İlk kez 1982'de yayımlanan Çocuktaki Bahçe, Sait Faik sonrası öykücülüğümüzün önemli adlarından, "İkinci Yeni'nin öyküdeki karşılığı" Feyyaz Kayacan'ın (1919- 1993) tek romanı.
Kayacan'ın öyküleri için Selim İleri şunları söylemişti: "İroninin yanı sıra şiir, şiirin yanı sıra handiyse tozlanmış bir maziperestlik ve o maziperestlikle için için fokurdayarak alay eden bir yenilikçilik: Feyyaz Kayacan'ın öykülerini ille özetlemek gerekirse, akla ilk gelen bunlar..." Bu saptamalar Çocuktaki Bahçe için de geçerli.
Ya da Feyyaz Kayacan'ın kendi sözleriyle: "Çocuktaki Bahçe iki yanlı bir roman. Bir yanı meddah, bir yanı Kafka. Bu iki öğe, durmadan yer değiştirmekte, birbirini etkilemekte."
Sait Faik sonrası öykücülüğümüzün en güçlü isimlerinden Feyyaz Kayacan, 1950’li yıllardan başlayarak ince zekâsı, dengeli ironisi, ifade özgünlüğü ile edebiyatımızda kendi özel yerini açmayı başarmıştı. Şiirde Can Yücel’in temsil ettiği cüretin öyküdeki karşılığı Feyyaz Kayacan’dı. 1993’te yitirdiğimiz bu usta, yapıtlarının kendisini gereğince tanıma olanağı bulamamış en genç kuşaklara ulaştığını ne yazık ki göremedi. Feyyaz Kayacan, Türk edebiyatının şen kirpisi.
Sait Faik sonrası Türk Öyküsü'nün ikinci yenisi kabul edilen Feyyaz Kayacan'ın ilk ve tek romanı. Ne kadar roman denilebilir ayrı bir konu ama bir çocuğun biriktirdiği anıların dışavurumu. Öykülerinin tavsiyesini aldığımda, hemen edinmek istedim. Uzun yıllardır tekrar baskıları yapılmamış kitapların ne yazık ki. Kütüphaneden ödünç aldığımda, iç kapağındaki nottan en son 2009 yılında ödünç alındığını öğrendim. Bir yanı meddah bir yanı Kafka diye tanımladığı romanında akıcı ve duru dili çoğu zaman mizah ve gerçeküstüyle içiçe geçmiş durumda. Otobiyografik ögelerin ağır bastığını düşünüyorum fakat internette unutulmaya o kadar yüz tutmuş ki yeterli kaynak dahi bulamadım. Umarım YKY yakın zamanda kitaplarını tekrar basar. Bence edebiyatımızda gözardı edilmemesi gereken bir yazar.
"Yeter, yeter artık," dedi Kelâm Bey bir gün, Abdülhak Hamid'in Makber'inden çıkmışa benzer bir sesle, "bitsin artık, sona ersin ıskartalık redingota düşkünlüğüm. Atayım sırtımdan şu elden düşme tantana kumaşını. Onu giyip tavla oynamak hilekârlıktır, ayıptır, zar tutmak kadar." Ve kulübenin yakınındaki sinsi kokulu manolya ağacının dalına astığı redingotu gazlıyarak ateşe verdi. Tantananın dumanları kokusu havada dağıldı. Redingotun yakılması, yeniçeri kışlasının kuşatılıp devrilmesi gibi bir olaydı Kelâm Bey için. İddiasız, püskülük bir ceket aldı Kelâm Bey bir eskiciden. Buruşukluklarını bir kömür-ütüsüyle giderdi. Kapağının altındaki dişlerle bir timsah başını andırdı ütü. "Isırma ceketimi," dedi Kelâm Bey." syf.140
Feyyaz Kayacan, tıpkı Kelâm Bey'in redingotunu yakması gibi, ağdalı dili yakıp sokağın dilini kalemine geçiriyor. Tabii biraz ütüleyip şekil veriyor o dile ama bu ütünün o dili ısırıp yok etmesine de izin vermiyor.
Ortaya bir konak ve etrafındaki insanların, tıpkı Tristram Shandy'deki gibi, trajikomik halleri çıkıyor. Shandy demişken buradaki çocuğun adı Feyzi, Kelâm Bey'in oğlu. Adı Feyyaz ile Shandy'nin harmanı gibi geldi bana.
Hâsılı kelam sevdim, bundan gayrı redingotunu yakan Kelâm Bey'i de savunacağız.
Deprem, yaşadığımız felaket sebebiyle yavaş yavaş sürüncemedeki kitaplarıma dönüyorum. Bir yanım Feyyaz Kayacan'ı bu kadar geç okuduğuna üzülüyor. Diğer tarafım ise "İyi ki geç okudum,"diyor. Keşke 4,5 yıldız verebilsem. Bu kesilmiş yarım puan "Çocukluktaki Bahçe"den çok Feyyaz Kayacan'ın herkesi kolaylıkla kapsamayan oyuncu dilinden, yazınından kaynaklanıyor. Yetkin, bol alt metinli, okuru çabaya sokan bir yapısı var. Ben bu tip metinleri, gittikçe anlatıya alışmayı, yazarla, karakterlerle onların lisanıyla içli dışlı olmayı seviyorum. Peki buna hazır olmayanlar ya da sevmeyenler? İşte bu kısım önemli. "Çocukluktaki Bahçe" isminin, anlatılan çocukluk ve oynanan arka bahçenin benim için ayrı bir yeri var. Yıllar farklı olsa da çok benzer bir bahçede büyüdüm. Fazla uzatmayayım; çok özel bir eser ama iyi bir okurluk gerekiyor. Peki o iyi okurluğu hak ediyor mu? Kesinlikle!
Bu kitabın bir roman olabilmesi için çok ciddi bir edisyon sürecinden geçmesi lazım bence. Çok kilit karakterlere sayfa bilmemkaça kadar değinilmiyor, sonra birden bire aslında karakterimiz için ne kadar önemli olduğu hatırlanıyor, düğümlere öyle bir çözüm sağlıyorlar ki insanın aklına deus ex machinalar filan geliyor. Ama aslında düğüm de var denemez, düğümsüzlüğün düğümü devinimsizliğin devinimi gibi bişiler.
Roman değil de bir hatırat olarak okunsa daha lezzetli olabilecek bir kitap, çünkü ben otobiyografik olduğunu düşündüm, Feyzi değil de Feyyaz Fatma Hümeyra değil de Fatma Ubeyde. Ama üstünkörü aramamda bu konunun da öyle ayan beyan belli edilmediğini gördüm.
Roman olarak üç puanı zar zor alır. Ama dildeki ustalık, konunun işlenişindeki samimiyet, ama Monşer Feyyaz Kayacan'ın olmasa da, küçüklüğü Feyzi'nin kalbimizde uyandıracağı merhamet vesilesiyle bir hatırat olarak, bu kitaba dört yıldız verebiliyorum.
Cemal Süreya'nın ''Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi ki sevmek'' dizeleriyle başlayan ufacık bir bölüm var kitapta. ''Yaşantılarını kepçe ile değil, bir ozanın dediği gibi kahve kaşığıyla sürdürüyorlar, ölçülüyorlardı. Sorun ölçüde değil, yaşamın kabına katılanda. Sorun tüketimde değil, soluğun içtenliğinde ve tohumunda. Bu insanların becerdikleri bir şey vardı: arkadaşlık, sevinç değiştokuşu, sıcaklık görgüsü. Ortaklaşa kutlarlardı otun gölgesini, yolun iletkenliğini.''
Feyyaz Kayacan’ın daha önce Deli Değilin Defteri adlı kitabını okumuş ve çok etkilenmiştim. Bu kitaba da bu yüzden yüksek bir beklentiyle başladım ve anlatı beklentilerimi katbekat karşıladı. Entelektüel düzeyimin üzerinde bir dil kullanmasına, asla kuramayacağım cümleler kurmasına ve üstelik bu cümlelerde anlamını bilmediğim kelimeler olmasına rağmen, okurken manayı kavradığımı görmek olağanüstü bir duyguydu. Hani bazen rüyalarda olur ya, bilmediğin bir dilde bülbül gibi konuştuğunu fark etmek ya da uçmayı bildiğine hayret etmek gibi... Final ise galiba şimdiye kadar okuduğum en iyi finallerden biriydi. Anlatının tüm detayları, finalle birlikte yeniden anlam kazanıyor. Okuma zevkine zarar vermemek için konuyu açmıyorum; okuyun ve kendiniz görün isterim. Hayret ve hayranlık uyandırıcı bir eser.
Ya duygulanacak yer arıyorum bu aralar kendi kendime ya da bu kitap gerçekten hüzün dolu. Bir çocukluk hikayesi, bir eski istanbul hikayesi. Rum, ermeni, arnavut, yahudi bir arada yaşıyor, çocuklar bir arada oynuyor, sanki her şey yerli yerindeymişti de sonradan kaybetmişiz bu yerindeliği.
Güzel bir anlatım, basmakalıp cümlelerden uzaklık ve nostalji.
Bana İlhan Berk'i çağrıştıran şiirsel bir dili var Feyyaz Kayacan'ın. Kitabın konusu da bana Ziya Osman Saba'nın Çocukluğum adlı şiirini hatırlattı. Kadıköy'de bir köşkte babasız büyümüş yazar çocukluk dünyasını olağanüstü bir dil ve gerçeklikle anlatıyor.