(biyografi)
“Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olan sanatçı, edebi ününü şiirleri ve oyunları ile kazandı. Romantik akımın en tanınmış adları arasında yer aldı. Toplumsal sorunlar ve politikayla yakından ilgilendi, 1848 ayaklanmalarının ardından Kurucu Meclis’e katıldı, daha sonra milletvekilliği yaptı, l’Evénement adlı bir gazete çıkardı... Victor Hugo 1829 yılında yayımladığı Bir İdam Mahkumunun Son Günü adlı romanıyla idam cezasına taviz vermez bir tavırla karşı çıktı. Klasik edebiyatın şaheserleri arasında yer alan Notre-Dame’in Kamburu ve Sefiller adlı romanlarıyla dünya edebiyat tarihine geçti.”
Yazarın, bu romanı yazma gerekçelerinin anlatıldığı uzun bir girişle başlıyor kitabımız. Ölüm cezasının insanlık dışı olduğu fikrini, o yıllarda en sık uygulanan idam ceşidi olan giyotin üzerinden ele alıyor. Cezanın uygulanma şekli ile ilgili bir kaç korkunç örnekle, uygulamanın insanlık dışı yönünü ortaya koyarken, diğer ölüm cezası uygulamalarına da değiniyor kısaca. İnsanların suçlarından dolayı idamının vicdani, toplumsal, ailevi ve bireysel olarak neden yanlış olduğunu anlatırken, o zamanın iktidar sahiplerinin konuyla ilgili yanlı uygulamalarından bahsediyor. Toplumu da hem cezanın kalkması yönündeki duyarsızlığı hem de, infazlara gösterdikleri vahşi ilgiden dolayı eleştiriyor. Meramını anlatmak için de, idam sürecinin tüm aşamalarını bir mahkumun gözünden anlattığı bu kitabı yazıyor.
İşte bu girişten sonra, suçu ve kimliği belirsiz mahkumumuzun öyküsüne geçiyor kitap. Avukatıyla birlikte karar mahkemesinin yapıldığı güzel günün de etkisiyle ceza almayacağını düşünüyor baş kahramanımız. Hatta, avukatının en kötü kürek mahkumiyeti alabilecegi yönündeki sözlerine ölmeyi yeğleyeceğini söyleyerek cevap veriyor. Mahkeme başlayıp da altı hafta içinde idam etme kararı çıktığında yaşıyor ilk şokunu. Kafesli bir arabayla hapishaneye geçişi ve hücresine yerleşme süreci hayaldeymişcesine geçiyor. Hapishaneye girişinden idamına kadar olan süreçte, mahkumun beyninden geçenleri, yaşadığı bütün duygu değişimlerini tüm yalınlığıyla anlatıyor yazar.
Şöyle ki;
giyotin sehpasına kafasını yatırdıkları ana kadar taşıdığı affedilme umudunu,
kendi suçundan dolayı ileriki hayatında kızının yaşayacağı utançtan dolayı hissettiği üzüntüyü,
kendisinin suçu sabit olsa da, safi kötü olmadığı fikrini,
idam sırasında hissedeceklerini, başına gelecek şeyleri hayal ettiğinde içine çöreklenen korkuyu,
halkın kendi ölümünü bir gösteri mantığıyla izleyecek olmasına karşı hissettiği üzüntü ve kızgınlık ile, son anlarında yaşadığı panik ve korkuyu oldukça başarılı bir şekilde okura aktarıyor yazar.
Konusu gereği, oldukça dramatik, gerilimli ve kasvetli bir kitap çıkmış ortaya. Yani yazar, amacına ulaşmış anlatım olarak. Sonu baştan belli bir yolculuga çıktığımız bu kitap bana göre güzeldi. Duyguları güzel anlatmıştı yazar. Ama, herkese hitap eder mi bilemedim. Bu nedenle de bu konuya ve klasik kitaplara ilgi duyan 18 yaş üstü okurlara bu kitabı tavsiye ediyor keyifli okumalar diliyorum herkese.
Kitaplarla kalın.
(alıntı)
“İdam mahkûmu!
Tamam, neden olmasın? İnsanların, içinde işe yarayan tek şeyin şu cümle olduğu bir kitap okuduğumu hatırlıyorum, insanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkumdurlar. O halde durumumda nasıl bir değişiklik oldu ki?
Hakkımda verilen karar açıklandığından beri, uzun bir hayata hazırlanan kaç kişi öldü! Genç, özgür ve sağlıklıyken, kafamın Grève Meydanı’na düşeceği günü göreceklerini sanan kaç kişi benden önce öldü! Şu an açık havada özgürce nefes alıp veren, keyiflerince dolaşan kaç kişi benden önce ölecek!
Üstelik sürdüreceğim hayatın sona ermesinde üzüleceğim ne var ki? Kasvetli gün ışığı ve kürek cezasının kara ekmeği, içinde bir parça et bulunan yağsız çorba, eğitim almış biri olarak zindancıların, acımasız gardiyanların hakaretlerine maruz kalmak, konuşmaya ve cevap vermeye layık bir insanla karşılaşamamak, yaptığımı ve bana yapılacak olanları düşünerek hiç durmadan titremek: İşte celladın elimden alabileceği tek servetim bunlar.”
“Ölüm cezası!
İşte beş haftadan beri beni varlığıyla donduran, ağırlığıyla ezen bu tek düşünceyle yaşıyorum!
Eskiden, haftaların yıllar gibi geçtiğini hissettiğim için böyle diyorum, diğerleri gibi sıradan bir insandım. Her günün, her saatin, her dakikanın ayrı bir düşüncesi vardı; genç ve girişken zihnim beni eğlendirmek için bitmek tükenmek bilmeyen fantezilerini peş peşe, düzensizce önüme yuvarlamaktan keyif alır, hayatın o kaba ve ince kumaşını işlemelerle süslerdi...
Hayal gücüm hep bir şenliğin coşkusu içindeydi; istediğimi düşünebilmekte özgürdüm.
Şimdi tutsağım. Bedenim bir zindanda demirlere bağlı; zihnim korkunç, kanlı, karşı konulmaz bir düşüncenin esiri! Tek düşüncem, tek inancım, tek gerçekliğim var: Ölüm cezası!
Ne yaparsam yapayım hep orada, kurşundan bir külçeyi andıran, zihnimdeki her şeyi kovalayan, başımı çevirdiğimde da gözlerimi kapadığımda beni buz kesmiş elleriyle sarsan bu katlanılmaz düşünce hep yanı başımda, hep karşımda. Zihnimin ondan kaçmak istediği bin bir kılığa girip bana söylenen her söze korkunç bir nakarat gibi karışıyor, benimle birlikte zindanımın iğrenç parmaklıklarına yapışıyor, uyanıkken yakamı bırakmıyor, çırpınışlarla dolu uykumda beni gözleyip rüyalarıma bir bıçak şeklinde giriyor.
...bir sesin kulağıma – Ölüm Cezası sözlerini fısıldadığını duyar gibi oluyorum.”