Mario Levi’nin 1990 yılı Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanan "Bir Şehre Gidememek" adlı öyküsünü içeren ve aynı adı taşıyan kitabı yeniden kitapçı raflarında yerini alıyor. Kitapta üç öykü ve onları birleştiren dördüncü öykü olarak nitelendirilebilecek anlatıcı ağzından bir metin yer alıyor. Levi’nin geçmişe yakın durduğu öyküler anlatıcının belleğinde ve kalbinde yer eden insanları anlatıyor: Gracinda, Tata Claire, Eşref Bey, Raşel, Mösyö Leibowitz, Sevil, Müesser Hanım ve başkaları... Geçmişten gelen biraz karanlık, biraz umutlu sesler... Kırık aşk hikâyeleri, değişen ve hızla bozulan bir kentin profili, azınlıkta ve yalnız kalanlar, özlemler, hüzünler... İnsanı anlatan sağlam ve birbirine yakın öyküler... Yazarın bu yeni basımı için yazdığı önsözde de belirttiği gibi birçok kişi için bir başucu kitabı haline geldi "Bir Şehre Gidememek". Levi’den okurlarına gönderilmiş hüzünlü, sararmış bir mektupla karşı karşıyayız... Yeni kuşaklar ve bu klasikleşmiş öykü kitabıyla tanışmamış olanlar için çok değerli ve geri çevrilemeyecek bir mektup...
Mario Levi was born in 1957 in Istanbul. He graduated from Saint Michel High School in 1975, from Istanbul University the Faculty of Literature French Language and Literature Department in 1980. His first articles were published in the newspaper "Şalom". These were followed by his other articles in the publication organs like "Cumhuriyet", "Stüdyo İmge", "Milliyet Sanat", "Gösteri", "Argos", "Gergedan", "Varlık".
His first published book is called "Jacques Brel: A Lonely Man" (1986). This book is a novelized version of his university graduation thesis. His first story book “Not Being Able to Go to a City" was published in 1990. This book having autobiographic qualities is like an account of the writer with both his loves, his childhood and pre-teen years. The book won the Haldun Taner Story Prize of the year. His second story book, "Madame Floridis May not Return" published in 1991, includes the people of Istanbul who have difficulty in adapting to the minority group and the society. In 1992, his first novel called “Our Best Love Story" was published. Then a long silence took place. His 800-page novel, "Istanbul Was a Fairy Tale", published in 1999, is the story of a Jewish family who lived in Istanbul between the 1920s and 1980s. The heroes of other minorities of the city are also seen in this novel.
Mario Levi, in addition to being a writer, was also a French teacher, an importer, a journalist, a radio programmer and a copywriter. He gave lectures at Yeditepe University. He also taught creative writing to the people who have set their hearts on trying to express their thoughts.
Acikcasi aldigi Haldun Taner odulu beni meraklandirmis ve bu kitabi almaya yonlendirmisti fakat tam istedigimi alamadim sanirim. Farkli kisilikleri ve karakterleri anlatmasi bakimindan ilgin ve degisik bir kitap. Biraz da hikayeler daha ic ice gecmis gibi olmasina ragmen sanki bilerek ayrilip en sonunda birlestirilmeye calisilmis Ikea urunleri gibi geldi bana. Biraz da huzunlu bir anlatimi ve bogucu bir akisi var. Yine de ifadeler, kelimelerin dizilisi ve akisi icin okunabilecek bir kitap.
Her zaman derim, kitabin okudungu yer ve zaman onemlidir diye belki de bu kitabi yanlis yerde yanlis zamanda okudum.
"Ama sonuç ne olursa olsun hep bir yerlerde kaldığımızı , kendi hayaletimizi kovaladığımızı ve tüm çabalarımıza karşın bireysel serüvenimizde sürekli olarak bir sürgünü ve tutsaklığı yaşamaya zorunlu olduğumuzu hiç unutmamamız gerekiyor..."
1990 yılında yayınlanan ilk ödüllü öykü kitabı olan ,Bir Şehre Gidememek otobiyografik özellikler taşıyor ... Kitap, yazarın hem aşkları, hem de çocukluk ve ilk gençlik yıllarıyla hesaplaşması tarzında bir hikaye şeklinde ilerliyor, lakin bu güzel altı çizilesi sözlerle dolu hikaye beni çok etkilemedi. Kısacası hikayenin içine bir türlü giremedim. Karakterin dertlerini kendi derdim edinemedim....
Bazı kitapları okumak için doğru zamanı bulmak gerektiğini düşünenlerdenim. Bir Şehre Gidememek'i de doğru zamanda okuduğumu ve bu sebeple çok sevdiğimi düşünüyorum. Kitaba başlarken tereddüt ediyordum; çünkü yorumların çoğu olumsuzdu. Lakin dediğim gibi bu kitabı kendi açımdan doğru bir zamanda, yavaş yavaş okudum; bazen sayfanın başına döndüm tekrar okudum. Okuyacaksanız "şimdi ne olacak" merakıyla okumayın. Yalnızca edebiyatın tadını çıkarmaya bakın. :)
Her şey bir yana, ne kadar güzel bir isim Bir Şehre Gidememek.
Üslubu, kelime seçimleri biraz yapmacık, biraz “entel” gelebilir ama önyargınızı bir kenara bıraktığınızda çok içten ve kalbe dokunan, melankolik bir öykü. Duygusal yönü ağır olduğu için ne zaman, nerde, nasıl bir ruh haliyle okuduğunuz çok şey değiştirecektir. Ben doğru zamanda okuduğumu sanıyorum ve çok etkilendim.
3.5 veriyorum, aslında 4 de verebilirim, okurken keyif aldım. Ama kitap beni çok içine çekmedi, ben içine girmeye zorladım kendimi. Okumanızı tavsiye ederim, satır aralarından çok uzaklara götürüyor.
"Tüm hazırlıklar mükemmel bir ölü olmak için" Yaşadığımız ucuz hayatları daha iyi özetleyen bir cümle duymadım/okumadım. Tüm yalnızlıklar/pişmanlıklar/zorunluluklar... Hepsi.
Seksen sekiz sayfalık bir aydınlığı bitirip geldim. Aydınlık diyorum çünkü bu kitabın neredeyse her bir satırı benim hayatımı aydınlatıyor iki gündür. Mario Levi'nin okuduğum ilk kitabı, kaç kez erteledim ve başlayamadan başka kitaba geçtim bilmiyorum ama bu kez kararlıydım ve okudum. Hayatımın sanki farklı bir evresine geçmiş gibi bir his var içimde.
Ve en çok Rachel ile Eşref Bey. Bu şehrin (İstanbul) gerçek bir sahibi ya da gerçek bir hüznü varsa ben onlarda buldum. İstanbul'u bulunduğum on beş yılın sonunda ilk kez bu kadar çok özledim.
İncecik olan bu kitabı üç güne yaydım çünkü o kadar baydı ki ne yazık ki Mario Levi de bir Cezmi Ersöz gördüm.
İlk hikayesinde kendisini beğenmiş bir adam gibi konuştu Levi. Üstünlüklerinden bahsetti ve sanırım uzun uzun cümleler kurup anlaşılmayarak kendini aydın hissetmek istiyor. Bu kitap 1990'da Haldun Taner öykü ödülü almış. Sebep?
Hayatımda okuduğum en gereksiz kitaplar listesine girdi.
İşte şimdi yeniden paylaşabiliriz o anlatılamayacak suskunluğumuzu.../ 11
Ama bir sevda söz konusu olunca insan hiçbir yere yalnız gidemiyor, hüsranları ve ayrılıkları hep beraberinde götürüyor. 15
/...yaşamaya mecbur olduğumuz tüm insan ilişkilerinde küçük sevinçlerden hep medet ummaya çalışacağız. Ve bu yolun bir yerinde hiç beklemediğimiz bir anda bir hayaletin ya da şehrin tutsağı olduğumuzu anlayacağız. 21
Ama sonuç ne olursa olsun hep bir yerlerde kaldığımızı, kendi hayaletimizce kovalandığımızı ve tüm çabalarımıza karşın bireysel serüvenimizde durmaksızın bir sürgünü ve tutsaklığı yaşamaya zorunlu olduğumuzu hiç unutmamamız gerekiyor. 25
Çünkü gün geliyor, yaşadığımız, yaşamayı hayal ettiğimiz her şeye karşın hep aynı yerde kaldığımızı görüyoruz. 28
/...kitapların çok özel dünyasından hep bir şeyler beklemiştiniz ne de olsa; kandırmacalardan ve kaçışlardan bir küçük sığınak yaratmıştınız kendinize. 27
Bir suskunluğu ya da yalnızca birkaç sözcüğü gerçekten paylaşabilmek.../ 29
/...bu ev, bu sokak, bu konuklar ve hep bir şeyleri ertelemeye mecbur kalmanın küskünlüğü. Dışarıya sızan bir kızarmış patlıcanın, ızgarada pişmiş bir etin, kendi içine kapanmışlığın, küçük umutların ya da bir başkasında yaşanabilecek bir sevincin kokusu. 29
Karşınızdaki insanın kimi “gerçekleri” hiçbir zaman tam anlamıyla dinlemeye ve anlamaya istekli olamayacağını da öngörebiliyorsunuz. Bu da, niteliği ne olursa olsun bir ilişkinin eninde sonunda gelip dayanacağı en mühim çıkmaz ama aynı zamanda da en üst düzeydeki gerçektir, diyorsunuz. 35
Suskunluk, evet... Ya da kimi çıkmazları yalnızca bakışlarla, hiçbir şey söylemeksizin anlatabilmek... Ya da hiçbir şeyi dilediğince anlatamamış olmanın kırgınlığı... 44
/...ama yıllar sonra ulaşılan sonuç ne olursa olsun geriye hiç olmazsa bir küçük savaş kalabiliyor. İnsanı en çok anlatan da verdiği bu savaş galiba. 45
Anımsamalar ve yalnızlıklar: mevsimlerin durduramadığı anlar vardır... Mevsimlerin durduramadığı anlar... O dünyayı şimdi anlatabilir misiniz? 86
Deniz ve akşam... Anlatamamıştı... İstanbul, 1979 87
Her şey, her devinim, her tasarı, hatta her anlık kaçış bile bir küçük törendi. 73
Biraz yürekli olunsa hiçbir şeyin gerçekte değişmemiş olabileceği de düşünülür o anlarda: bir yaşama biçimine değişik oyunlar ve umarsızlıklarla devam edilebilmiştir ancak. 74
Bir uzun oyunu yaşamak, evet; bir gün gelir kandırmacaların neresinde olduğunuzu bir türlü anlayamazsınız. 81
Kimi duygular gizlenebilir, hafif bir gülümsemeyle birçok şey anlatılabilir; sözcüklereyse yeterince güvenilmeyebilir artık. 84
Özel duyarlıklar çok özel insanlarındı çünkü ve bunların her biri bir küçük ölümdü. 86
Kimi anıların enikonu tehlikeli olabileceklerini düşündü bunun yerine. Hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamayacağınız, hep bir yerlere götüreceğiniz anılar... 86
Anlatmak istemişti oysa; bir gece boyu, yalnızca bir gece boyu kendisini gerçekten dinleyeceğine inandığı bir insana anlatmak. 87
Ama o zamanlar etraf “ince şeyleri düşünmeye bir türlü vakit bulamayanlarla” doluydu. 89
Dostluğumuzun ilk günlerini anımsıyorum böylesi zamanlarda. O günlerde içimizde bir şeyler öldürülmemişti. Boğuntulu acılardan geldiğimizi söylemiştik yalnızca birbirimize. İçimizdeki birçok özlemi bölük pörçük kıpırtılarla belirsiz yarınlara taşıyabileceğimizi biraz da kırgınlıkla söylemiş olmalıydım. Gülümsemiştin. 90
Açıkçası kitaptan ve yazar isminden beklentim oldukça fazlaydı. Kitabın kapağı da bir hayli etkileyici ama bu kitapta öyküleme ve betimlemelerin daha kuvvetli olması beklerdim. İki cümle alıntı yapmak gerekirse ;
"...Çünkü kimi tutkular sapına kadar yaşanabildiğinde, bir başkasında hep bir şeyler bırakılır. Örneğin bir gün batımının beklenmedik bir anda hatırlanabiliyor olması: bir bakıştan anlayabileceğimiz çok şey vardır artık."
"...Yaşadığımız şehirler işte bu yüzden değişecek ve anlam kazanabilecek. Ama bütün bunlar için bu acıları yaşamamız gerekiyor."
“Düşünmek ve tüm tehlikelere karşın kendi sesini bir kez daha dinlemeyi istemek... Ama bir sevda söz konusu olunca insan hiçbir yere yalnız gidemiyor, hüsranları ve ayrılıkları hep beraberinde götürüyor”
Cogunlukla sikici bir akisibolsa da arada kalbe dokunan kesitler var.
Keşfedilecek ne kadar çok kalem var değil mi ? Onlardan birisini hele ki içlerinde en merak ettiğim olunca nasıl mutlu oluyorum anlatılmaz yaşanır. İşte o kalemlerden biri , yakın zamanda aramızdan ayrılan Yahudi asıllı yazar #mariolevi nin #halduntaneröyküödüllü eseri #birşehregidememek ile geldim
Sevgi , ayrılık , aşk , kadın temalarının işlendiği üç uzun öyküden oluşan eserde dikkatimi iki şey çok çekti. Birincisi; uzun ve devrik cümleler ki esere dalarken epey yordu beni bu durum. İkincisi de sanki hikayelerinin sonu tamamlanmamış da sen tamamlayacakmışsın hissini yaşıyorsun.
Eser boyunca kafamdaki şu soruyu cevaplandırmaya çalışarak okumamı bitirdim ; bir şehirde kalamamak mı yoksa bir şehirden gidememek mi daha zor? Sahi sizce hangisi daha zor ?
Velhasıl kelam arkadaşlar; özellikle farklı bir deneyim yaşamak isteyen arkadaşlara şiddetle tavsiyemdir.
Önsözde vurguladığı şu cümleyi gerçekten çok sevdim ve çokta doğru! ‘…samimiyetin olmadığı yerde, edebiyat da olmaz. Çünkü edebiyat öncelikle bir keşif yolculuğudur.’ Hikâyelerinde de bu samimiyeti hissettim. Açık, anlaşılır ve güzel eleştiriler barındıran bir eser. Mario Levi ile tanışma kitabım oldu. Çok güzel oldu. Kalemine sağlık! - 📍 ‘…Tüm hazırlıklar mükemmel bir ölü olmak için…’ İyi okumalar!