Yezida: - Ya köylerin öfkesi Mahmud? - Ya insanların? Ya törelerin, aşiretlerin? - Onları yenebilir misen sen? Bin yıllık çaresizliği?
Mahmud: - Yeneceğiz Yezida. Seninle birlik olup yeneceğiz. Tek başıma benim de gücüm yetmez. Ama sen olursan yanımda, sevdan olursa, desteğin olursa. Tüm civar köylerden ağalar, beyler gelse de; İdil'den, Cizre'den, Midyat'tan kaykamakamlar gelse de; Mardin'den, Diyar-ı Bekir'den, Siirt'ten valiler gelse de; Ankara'dan vekiller gelse de yeneriz Yezida. Her maniyi aşarız, her güçlüğü yeneriz. Yeter ki bileklerimiz birleşe seninle...
21 Nisan 1955 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Mardinli bir ailenin çocuğudur. Babası avukat İsmail Mungan, annesi Habibe Mungan'dır. İlk, orta ve lise yılları Mardin'de geçti; Mardin Lisesi'nden mezun oldu. Mardin eserlerinde sıkça kullandığı mekanlardan birisi oldu. Bu çevrenin taşıdığı farklı kültürel yapıyı, insan olgusunu eserlerine başarılı bir şekilde yansıttı. Yazar, 1972'de Ankara'ya yerleşti. Lisans ve yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde tamamladıktan sonra başladığı doktora çalışmasını yarım bıraktı, Ankara Devlet Tiyatroları’nda altı yıl, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda üç yıl dramaturg olarak çalıştı. Gazete ve dergilerdeki ilk yazılarını 1975’te yayımlayan Mungan; yazı hayatı boyunca şiir, öykü, roman, deneme, tiyatro oyunu, sinema yazısı, senaryo, masal, şarkı sözü gibi farklı türlere ait eserler verdi.
Murathan Mungan'ın ilk oyunuymuş. 25 yaşındayken yazmış. Belki de çok kızmamak lazım o yüzden. Tabii bunları eleştirmenler düşünsün, ben kendi aldığım hazzı tariflemekten ötesiyle ilgilenmiyorum burada yorum yazarken.
Murathan Mungan meğer şair olmanın ötesinde tiyatrocuymuş, tiyatro bölümü mezunuymuş. Ben onu Mezopotamya'nın turisti zannederken o Mardin doğumluymuş. O halde bu eserin bunca basitliği ve beceriksizliği nereden ileri geliyor?
Nereden başlayacağını bilemeyince en iyisi ilk sahneden başlamak sanırım. Mahmud ile Yezida 40. kez buluşuyorlar. Aralarında geçen konuşma: "Ben Ezidiyim, sen Müslümansın; bizi yaşatmazlar, babam seni de vurur beni de."
Yani Yezida diyor ki, biz 40 gündür bunları hiç konuşmadık. İlk defa 40. gün konuşasımız geldi. Ya da 40 gündür aynı şeyleri konuşuyoruz. Aynı kelimelerle. Durmayıp devam ediyor: "Müslümanlar Ezidilere çok çektirmiştir, taşlamışlardır..." Bizim Mehmet hoca olsa (acemilikte doğaçlama yaparken ben de bu hatalara düşüyordum) "Evladım, oyunu kesip orta yerde bilgi verilmez!" diye fırçalardı.
Müthiş bir Ezidi 101 dersinden sonra ikinci sahneye geçiyoruz. Ne hikmetse düğün var ve Müslümanların Ezidi taşlama oyunu oynadıklarına şahit oluyoruz. Bu noktada çiğlikten içime fenalık gelmeye başlıyor çünkü bütün oyun Müslümanlarla Ezidiler birbirine nasıl girsin üzerine, bütün olayların varlık sebebi bu. Bir kişi de Müslüman-Ezidi çatışmasına katkı sağlamayacak şekilde acıkıp susamıyor, şarkı söylemiyor, yüzünü yıkamıyor yahu... Neyse, taşlama sürerken "biz buraların yabancısıyız şekerim" kisvesi altında jandarma komutanının karısı ile kaymakamın karısı arasındaki diyaloglardan Ezidi 102 dersini de alarak teorik kısımdan başarıyla mezun oluyorsunuz (ve bu iki karakteri elbette bir daha asla görmüyorsunuz!). Ezidilerin kutsal dairesi varmış, onu da iyice bir vurguluyorlar. İşimize yarayacağı besbelli.
Bu esnada öğreniyoruz ki Mahmud'a sevdalı bir Müslüman kızı var, hem de ağa kızı (klişeler, klişeler...), üstelik baş kötü karakterimiz Müslüman ağasının da çok işine geliyor bu evlilik. Sonrası bildiğimiz düşük bütçeli Romeo ve Juliet.
Müslüman ağası dedik de... Ağa da bu tek boyutluluk fırtınasından nasibini almış olsa gerek ki daha oyuna girer girmez bir selam bile vermeden toprak peşinde koşmaya başlıyor. Oyun başladı toprak, bitti hala toprak... İlk repliği, mübalağa etmiyorum, şöyle bir şey: "Hoşgeldiniz Kaymakam Bey. Bizim topraklar vardı ya..." Keşke Mungan toprağa dair bir oyun yazmaya cüret etmeden önce biraz Yaşar Kemal okusaydı. Toprak ağası nedir, nasıl konuşur, hiç hissettirmeden idari amirleri nasıl yemler, nasıl kendi tarafına çeker öğrenseydi. Böylesi çizgi film gibi olmuş çünkü.
Belki de en çok takıldığım nokta ise şu: Oyun Ezidileri konu alıyor. Mungan da belli ki Ezidilerin yabancısı değil. Buna rağmen koca oyunda Ezidilere ilişkin bize tek anlatılan şey daire meselesi (bir de tavus kuşu var ama onu herhalde saymamak lazım). O da oyunun finalinde kullanıldığı için. Besbelli okura yepyeni ve rengarenk gelebilecek bir kültür var ortada ama saçma sapan bir aşk-toprak hikayesinde aynı replikleri binlerce kere tekrarlamayı (Oyunun son 25 sayfası aşağı yukarı aynı cümleden oluşuyor: "Daireden çık Yezida, kurban olam Yezida!") bu kültürü biraz olsun anlatmaya üstün tutmuş yazar. Bu kadar kuru, bu kadar çiğ, bu kadar lineer bir oyun bir şairin elinden nasıl çıkar, anlayan beri gelsin.
P.S: Belirtmeyi unutmuşum, Mahmud ile Yezida arasındaki aşk-meşk diyalogları o kadar kötü ki, bunca güzel şiiri yazan adamın elinden çıktığına inanamazsınız. Yezida sözümona Mahmud'u överken "Müslüman erkeği bana çok ilginç gelir..." falan diyor. Mahmud iyi nehre atıp boğmadı kızı orada. Aşk işte, nelere kadir...
"Yüzünde kalakaldım. Yüzümde kalakaldın." Irmağın diğer tarafına geçme isteği. Kendin olduğunu sandığın şeye dışarıdan bakma. Kahramanlarını ve hikâyelerini kaybetmiş olana bir hatırlatma da denebilir. Mahmud ve Yezida, kırk örük, ölüme durulmuş kırk gün. Raşa'nın ve Eyşan'ın ağıtları belki de.
Çok başarılı bir ilk kitap! Anlatılan tüm sahnelerde ben de oradaydım adeta. Okuru o denli içine alabiliyor. Masalsı bir yanı da var ama beni daha çok töreyi ve kültürü bu kadar sade ve güçlü bir şekilde işleyebilmiş olması ilgilendiriyor. Eline sağlık Murathan Mungan’ın. Üçlemeye Taziye ile devam…
Doğruyu söylemek gerekirse büyük bir önyargı ile başlamıştım kitaba. Hatta aldığı oy sayısı beni baya şaşırtmıştı. Romeo ve Juliet'e benzeyeceği baştan beri belliydi ancak günümüze yakın bir konu işlemesi baya ilgi çekiciydi. Yakın tarihte olan felaketlere ayna olan konusu aslında bir o kadar da üzücü bir perdeye tanık olmakta, birbirinden mantıksız iki dinin dik başlılığı diyebiliriz. Müslümanlar ve Yezidilerin arasında doğan bu çatışma Yezida'nın da özetlediği gibi bir sevdanın ölümüne sebep olmuştur. Bu töre öyle bir hal almıştır ki iki masum gencin ölüm döşeğine dönmüştür ve işin trajedi tarafı en istisna durumda bile törelerinden vazgeçmeyen halk size neredeyse kitabı parçalatacak durumda. Peki sonuç ne? İyi taraf kim? Açık olmak gerekirse her iki taraf da birbirinden aşağılık. Müslüman deyip geçinen bilinçsiz ve kurnaz bir halktan bahsediyoruz ve şiddete şiddetle karşılık veren bir diğer Yezidililer. İnsanlar varsın yıksınlar, birbirlerini öldürsünler, yalvarlatsınlar birbirlerine kendilerini, aşağılık köpeklere dönsünler her biri, kendi Tanrılarına inansınlar, parçalasınlar birbirlerini... Bunun sonu yok, bunun kazananı da yok. Hikaye Müslümanların kazanmış gibi gözükmesi ile bitiyor, işin komik tarafı onların öyle olduğunu zannetmeleri. İnsanlıklarından iğrenmeleri gereken şahıslar, varsın en dindar şahıs olsun; insan olmadıktan sonra ne yazar? Varsın siz, bir yerlerinizden uydurma hurafelere inanmaya devam edin. Gerçeği göremeyecek kadar kör olmuşsunuz. Sizi ne yazılan bir kitap ne de Tanrı korkusu durdurabilir. Yüreği bedeninden kopmuş bir canavara hiçbir şey öğretemezsiniz. Son olarak yazarı tebrik ederim. Duyguları sadece konuşma ile aktarmanın ne kadar zor olduğunu az çok herkes bilir. Bunu başardığı için tebrik etmeliyiz kendisini.
Daha önce hiçbir tiyatro eseri okumamıştım. Murathan Mungan'ın kalemine güvendiğim için Mahmud ile Yezida'yı okumayı seçtim. Çok güzel bir kara sevda hikayesiydi. Töreler ve onların bizler üzerindeki etkisini ele almış. Adeta bir Leyla ile Mecnun havasında olan Mahmud ile Yezida'nın aşkları da çok güzel işlenmiş.
"Kırk günün" bizim kültürümüzdeki anlamı da hikayenin temel taşlarını oluşturmuş. Aynı zamanda Mezapotamya Üçlemesinin ilk kitabıymış. Devam kitapları farklı karakterler üzerinden ele alınıyor sanırım. En kısa zamanda onları da okumak istiyorum.
Yazarın Mezopotomya üçlemesinin ilk kitabı Mahmud ile Yezida. Mardinli müslüman bir genç ile yezidi kızının aşkını konu alıyor. Anlatılan sadece imkansız bir aşk hikayesi değil; ağa-köylü çatışması, toprak reformuna köylülerin yaklaşımı, töreler, erkeklerin öfkesinin altında yitip giden kadınlar... Acı dolu destansı bir oyun okudum. Çok sevdim, çok etkilendim. En kısa zamanda üçlemenin diğer iki kitabını da okuyacağım. Tavsiyedir.
It is written in an Turkish accent ı love that fact. However it could be difficult to understand for non-native speakers. It is basically a forbidden-love story between a Muslim boy and a young yazidi girl. It is also two towns and cultures starting a war because they are stuck on the mistakes of their ancestors.
Paranın Cinleri ile başladığım Mardin yolculuğum Mahmud ile Yezida ile sürüyor. 2015 ve 2016'da -dış haber editörü olarak çalışırken- Ezidilere, özellikle Irak'ta uğradıkları zulme dair çok haber yapardık. Yine de, Murathan Mungan okudukça görüyorum ki yeterince araştırmamışım, yeterince öğrenmemişim Ezidileri. Ülkemizde ne kadar çok farklı kökenden, dinden insan var ve ne kadar azını tanıyoruz, hakkıyla öğrenmeye çalışmıyoruz. Bununla birlikte "masum Anadolu köylüsü" romantizminin içinin ne kadar boş olduğunu bir kez daha suratımıza çarpan metinlerden biri Mahmud ile Yezida.
Gerçekten tat alarak okudum bu kitabı.
"Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın, Kendin içindeyken, kafan dışındaysa" dizeleri iyice yerine oturdu kafamda.
Romeo ve Jülyet gibi bir klasikten ve onu izleyen yüzlercesinden sonra aynı bağlamda bir trajedi yazmak her yazar için büyük bir risk. Yazarın üstesinden başarıyla geldiğini düşünüyorum. Oyun tekniği açısından mükemmel olması elbette şaşırtıcı değil, ancak yazarın konuya sağlam bir politik arka plan kazandırmış olması ve hikayenin okurken bizi içinde tutabiliyor olması büyük artılar. Eseri okurken bir roman değil tiyatro oyunu olduğunu unutmamak gerekir; bazı simgesel sahnelerin varlığının yer yer romandaki bağlamsal bütünlüğü yok etmesi kaçınılmaz. Yazar meşhur trajediyi olanca doğallığıyla Mardin'in içine yerleştirmeyi ve bölgeyi kısacık bir metinle gözümüzde canlandırmayı başarmış.
keşke köylüler ya hepten şiveli ya hepten şivesiz konuşturulmuş olsaymış. nedense beni en çok rahatsız eden bu oldu. ve o şivenin de 30 yıldır bildiğim güneydoğu şivelerine benzemeyişi gözüme gözüme batan diğer bir nokta. yeşilçam filmlerindeki uyduruk doğulu köylü konuşmasının kökleri bu oyuna mı uzanıyor acaba diye bile düşündüm bir ara...
murathan munganın mezapotamya üçlemesinin ilk kitabı.İki gencin din ve töre yüzünden kavuşamadıkları imkansız aşkı çok iyi betimlemiş.İnsanların kendinden olmayan insanlara olan bakış açısını da çok iyi işlemiş ve toplum baskısının insan üzerinde ne kadar etkili olduğunu bir kere daha göstermiş.Kısa çerezlik bir kitaptı bence bir göz atabilirsiniz.
Mutlu sonla bitmesi imkansız bir sevdayı, yüzyıllarda beri devam eden amansız bir töreyi, törenin arkasına gizlenen kirli çıkarları masalsı bir dille anlatmış Murathan Mungan. Yüreğimden vurdu beni bir kez daha...
Murathan Mungan'ın ilk oyunu, yapısına bakıldığında tipik bir trajedi. Aklımda bir parıltı oluşturan, bana dokunan noktası Mahmud'un "bir harabe gibi dolaşması" oldu. Harabe, bir yandan bir yapının çökmüş hali, öte yandan, o yapıdan yıllardan sonra geriye kalan temeli, onun dayanıklılığının göstergesi. Ayrıca, Mahmud'un harabe oluşu ağanın 'köşkünün' gereklilikleri ile aşkına ev sahipliği yapan doğa arasında kalışının da sembolü, doğanın yeniden üzerinde hüküm sürdüğü terk edilmiş yapılar gibi. Kısacası, olay örgüsü bir yana, okurken Müslümanların ve Yezidilerin (veya aşıkların ve ötekilerin) doğayla ilişkileri arasındaki farklara ve mimari metaforların nasıl kullanıldığına dikkat ederseniz daha şiirsel bir keyif alabilirsiniz.
Belki yarın ki sınav için okuduğum belki de serviste,reklam aralarında okuduğum için pek bir zevk alamadım.Tiyatroyu çok sevmeme rağmen metinlerini oturup kitap halinde okumayı pek sevmem.Her neyse...Hikaye töreleri çok güzel yansıtıyordu.Bana bilgi olarak bir şeyler kattığını düşünüyorum.Ayrıca en çok hoşuma giden şey hikayenin aşıklar üzerinden gitmemesiydi daha çok köylülerin üzerinden olması benim alışmadığım bir bakış açısıydı.
Murathan Mungan'ın o eşsiz, kendini sürükleyen, okudukça okumaya devam ettiren dili ile harmanlanmış kendi tarzını ortaya koyduğu o mutsuz sonları ile bizi diyarlardan diyara sürüklüyor ve bir çok kültür hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlıyor.