“Küçük Yalanlar Kitabı” kendi kendimize söylediğimiz yalanlarla ilgili bir roman; sırlarla ve sürprizlerle dolu karanlık bir labirent.
Faruk, kendini görevine adamış bir devlet memuru. Esrarengiz bir iş peşindeki ecnebi misafirini en iyi biçimde ağırlayabilmek için kendini perişan ediyor.
Rezan, yeni hayatı resimli mecmualardan ve radyo temsillerinden öğrenmeye çalışırken tek dostu üst kattaki Yahudi komşusu Madam Nora. Hiç hesapta yokken kendini akıl almaz bir ilişkinin içinde buluveriyor.
Tevfik, kitaplarla, plaklarla ve bitkilerle çevrili bir hapishane kurmuş kendine. Aşık olduğu Beyaz Rus kadını anlatıyor, her gün baştan başlayarak, hiç usanmadan.
Ve bu üç kişiyi bir araya getiren, içinden kolay kolay çıkamayacakları bir kabusun ortasına sürükleyen, sırf onların değil bütün dünyanın peşinden koştuğu gizemli “Semper Augustus”.
1971 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej'den, sonra Boğaziçi Üniversitesi Fizik ve ardından Koç Üniversitesi MBA bölümlerinden mezun oldu. Dokuz yıl boyunca çeşitli yatırım bankaları ve aracı kurumlarda analist ve üst düzey yönetici olarak çalıştı. 2004 yılında finans sektörünü terk ettiğinden beri zamanının büyük bir kısmını yazarak ve müzik yaparak geçiriyor.
Ben bu romana bayıldım. Kurgusu, akışı, dili... Beğenmediğim, sıkıldığım bir nokta bulmaya çalışsam da bulamam. Son zamanlarda okuduğum en başarılı Türk romanıydı kesinlikle. İyi bir roman okumak istiyorum, okuduğum kitap sürükleyici olsun elimden bırakmak istemiyorum diyen herkese tavsiye ederim!
Cumhuriyetin -canım cumhuriyet- ilk yıllarında İstanbul sokaklarında geziyoruz Küçük Yalanlar Kitabı'nda (kitabın benim için en güzel yanı bu oldu sanırım), mesela: "Karaköy'den Bebek tramvayına bindim. Dolmabahçeden geçtiğimizde hava o kadar kararmıştı ki sanki gece olmuştu. İnşallah fırtına çıkmaz da sağ salim karşıya geçerim diye düşündüm. Arnavutköy'de tramvaydan inip bulduğum ilk boş kayığa atladım." ya da mesela: "Kendimi dışarı bir atabilsem nasıl da ferahlardım. Taksim Bahçesi'nin içinden yürürken ciğerlerimi serin hava ile doldururdum. Tramvaya binmeden evvel iki tane simit alırdım. Eve döner dönmez çay demler, radyoyu açardım. Mecmualarımı kucağıma alır kanepeye kıvrılırdım."
Uzun süredir tanışmak istiyorum Hikmet Hükümenoğlu ile ve bu kapak tasarımının muazzamlığını görünce Küçük Yalanlar Kitabı ile tanımış olduk, kendisinin ikinci kitabı. Dilindeki akıcılığı, elimden bırakmadan okumaya devam ettirme hissini ve pek tabi İstanbul ve doğa-mekan tasvirlerini çok sevdim ve fakar birtakım itirazlarım da mevcut.
Faruk, Rezan ve Tevfik'in anlatımıyla ilerliyor anlatım, her bir anlatıcı için başlık var, bu yüzden karışıklığa sebep olmuyor ve bence isim yazmayı tercih etmemiş olsaydı da öyle güzel şekilde ayırmış ki her bir anlatıcının dilini Hikmet bey hangi anlatıcının kısmını okuduğumuzu biliyoruz. Dokuz bölümden oluşan kitapta anlatıcıların hayatlarına konuk oluyoruz. "Bu üç kişi kim?, Neden bu üç karakteri dinliyoruz?, Olaylar nerede birbirine bağlanacak?" diye ilerlerken kim kimdir öğreniyoruz; kurgu ilerlerken ve anlatıcıları dinlemeye devam ederken kimin kim olduğunu öğrenme anlarını epey iyi buldum -okurken öğrenilmesi gerektiğini daha doğru bulduğum için bu kısımları anlatmamam gerek.
Faruk'un işi gereği İstanbul'u gezdireceği Nicolas Delvin'lebirlikte gizemli bir sürece giriyor bu üç kişinin hayatı. Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul, değişen sokak isimleri, misafirperverliğimiz, aşk, tutku, kadınların iş hayatında yer alma savaşı, dönemin sınıf sıkıntıları, ufak sırların getirdiği yalanlar ve pek tabi yüzleşilen gerçekler, ...
Faruk, Rezan ve Tevfik özelinde ilerlerken bir sürü karakterle de selamlaşıp bildiğimiz insanların hayatından kesitler okuyoruz aslında: Madam Nora, çaycı Musa efendi, Ahmet bey, Serap hanım, Zeliha, Sofiya, ... Yaşayan bir roman Küçük Yalanlar Kitabı.
Bir dönem romanı diyebilmek için eksikleri olan, anlatımı bakımından çok akıcı, İstanbul ve mekan tasvirleriyle güçlü ve fakat sonunda elimde kalanla bir boşluk hissiyle tanımlayabilirim Küçük Yalanlar Kitabı'nı. Beğendim ve fakat boşlukları biraz fazlaydı.
"Her sene, nisan ayının başlarında bu merasimi tekrarlardık. Tomurcuğun açacağı sabahı heyecanla beklerdik, sonra karşısına geçip saatlerce güzelliğini seyrederdik."