“'Rahmi,' diye başladı; 'yağmurun ne demek olduğunu, üç beş maaşlı ile beş on haytadan başka herkes biliyor. Yağmurun nasıl beklendiğini de. Dua boyunca hep bunu düşündüm. Ve, düşündüm ki, insanların ve cemiyetin, duasını bilmedikleri, çünkü ne olduğunu bilemedikleri bekleyişleri.. şöyle söyleyeyim.. idrak edemedikleri ihtiyaçları da vardır. Halk onları ancak toprağın yağmuru bekleyişi gibi bekler: dilsiz, kelimesiz, aksülamelsiz. Toprak için yağmur duasını insanlar yaptı.. bir saat önce. Yağmursuzluk yüzünden, toprak adına insanlar yandı. İmdi.. peki, diyorum Rahmi.. demeden yapamıyorum ki, halkın, anlatmaya çalıştığım ve anladığından emin olduğum o bilemediği bekleyişleri, idrak edemediği ihtiyaçları.. bulamadıkları için kavruk ve hatta kısır kaldığı ihtiyaçları temine kimler medar olacak? Pancarların için pompa getirdin. Ne güzel. Başkalarına da verdin. Bu ondan da güzel. Ben de aynı şeyi yapmak istiyorum. Aynı şeyi yapalım diyorum.. buna mecburuz diyorum. Hakikaten büyüksek, aklımızla, bilgimizle övünüyorsak, kendimizi okumamışlardan üstün sayıyorsak.. pompa getirmekten hiçbir farkı olmayan bu rehberlik vazifesini yapmak mecburiyetindeyiz diyorum.”
Tarık Buğra’dan ilk Osmancık’ı 9.sınıfta, psikolojik açıdan son derece hassas ve tepkisel olduğum bir dönemde okumuştum. O zaman bile içimde hiçbir şey tetiklememiş olması daha müsait bir vakitte eserlerini elden geçirme isteği oluşturmuştu içimde. Bu istek doğrultusunda okuduğum Yağmur Beklerken, Tarık Buğra’yı sandığımdan da çok seveceğimi bana göstermiş oldu. Çok, çok kıymetli bir eser. Yalnızca Cumhuriyet’in ilk yılları, inkılapların uygulanma ve benimsenme süreci, Serbest Halk Fırkası hakkında geniş bir bakış açısı kazandırmakla kalmıyor; Türkiye’nin hem günümüz hem de ne yazıktır geleceği hakkında da çok isabetli tespitler içeriyor. Türk toplumunu muazzam bir doğrulukla gözlemlemiş sevgili Tarık Buğra. Bugün yaşananlar, 100 yıl önce yaşanmış olanların tekerrürü, hatta belki daha da yozlaşmış hali. Toplumdaki bu durağanlık yürek burkuyor.
“Ve gazeteler -Meşrutiyet döneminden kalma çirkin gelenek hortlamış- habere ihanetleri ve fıkra, makale üslubları ile çamur atmaktan, sövmekten, böylece de kendilerini seçen okuyucuları birer savaşçı yapmaktan başka bir şeyi umursamaz görünüyorlardı. İki yanda da, kaleminden kan damlayan yazarlar vardı.”
“Yani, seçim meçim; iktidarın el değiştirmesi laftı; bir taraf -mutlaka- ezilecekti.. ezilmeliydi. Ve bu da..belki..milli iradenin bir garip tecellisi.. milli iradeye bir acayip uyuş idi.”
Olay örgüsü, yazarın dili, karakterler, genel anlamıyla her şey mükemmeldi. Hikaye o kadar doğal bir üslupla yazılmış ki, sanki gerçekten bir Rahmi vardı ve yaşadı. Aynen onun gibi Rıza Efendi, Kemal Bey, Deli Yakub, Sami ve Güldane de… Ne muhteşem bir gözlemcilik, ne muhteşem bir anlatım!
“Adam titriyordu.. yirmi adım öteden fark edilecek kadar. Ve, adamın gözlerinden.. pıtır pıtır.. üç beş damla yaş dökülüverdi. Yörenin yan yana beklediği rahmetin ilk damlaları bunlar mıydı? Bir karış toprağı olmayan bu adamın bu gözyaşları, tek başına rahmete değmez miydi.. rahmeti yağdırmaya?”
“Daha ne yağmurlar -ve nasıl- beklenecek, ne dolular; "Yağmasın güzel Allah'ım," diye dua edilirken yağacaktı!
Ve -acaba- beklenen yağmurlar vaktinde yağacak mıydı. Ekinler, beklenmedik doluların hepsinden sonra da dirilip doğrulabilecekler miydi?”
Kitabın geçtiği dönem, Tarık Buğra’nın bu eseri yazdığı dönem ve bugün… hala ve her zaman yağmur beklemekteyiz. Göz yumuşlarımız, ses çıkarmayışlarımız yüzünden başımızdan aşağı dolular yağdırmaktayız, nice ekinleri köklerinden söküp atmaktayız. Yine de ümitvarız, kimsenin görmediği, bilmediği yerlerde, toprağı delen dolular altında bile, ekinler dirilip başvermekte…