Ortaokul müsameresinden hallice.
Murathan Mungan'ın ilk oyunuymuş. 25 yaşındayken yazmış. Belki de çok kızmamak lazım o yüzden. Tabii bunları eleştirmenler düşünsün, ben kendi aldığım hazzı tariflemekten ötesiyle ilgilenmiyorum burada yorum yazarken.
Murathan Mungan meğer şair olmanın ötesinde tiyatrocuymuş, tiyatro bölümü mezunuymuş. Ben onu Mezopotamya'nın turisti zannederken o Mardin doğumluymuş. O halde bu eserin bunca basitliği ve beceriksizliği nereden ileri geliyor?
Nereden başlayacağını bilemeyince en iyisi ilk sahneden başlamak sanırım. Mahmud ile Yezida 40. kez buluşuyorlar. Aralarında geçen konuşma: "Ben Ezidiyim, sen Müslümansın; bizi yaşatmazlar, babam seni de vurur beni de."
Yani Yezida diyor ki, biz 40 gündür bunları hiç konuşmadık. İlk defa 40. gün konuşasımız geldi. Ya da 40 gündür aynı şeyleri konuşuyoruz. Aynı kelimelerle. Durmayıp devam ediyor: "Müslümanlar Ezidilere çok çektirmiştir, taşlamışlardır..." Bizim Mehmet hoca olsa (acemilikte doğaçlama yaparken ben de bu hatalara düşüyordum) "Evladım, oyunu kesip orta yerde bilgi verilmez!" diye fırçalardı.
Müthiş bir Ezidi 101 dersinden sonra ikinci sahneye geçiyoruz. Ne hikmetse düğün var ve Müslümanların Ezidi taşlama oyunu oynadıklarına şahit oluyoruz. Bu noktada çiğlikten içime fenalık gelmeye başlıyor çünkü bütün oyun Müslümanlarla Ezidiler birbirine nasıl girsin üzerine, bütün olayların varlık sebebi bu. Bir kişi de Müslüman-Ezidi çatışmasına katkı sağlamayacak şekilde acıkıp susamıyor, şarkı söylemiyor, yüzünü yıkamıyor yahu... Neyse, taşlama sürerken "biz buraların yabancısıyız şekerim" kisvesi altında jandarma komutanının karısı ile kaymakamın karısı arasındaki diyaloglardan Ezidi 102 dersini de alarak teorik kısımdan başarıyla mezun oluyorsunuz (ve bu iki karakteri elbette bir daha asla görmüyorsunuz!). Ezidilerin kutsal dairesi varmış, onu da iyice bir vurguluyorlar. İşimize yarayacağı besbelli.
Bu esnada öğreniyoruz ki Mahmud'a sevdalı bir Müslüman kızı var, hem de ağa kızı (klişeler, klişeler...), üstelik baş kötü karakterimiz Müslüman ağasının da çok işine geliyor bu evlilik. Sonrası bildiğimiz düşük bütçeli Romeo ve Juliet.
Müslüman ağası dedik de... Ağa da bu tek boyutluluk fırtınasından nasibini almış olsa gerek ki daha oyuna girer girmez bir selam bile vermeden toprak peşinde koşmaya başlıyor. Oyun başladı toprak, bitti hala toprak... İlk repliği, mübalağa etmiyorum, şöyle bir şey: "Hoşgeldiniz Kaymakam Bey. Bizim topraklar vardı ya..." Keşke Mungan toprağa dair bir oyun yazmaya cüret etmeden önce biraz Yaşar Kemal okusaydı. Toprak ağası nedir, nasıl konuşur, hiç hissettirmeden idari amirleri nasıl yemler, nasıl kendi tarafına çeker öğrenseydi. Böylesi çizgi film gibi olmuş çünkü.
Belki de en çok takıldığım nokta ise şu: Oyun Ezidileri konu alıyor. Mungan da belli ki Ezidilerin yabancısı değil. Buna rağmen koca oyunda Ezidilere ilişkin bize tek anlatılan şey daire meselesi (bir de tavus kuşu var ama onu herhalde saymamak lazım). O da oyunun finalinde kullanıldığı için. Besbelli okura yepyeni ve rengarenk gelebilecek bir kültür var ortada ama saçma sapan bir aşk-toprak hikayesinde aynı replikleri binlerce kere tekrarlamayı (Oyunun son 25 sayfası aşağı yukarı aynı cümleden oluşuyor: "Daireden çık Yezida, kurban olam Yezida!") bu kültürü biraz olsun anlatmaya üstün tutmuş yazar. Bu kadar kuru, bu kadar çiğ, bu kadar lineer bir oyun bir şairin elinden nasıl çıkar, anlayan beri gelsin.
P.S: Belirtmeyi unutmuşum, Mahmud ile Yezida arasındaki aşk-meşk diyalogları o kadar kötü ki, bunca güzel şiiri yazan adamın elinden çıktığına inanamazsınız. Yezida sözümona Mahmud'u överken "Müslüman erkeği bana çok ilginç gelir..." falan diyor. Mahmud iyi nehre atıp boğmadı kızı orada. Aşk işte, nelere kadir...