Mevsimlerin değiştiği, denizlerin dibe yüzdüğü, göçlerin tersine çevrildiği bir zaman... Dünyanın dört bir yanı yaşamasızlığın hükmü altına girmiş, yapay varlıklar çoğalırken her köşeye değişmeyen ölümcül bir işleyiş sinmiştir. Yine de anbean gelişigüzel bir hareket biçimlenip canlanır; dağlar, taşlar, sular ve uzuvlar yaşamı yaşanır kılacak kıpırtıyı canlı tutup kimseyi yolda bırakmazlar. İlk bakışta göze görünmeyen patikalar birbirlerine bağlanıp, uzayıp iç içe geçer, ağlar örerler.
Deniz Gezgin, Ahraz ve YerKuşAğı’ndan sonra sınırsız bir hayal gücüyle biçimlendirdiği yeni romanıyla yerkürenin en kuytularına nüfuz edip yaşama ve yaşamın karşısında duran güçlere ses veriyor. Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar dünyanın gözyaşlarının söküldüğü masmavi bir volkanda köklenen Luçe ile alıkonduğu Yuva’dan özgürlüğe kaçıp sıkı sıkı hayata tutunan Kara’nın bir durup bir ilerledikleri bir yolculuğun hikâyesini, birlikte söyledikleri bir arayış şarkısını anlatıyor.
DENİZ GEZGİN, 1981'de, İstanbul'da doğdu. On yaşında ailesiyle İzmir'e taşındı. Ege Üniversitesi Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi bölümünde lisans eğitimini tamamladıktan kısa süre sonra Çeşme Dalyanköy'e yerleşti. Kültür tarihi ve mitoloji üzerine çalışan yazarın bu alanda yayımlanmış kitapları (Bitki Mitosları, Sel, 2007; Hayvan Mitosları, Sel, 2007; Su Mitosları, Sel, 2009) ve makaleleri bulunmaktadır. Bunun yanı sıra çeşitli dergi ve seçkilerde öyküleriyle yer almıştır. Şimdilerde Metro Gastro dergisi için kültür tarihi konulu makaleler ve Psikeart dergisine öyküler yazmaktadır. Ahraz yazarın ilk romanıdır.
Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar yazardan okuduğum ilk kitap. Ama kendisiyle tanışmış hissetmeyerek çevirdim son sayfayı çünkü yazarın ne anlatmaya çalıştığını pek anlayamadım. Kitap, dil işçiliğiyle göze çarpıyor. Bu işçilikle ilmek ilmek örülmüş bir dünya gözlerinizin önüne seriliyor. Ne var ki puslu bir yer burası. Ekolojik bir distopya hissiyatı veriyor ilk, net bir şekilde önünüzdeki manzarayı göremeseniz de. Okudukça o sisin dağılması umuduyla çevirdim sayfaları ama yok, olmadı. Yer yer burnuma dağları, taşları, yaşamları oburca yiyen kapitalist düzen eleştirisi, yerinden edilmişlik anlatısı kokusu gelse de anlatım örtük kalmaya devam etti. Taşlar hiç yerine oturmadı bende, sorularım havada kaldı.
‘Neden bu yerkapanından kurtulmak istemiyorsunuz? Hiç mi merak etmiyorsunuz dünyayı? O zaman biri yanıt verdi: Her şey çok büyük de ondan!’ . Bizden kaçacaklar, tüm o ellerimizle öldürdüklerimiz. Sular çekilecek, tohumlar görünmez olacak, yeşillikler griye verecek renklerini. . Luçe ve Kara’nın hikayesi Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar. Hem bir yol hem bir sona yaklaşma hikayesi. Birazdan fazla karamsar, sert hatta. Deniz Gezgin yine zengin kelimeleri ile buluşturuyor okuru, hayalden hayale koşturuyor. Benim için kolay bir okuma olmadığını söylemeliyim, kısacık bir hikaye olsa da bazı yerlere tekrar tekrar baktım. Ama nihayetinde sevdim, sonuna kendim de bir son ekledim.. . Ezgi Arslan kapak tasarımıyla ~
Bu kitabı Deniz Gezgin yazmış olamaz dedim,Ahraz ile büyülenmiş idim oysa,masal mı eh distopya mı eh,iki yıldızı da ustalıkla kullandığı dil için veriyorum
Beni içine hiç çekemeyen bir novella oldu maalesef. Yazarı, Ahraz ile tanımıştım ki Ahraz, okuduğum en etkileyici metinlerden biriydi. Yine aynı tarz bir anlatı bekliyordum, olmadı.
İlk on sayfadan sonra Ursula Guin ile İhsan Oktay Anar etkisi olduğunu hissetmiştim yazarın dilinde. Distopyalar çok öğreticidir ve semboller sizi bulmaca çözmeye iter ki bence bu okuma keyfini oldukça arttıran bir teknik. Ama kitapta bir sembol bağı bulamadım ben; güzel bir sürü cümle arka arkaya yazılmış ama tüme vardığınızda bir anlam bütünlüğü aramaktan helak oluyorsunuz.
Kendimce anladığım şey şu idi: vahşi kapitalizm bildiğimiz dünyayı alt üst etmiş; üste çıkanları köleleştirilmiş ve başkalaştırılmışlar geçim kaynağına çevirmeye çalışıyor ve bu yolda yitip gidiyor. Bu yeni sistemin iki uyumsuzu, Kara ve Luçe de bir şekilde birbirini buluyor ve bu buluş bir kurtuluş oluyor ikisi için de. Sistemden kurtuluş değil; daha çok bir tamamlayış. Günümüzün, bizim bildiğimiz dünyanın madunları aslında; onlar da yeni dünyanın ötekileri.
Özetle, kitap bende bir olmamışlık hissi yarattı maalesef. Belki “YerKuşağı” olmuştur.
üzeri örtülü bırakılan kavramları daha iyi anlamayı dilerdim. bu yerkuşağı’nda da bu kadar örtük müydü, ben mi metaforlara daha aşinaydım hatırlayamadım. görüntüler geldi geçti. bir şeyler eksik kaldı. yine de rafta yeri özel olacak.
Deniz Gezgin'in okuduğum ikinci kitabı. İlkinde de bunda da ne anlattığını anlamak için bazı yerlerde fazla çaba sarf ettim. Belki yazarın tercihi budur ama değerli mesajların üzerini bu kadar örtmek yazara da okuyucuya da ne fayda getiriyor bilmiyorum
yazardan okuduğum ilk kitap oldu, tarzı bana pek hitap etmedi. masalsı bir korku öyküsü okuyormuşum gibi hissettim. belki ileride tekrar bir şans veririm kendi adıma.
96 sayfa olan bu novella biraz distopya, biraz fantazya tadinda. Evveli, ahiri olmayan, bir cehennem, zamani, mekani belirsiz bir yerlerde Kara ve Luçe'nin hikayesi. Ama gunumuz dunyasinda, cografyasinda yer alan adaletsizliklere, yok oluslara dair ogeler de yer almakta, hem cok tanidik, hem de cok can acitan turden. Yer yer Margaret Atwood'un Antilop ve Flurya uclemesinin, yer yer de Cormac McCarthy'nin Yol kitabinin tadini aldim. Kitaptaki fantastik ogeler bana bir yerde Miyazaki'nin cizgi filmlerindeki gorselligi ile gozleri senlendiren karakterleri hatirlatti. Begenerek okudugum bir kitap oldu. Bir de Luçe ve annesi arasindaki iliski Ahraz'da Israfil ve annesi arasindaki iliskiyi masumiyeti hatirlatti.