Asilerin, kaybedenlerin, hayalperestlerin, küfürbazların, günahkarların, beyaz zencilerin, aşağı tırmananların, yola çıkmaktan çekinmeyenlerin, uçurumdan atlayanların... sesi.
Kara kargalar gibi uzaklaştılar. Durdum ve öfkelenmeyi bekledim, boşuna. Bu tiplere rastladığım zaman tek hissettiğim dingin bir boş vermişlikti. Toplumun o ve onun gibi heriflerden tamamen temizlenmiş olması halinde bile - Bakunin ve Marx gibi kuvvetli temizleyiciler dahi kullanılmış olsa- yeni Kuzen Petter’lerin gece karanlığında lağımlardan yukarıya tırmanarak, bayağı söylevler çekmeleri ve etrafa ucuz yalanlar saçmaları engellenemezdi.
Bizi içimizdeki yeni ufuklara yönlendiren düşlerimiz... Ne kadar çılgın, ne kadar gerçeklerden uzak olurlarsa olsunlar, bizi canlı tutan, kan dolaşımımızı sağlayan, dünyayı ayaklarımızın altında döndüren düşlerimiz. Düşler olmaksızın birer ölüyüz bizler, ya da yeni aldıkları BMW’lerinden başka seyredecek yıldızları bulunmayan hayal fukaraları gibi ortalıkta dolaşmaya mahkum... Tanrı beni onlar kadar yoksul, onlar kadar kronik ölümcül hasta olmaktan esirgesin, Tilki Johanssen’i yaşatan illüzyonlardan, ütopyalardan versin; tropik kumsallarda bekleyen kadınların, rengarenk balıkların, mercan adacıklarının, kuytularında oynaştığı, mavi lagünlerin düşünü bağışlasın.
Daha sonra kanepeyi güneşe çektik ve içmeye devam ettik. Her şeyden e hiçbir şeyden konuştuk.
Orada oturmuş, büyük kentlerin dinamiğinin de bir anlamda vahşi doğanınkine benzediğini düşünüyordum. Filizlenen insanlar, ya da beton duvarlar arasında yavaş yavaş çürüyenler.... Koşan, yürüyen, yatan, ayakta duran, kanlı biftekler yiyen, boş karnına içip kusan insanlar... Çok çeşitlilik.
İnsan doğasındaki çeşitliliğin peşinden koştum. Bataklıktan yavaş yavaş kendini kurtaran insanlardaki inanılmaz güç. Bir de dipsizliğe doğru durmadan düşenler. Kendini yok eden çiçekler gibi, başlarını toprağa, yerkürenin öbür ucuna, Çin’e doğru sokanlar. Düşleri zengin, ancak günlük hayatı ve gerçekleri idare edemeyenler.
Asla inanma oğlum. “Senin iyiliğini istiyoruz” diyenlere inanma. Hep bizim iyiliğimizi isteyen adam, tanıdığım iktidar aşığı kişidir!
Bir daha say derdi, dünyanın aldatma üzerine kurulduğunu o zamanlardan öğrenmişti.
Okulumuz ideal bir toplum gibiydi. Amerikan toplumu gibiydi yani.
Fiziki çalışmanın, dünyadaki kötülükleri önlediğine inanan bir anlayışa göre yetiştirilmiştim. Tembellikti Almanların Norveç’i işgal etmelerine sebep olan.
“Biz ülkemiz ve halkımız için en iyiyi isteyen, en iyisini yapan ileri görüşlü, başı dik, mağrur ve cesur bir millettik. Spor müsabakalarında yarışır, dağlarda ovalarda yürüyüş yapar, gür sesimizle şarkılar söyler, temiz düşünceler beslerdik. Biz Nansen’in çocuklarıydık“ !
“Sosyalizmin ne olduğunu anlamak istiyorsak, açıp tarih kitaplarına, Nansen’in Rusya’nın ortasında, devrimin açlık çeken çocukları arasında çekilmiş resmine bakardık. İşte, sosyalizm buydu, çocuklarını bile besleyemiyorlardı. Şimdi de, Norveç’imize, dağlarımıza, vadilerimize gelmeye çalışıyorlardı! Gençliğimiz tahrip edecek, kadınlarımızın ırzına geçeceklerdi. Üstelik sınırlarımız içinde onları destekleyen işbirlikçileri de vardı, bunlar bizim demokrasimizi komünizme çevirmek için aldatılan, ya da satın alınan öğrencilerdi! Dikkatli olmalı, demokrasimizi bu sakallı yıkıcılardan korumalıydık”!
Tembeller, yani, ilerde komünist, ev hanımı ve kanun dışı kişiler olacakları tahmin edilenler, önemli derslere alınmayacaktı.
“Yeter”e bir “t” yeter !
Lillevik’in paryaları, esrarkeşleriydi bu grup,sokaktaki ayyaşlardan da beterdiler, çünkü başlarını eğmiyorlardı. Yerel gazete hep onlardan bahseder, kafelerdeki küçük burjuvaların masalarında hep onlar konuşulurdu, ahlak ve adaba aykırılığın sembolüydüler.
Utanıp sıkılmadan, çevredeki seyircilerden gelen teşvik seslerine gülerek, her tarafta, kafelerde, dükkanlarda, süpermarketlerde, merdivenlerde seviştikleri, ve sevişmeyi, yumruklaşmak ya da oynayan çocukların üzerine napalm bombası atmak kadar doğal saydıkları bir dünya.
Yazar olmayı düşleyen bir ayyaş ile, ayyaş bir yazar arasında büyük fark vardır. Benim olmak istediğim bu sonuncusu.
Yazar olmak, kitabını elinde tutmak nasıl bir şey derseniz,
Düşlerimiz daha büyüktü.