İnsanın belirli bir referans çerçevesinde tutarlı bir kimlik gelistirebilmesi, iç sesiyle uyumlu seçimler yapabilme oranına önemli ölçüde bağlıdır. Bir başka deyişle, seçimlerini ne oranda özerk bir sekilde yapabildiğine. Özerklik, bir insanın seçimlerini dış etkenlerden ve şartlanmalardan bağımsız şekilde ve iç sesi doğrultusunda yapabiliyor olma özgürlüğüdür. Politik özerklik, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi üst-sistemle ilgili kavramlardan sık söz edildiği halde, bireysel özerklikten neredeyse hiç söz edilmez. Belki de böyle bir hakkımız olduğunu bilmediğimizden, öğrenemediğimizden. Özgürlükten sık söz ederiz, ama özgür olduğu varsayılan bir insanın da özerkliği öğrenememiş olabileceğini düşünmeyiz. İnsan özerk olma eğilimleriyle birlikte doğar.
Çoğumuz kendi aleyhimize oynadığımız oyunlardan haberdar gibiyizdir, ama başka seçenekler yokmuşçasına bunları sürekli görmezden gelip alışageldiğimiz kısırdöngülere tutunuruz. Bizi mutsuz da etse. Denenmemişin korkusundan ötürü, bizim için zararlı olduğunu bile bile, bilinene tutunmak. Bu nedenle, psikoterapide gereksiz savunma sistemleri terapist tarafindan köşeye sıkıştırıldığında insanlar bazen yakalanmışlık duygusu yaşarlar. Ancak bu, insanın toplum normlarına değil, kendine karşı işlemiş olduğu suçun yakalanmışlığıdır. Yakalanmışlığın içeriğini oluşturan gerçek duygu, insanların kendilerine ulaşma umudunu ve hafiflemeyi içerir, hatta bazen gülerek karşılandığı bile olur. Kendimize karşı ilediğimiz suçlara “varoluş suçluluğu" denir ve vicdanımızdan kaynaklanan suçluluktan farklı bir olgudur.
Ralph Waldo Emerson’un dediği gibi "Başkalarının olmadan önce kendimizin olmalıyız.'’
Bu açmazı kısmen de olsa aşabilmenin yolu benliğini diğer insanlara göre tanımlamaktan olabildiğince özgürleşebilmesidir. Kendimize dikkatle bakarsak, benliğimizi ne oranda başkalarının varsaydığımız beklentilerine göre oluşturduğumuzu görebiliriz. Kendimizi “kimlere göre ben nerdeyim" rüşvetine göre algılayacağımıza, "bana göre kimler nerede” yi dikkate alarak düzenlemek benmerkezcilik değil, benliğimize sahip çıkabilmektir. Bunu gerçekleştirebildiğimiz oranda "'ben-sen" ilişkilerine, dolayısıyla evrenin tekliğine yakınlaşma yolları biraz olsun aralanabilir.
Üstelik, T.SEliot'ın dediği gibi " Bu dünyaya verilen zararların yarısı kendini önemli hissetmek isteyen insanların eseridir.”
Başkalarını ya da üst-sistemleri sürekli eleştirmek genellikle maskelenmiş depresyon belirtisi olabilir. Bu satırları yazdığım sırada görüştüğüm biri, birlikte olduğumuz sürenin büyük bir bölümünü, her şeyden şikâyet eden insanları şikâyet etmekle geçirerek bana kendi paradoksunu yaşatmıştı. Beraberliğimizi uydurma bir mazeretle kısa kesmeme neden olarak. Uzak geçmişte, sık sık"ist"ler ve "izm”lerle konuşan soyut düşünce insanlarının bulunduğu beraberliklere katıldığım zamanlarda da kasvet yaşamışımdır. Ancak, yaşamazlığın yaşandığı ortamlardan kendimizi uzak tutmayı öğrenebilmemiz için, bazen bize sıkıcı gelen yaşantılar konusunda gazi olmamız gerekebileceğine de inanıyorum. Yoksa konulduğumuz yeri yazgımız olarak kabullenme ihtimali artar.