Fahri Erdinç (1917-1986), Türk edebiyatının toplumcu gerçekçi geleneğinden geliyor. 40 Kuşağı olarak anılan edebiyatçılar arasında, sanat yaşamı Sabahattin Ali ve Nâzım Hikmet'le usta-çırak ilişkisi içinde gelişen, öykü ve roman alanında verdiği ürünlerle edebiyat tarihimizde iz bırakan yazarlardan. Aynı zamanda, sanatsal kimliğine, yurt dışında sürgün yaşamı boyunca siyasal çalışmalarıyla yeni boyutlar ekleyen bir yazgı adamı.
Acı Lokma romanı, Fahri Erdinç'in yazgı adamlığı kimliğine giden yolda, yaşamöyküsünden bir kesit. Ege'nin bir kasabasında, tütüncülük de yapan bir aile çerçevesinde 30 yıllık yaşam dilimini sunarken, Kurtuluş Savaşı ardından cumhuriyetin kuruluş yıllarında oluşan toplumsal ve siyasal ortamı da eleştirel bir bakışla anlatıyor. Halkın yaşamından canlı görünümler, değişik insan portreleri eşliğinde. Duyarlı bir dil, sürükleyici bir anlatım ve akıcı bir kurguyla...
1917'de (1 Ocak) Akhisar'da doğdu. Babası, Ankara kökenli Çandıroğulları ailesinden, öğretmen Halil Yaşar'dı. Annesi, Erdinç'i dünyaya getirdikten bir yıl sonra veremden öldü. Sonradan, bu kaybın, anasızlığın bilincine varmak, üvey analı kalabalık bir aile ortamında büyümek, çocukluk uykularının çoğunu alan tütüncülük çilesi ve giderek bir yıl da tenekeci çıraklığı, ilkokul öğrencisi Erdinç'i vaktinden önce olgunlaştırdı ve yaşamı daha yakından tanımasına yol açtı.
1930'da Balıkesir Öğretmen Okuluna girdi. 1936-37 ders- yılında Afyon'un Sandıklı ilçesinin Ürküt köyünde öğretmenli-ğe başladı. Buradaki üç çalışma yılı, mesleksel uğraşların dışında, köyü kasıp kavuran bir gerici hocayla savaşım içinde geçti.
Erdinç, 1938-39 ders yılında baba mesleğini bırakarak, sınavını kazandığı Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nde öğrenci oldu. Bu bölümde öğretim üyesi olan Sabahattin Ali ile tanıştı. Aynı yıl yazmaya başladığı ilk öykülerinde, onun öğütlerinden çok yararlandı.
Erdinç, Konservatuvardaki katı yönetime ve bazı ayrıcalıklara itirazları yüzünden, biraz da geçim sıkıntılarının zorla-masıyla, öğrenimini bırakmak zorunda kaldı. Yeniden mesleğine döndü. Ama arada yedek subaylığını yaptıktan sonra, 1943'te mesleğinden tamamen ayrıldı. Bir süre yapı yerlerinde (taşeron kâtibi ve puvantör olarak) çalıştı.
Böylece, daha ilk yazı denemelerinde toplumun tabanındaki insanların yazgısını konu edinen Erdinç, onları köyde, kışlada ve kentte, iş yaşamında yakından tanımış oluyor, gözlem ve izlenimlerini arttırıyordu.
1946'da Ankara'da bir yapı yerinden, sınavını kazandığı devlet radyosuna geçti. Temsil kolunda üç yıl çalıştı. Bu arada Şen Olasın Halep Şehri (İstanbul-1945) adlı şiir kitabın-dan sonra Ankara'da "Seçilmiş Hikâyeler Dergisi" (1948, sayı 8) onun öyküleriyle özel sayı çıkardı.
Başkentte ilerici sanatçıların çevresinde görünmesiyle, bazı dergilerde yayınladığı öyküleriyle zama-nın tutucu-gerici çevrelerinin dikkatini çeken Erdinç, 1947'de kendisini devlet başkanına dille hakaret etmiş durumuna düşü-ren bir çatışma yüzünden tutuklandı ve aklanmayla sonuçlanan yargılaması boyunca (birkaç ay) cezaevinde kaldı. Ankara cezaevinde yazgılarını konu edindiği insanların kimilerini daha yakından tanıma fırsatını buldu. Bazı komünistlerle de ilkönce burada ilişki kurdu.
Cezaevinden çıktıktan sonra da Erdinç dirlik bulamadı. Uyumsuz bir aile yaşamı da bunalımını arttırıyordu. Bu bunaltılar içinde bocalarken, 1948'de çok sevdiği Sabahattin Ali'nin Bulgaristan sınırında öldürülmesi Erdinç'i büyük acılara boğdu. Bu acı olay bir yandan da onu esinledi. Kısa bir süre sonra, 1949 Eylül'ünde, Erdinç, iki arkadaşıyla (Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman) birlikte, gizlice Bulgaristan'a geçti.
Bulgaristan'da Erdinç ve arkadaşlarına politik göçmen olarak sığınma hakkı verildi (1949 Ekim). Böylece, onun, yurt dışında ölümüne kadar sürecek olan göçmenlik dönemi başladı.
Erdinç, dil öğrendiği sürece "Jdanov, 9" üniversal mağazasında veznedar olarak çalıştı (1950-51). Bir yandan Marksist derneğe ve bir yıllık parti gece okuluna devam etti. Türkçe popüler-politik yayımlar redaktörü olarak BKP Yayınevi'nde (1953-58) görev aldı.
1957'de illegal Türkiye Komünist Partisi'nin "Dış-Büro"suyla ilişki kurabildi. Partide aktif çalışmaya katılmak üzere 1958 Mart'ında Bulgaristan'dan ayrıldı. 20 Mart 1958'de TKP üyeliğine alındı.
Böylece başlayan yurtdışı illegal parti çalışması 13 yıl sürdü. 1969'da bir kalp krizi geçiren Erdinç, aktif faaliyetlerden çekilme zorunluğuyla, 1971 yılı başında yeniden Bulgaristan'a dönüp yerleşti. Parti çalışmasına katkısını buradan sürdürmeye başladı.
Erdinç, yazınsal çalışmasına yetecek ölçüde Bulgarca, pratik olarak da Almanca ve Rusça öğrendi. 1965'te Bulgaristan vatandaşı, 1973'te Bulgaristan Yazarlar Birliği üyesi oldu.
Yurt dışına çıkışından 1969'a kadar, yapıtları kendi ülkesinde okura ulaşamadı.
Betimlemeleri o kadar iyiydi ki canım Ege'min o küçük kasabasını bir kez de yazarın gözünden gördüm. Kitabın büyük bölümü yazarın çocukluğuna odaklanırken Gorki'nin Çocukluğum kitabını andırdı yer yer. Yaşamlarındaki paralellikler göze çarpıyor zaten. Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet ile yolları kesismiş, kalemi bu kadar güçlü ve toplumsal gerçekliği iyi aktarabilen, dil kullanımı güçlü bir yazardan Twitter'da bir kitapçının tavsiyesiyle haberdar olmak üzdü doğrusu; Türk edebiyatı sevgim, hele ki toplumcu gerçekçilik sevgim ağır basarken...
Fahri Erdinç'in ismiyle müsemma, üstkurmacalı otobiyografik romanı Acı Lokma. "Yazarak anlatacaklarımın ne tadı var ne tuzu var. Çoğu acı. Elimde değil." diyor. Toplumcu gerçekçi yazar, döneminin Anadolu'sunu gözler önüne sermiş. Dayakla geçen çocukluk, bir öğretmenin geçim sıkıntısı, sert görünen ama eskileri anınca içi cız edip ağlayan bir baba, gönülsüz evliliğin yansımaları ve gelecekte etrafındaki tüm insanlara zararları, dönemin siyaseti, evlenme isteğini belirten çarık çivileme gibi Anadolu motifleri... Anadolu'nun çok içinden bu roman...
Dili ve anlatımı, muhtevadaki seçimleri toplumcu gerçekçiliğe yakışır şekilde yalın ve edebî olmasına rağmen pek bilinen yazarlarımızdan değildir. Kitabın muhtevasını (içeriğini) ne oluşturuyor? Anlatıcı bazı sebeplerden dolayı ülkesini terk etmeye karar veriyor, Bulgaristan'da yakalandıklarında onlara Türkiye'den kaçma sebeplerini anlatmasını isteniyor ve anlatıcı da bu romanı yazıyor. Başına ve sonuna ise bu anlatma sebebini döşüyor. Böylece üstkurmaca (metafiction) tekniğiyle karşılaşmaktayız. Sıradan, dümdüz yazılmış bir kitap değil; emek verilmiş, bu hoşuma gitti.
Kitabın ismi o kadar güzel ki! Zorluklar içinde yaşayan insanların hayattan aldıkları lokmanın, o deneyimlerin acılığına gönderme yapar yapar bu isimle ve kitabında bu ifadeye yer yer hikâyelerin içinde anar. Klasik bir geçimini tarlayla sağlayan ailenin çocuklarının da işçiliği... Bu ülkemizde de hâlâ olan bir durum. Tütün hayatı da o kadar tanıdık ki! Annem Samsunludur ve orada insanlar tütün işiyle uğraşırlar. Güneş doğmadan yola çıkarlar ki güneşin kavurucu sıcağına yakalanmadan evvel verimli çalışabilmek için, güneş doğduktan sonra gitseler gün boyu güneş altında kalmış olacaklar. Ayrıca tütün yaprakları toplarken güneşle pörsümeden serinken daha kolay kırılırmış. Çalışma hayatlarını coğrafyanın şartlarına göre şekillendirir bu insanlar.
Çok nükteli bir şekilde başlayan, yaşananların zorluğuna rağmen, espirileriyle okuyucuyu sürekli gülümseten bu metin; bir süre sonra öyle bir şekilde evriliyor ki, okurken resmen insanın içi katılıyor. Zaten Yazarımız Fahri Erdinç, Türk edebiyatının toplumcu gerçekçi geleneğinden geliyor. Metin boyunca bize Sabahattin Ali’den, Nazım Hikmet’ten tınılar veriyor yazarımız. Bu metin, yazarımızın yaşam öyküsünden bir kesit aslında. Ege’nin bir kasabasında yoksulluk içinde yaşamını süren bir ailenin yaşamından bir dilim sunuyor metin ve bunu yaparken cumhuriyetin kuruluş yıllarında oluşan toplumsal ve siyasal ortama da büyük bir eleştiri ile bakıyor. Müthiş betimlemer kitap boyunca sürüyor.
Eşine az rastlanır biyografik bir şaheser. Hem yazarın hayatı hem yaşadığı dönemin sosyal ve siyasal yaşantısını çok iyi anlatıyor. Acı lokma yemeden bir hayat biter mi acaba diye de sordurttu. Çoğumuz yedik ve yiyoruz acı lokmayı sürekli acı lokmayı yemeyenlere haset ediyorum. Ama bir yandan umarım yemezler diyorum.
Yeri geldi gözlerim doldu, yeri geldi gülümsedim. Çocukluk dönemi çok ayrıntılı ve öyle güzel anlatışmıştı ki keşke yetişkinliğini de doya doya okuyabilseydik dedim sadece.