russia orientale, mi ha suggerito vicinanze geografiche alle quali penso di rado, per via della lontananza culturale di questi paesi. Attraverso i personaggi, London espone un problema piuttosto moderno, quello dell’incontro dei popoli nativi che vivevano di caccia e pesca con gli uomini occidentali: incontro abbastanza distruttivo da tutti i punti di vista, perché i popoli cacciatori-raccoglitori non avevano anticorpi per difendersi dalle malattie degli occidentali, non erano in grado di gestire l’alcool, avevano diversa mentalità e livello di organizzazione. Vittime di questo incontro di civiltà sono il protagonista e la donna che ama: entrambi nativi americani delle isole Aleutine, lei viene rapita e lui la cerca per anni, coltivando l’idea del ritorno. Quando si incontrano e il piano potrebbe essere fattibile, il progetto di ritorno del cacciatore al luogo natio si scontra con la mente più lucida della donna, che ritiene impossibile il ritorno in un villaggio assediato dalla modernità, quando si è preso parte a un mondo più vasto, gli USA, l’Europa. Il confronto è distruttivo, il cacciatore ne esce sconfitto e confuso. Letto ai giorni nostri, fa impressione la naturalezza con la quale i cacciatori occidentali sterminavano centinaia di foche per la pregevole pelliccia e cani da slitta come pedine del risiko: barbarie. Sono particolarmente belle le pagine del protagonista che racconta di sé, dalla nascita all’adolescenza in questa terra ai confini del mondo.
2.okuyuşum / Naass'ın kadınının peşinden ve dünya etrafında geçen "odyssey"i etkileyici ve bir o kadar da efsanevi.
1.okuyuşum / Çok ağır bir başlangıç, akmaya başlayan bir hikaye ve tahmin edilmesi güç fantastik bir son. Bilmediğim coğrafyalar olduğu için çok sık çevirmen notlarına bakmak zorundaydım, ilk başta ağır geldi ama zamanla onlar bile hikayenin akışını bozamadı.
Jack London beschreibt die Landschaft und das Leben im späten 19. Jdh. so lebendig und packend, dass ich den Schnee förmlich spüren, die großen Wälder riechen und die Prärie vor mir sehen kann.
Ich besitze eine Version von gesammelten Werken von Jack London, die viele spannende Geschichten verspricht. https://amzn.to/2uxaZGx
Ben de ilk 15 sayfasında hiç bir şey anlayamayan kişilerdenim.
Sayfa 15'ten sonra hikaye anlaşılır olmaya ve içine çekmeye başlıyor ve 40 sayfa olduğu için bir çırpıda bitiyor.
Fakat 15'ten sonrasına da bayıldığımı söyleyemem.
Okuduğum ilk Jack London kitabı buydu fakat aranızda benim gibiler de varsa kesinlikle bu kitaptan başlamanızı önermem. Aksi halde yazardan soğuyabilirsiniz.
JL kalemiyle tanışmayı epeydir bekliyordum. Aslında ilk okumak istediğim Martin Eden kitabıydı ama bir yorumda yediğim spoiler yüzünden hala hafızamın silinmesini bekliyorum😁
Bir Kuzey Macerası benim için ilginç bir kitaptı. Karısı kaçırılan bir adamın onu ararken yaşadıkları ve bu deneyimlerin üzerinde oluşturduğu değişimler anlatılıyor. Sürükleyici bir kitaptı. Bir bakayım diye elime aldım ve uykum olduğu halde elimden bırakmadan bitirdim. Diyeceksiniz ya hu kitap 51 sayfa ama uykum gelirse hiç acımam arkadaşlar, yarın devam ederim der bırakırım genelde. O yüzden bu benim için önemli bir kriter.✋😁
Sevdiğim kitapları yorumlamayı pek beceremesem de sözün özü epeyce sevdim, size de tavsiye ederim.💙
Jack London’ın çevre betimlemelerinin enfes olduğu, kısmen mitolojiden beslenen bir öyküsü. Aksak başlasa da Naass’ın öyküsünü anlatmaya başlamasıyla öykü büyük ivme kazanıyor. Tek başına bir miktar dağınık olmasına rağmen Kurdun Oğlu derlemesi içinde okunduğunda, daha değerli ve bütünlüklü olduğunu düşünüyorum.
Kısa bir kitap evet, ilk 15 sayfada hiçbir şeyi oturtamıyorsunuz evet yine de benim gözümde okumaya değer bir kitaptı. Yarım saatinizi ayılabilirseniz tavsiye ederim.
Yine karda kışta geçen bir kitaptı. Bana okuduğum bir diğer kitabını, Ateş Yakmak’ı anımsattı. Kaçırılan eşini diyar diyar arayan bir adamı ele alıyor. İlk başta bu Divame adını verdiğimiz karakterin hikayesini okumuyoruz ama ana karakterimizin onunla tanışmasını okuyoruz. Kitabın başlarında olayı çözemedim çünkü çözmek zaman istiyor. Pat diye kendinizi olayın içinde buluyorsunuz o yüzden okudukça anlıyorsunuz bazı şeyleri. Güzel bir kitaptı ama artısız. O duyguyu pek hissedemedim çünkü. Sadece en sonda eserin sonunu okuduğumda birşeyler hissetmiştim. Kiyabı dikkatli okumama rağmen yine de anlamadığım yerler olmuştu. Bunlar yüzünden puan kırdım ama okunulabilir hoş kısa bir kitap.