Tanrı benden bir ısırık almış, tadımı beğenmemiş, bir kenara fırlatıvermişti.
''Karahindiba, her dört kişiden birinin işsiz olduğu, otuz kişilik bir iş kadrosuna beş bin kişinin başvurduğu, üniversite mezunlarının asgari ücret + prim + yol formülü ile bile iş bulamadığı iş görüşmelerinde 'Eğer ormanda bir canlı olsaydınız ne olurdunuz?' gibi garip sorular soran insan kaynakları uzmanlarının ve sigortanın olmazsa olmaz olduğu gerçek ama bir o kadar da fantastik bir dünyayı, mizahın teselli edici, lezzetli dilini kullanarak anlatıyor.
Sinan Sülün ilk hikaye kitabı Karahindiba'da fonda duyulan hevesli bir uğultuyu heyecanlı kalp çarpıntılarıyla dengeliyor ve sıkı bir yazarın geleceğinin müjdesini veriyor.
Sinan Sülün 1980 yılında İstanbul’da doğdu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. 2002-2005 yılları arasında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İletişim Anabilim dalında okudu. Hayvan Kültür Sanat Dergisi’nde ve Zipİstanbul Dergisi'nde editör olarak çalıştı. Birikim, Atlas Tarih, İstanbulArt News, Psikeart, Notos, Egoistokur ve Ot Dergisi gibi birçok dergi, gazete, internet sitesinde yazıları yayınlandı. Yazarın ilk kitabı Karahindiba 2011 yılında Sel Yayınları'ndan çıktı. Karahindiba adlı öyküsü 2014 yılında Mask-Kara Tiyatrosu tarafından oyunlaştırılarak, sahneye taşındı. Sülün, çalışma hayatına eğitmen olarak devam etmekte ve başta hikaye anlatıcılığı olmak üzere pek çok farklı alanda eğitimler vermektedir.
Kitaba adını veren hikaye çok iyi. Onun için okunmalı. Sinan Sülün yer yer klişelere kaçsa da umut vaadeden bir yazar. Sonraki eserlerini de takip edeceğim.
Çok iyi, dile hakim ve cümlelerle arası iyi bir yazar. Öyküler her ne kadar benim beklediğimden daha düşük finaller yapsa da hakkını vermek, "daha neler yazacağını merak ediyorum?" demek lazım. Şüphesiz ki anlatıları vurucu, insanı fazlasıyla derinleştiriyor. Bu, bu ülkede yaşadığım için belki de beni iyice dramatize etti, üzdü. Ama bu da başarı, yani beni oraya yollayabilmek, okuru alıp istediği yere etkileyici bir şekilde götürmek. Başarılarının devamını dilerim.
Kitabı aşırı beğeni ile okudum. İçinde üç hikaye barındıran bu kitap, son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Yazarın , yarattığı karakterlerin hislerini anlatma tarzına ba-yıl-dım!
En çok da kitaba ismini veren Karahindiba hikayesini çok sevdim. Kesinlikle hikayenin konusu ve örgüsü çok değişikti. Merakla hikayenin sonuna geldim. Bitirdiğimde, kendimi Knut Hamsun'nın Açlık kitabını ve Jack London'ın Martin Eden kitabını düşünürken buldum.
Üç güzel öyküden oluşan, güçlü bir kitap. Üçü de birbirinden başarılı öyküleriyle bu kitap yaklaşık on yıldır kitaplığımın derinliklerinde gözden yitip gitmişti. Şimdi okuduğum için çok memnun oldum ve çok beğendim. Aslında daha erken okumalıymışım diye de hayıflandım bir miktar. Yazarı da bu vesileyle okuma listeme almış oldum. Okunası bir kalemi var. Uzun öyküde böylesi başarılı olmuş bir yazarın mutlaka en az bir romanını okumam gerek. Tebrikler Sinan Bey. Öykülere kısaca değinecek olursam,
ARALIK
Sevgilisinden/karısından ayrılmış, abisinin evine gelmiş, tutunamayan ya da yabancılaşmış kahraman tanımına uyan Rıfat’ın hikâyesi.
MAVİ PELİKAN
Büyülü gerçekçi tarzda kaleme alınmış fir farklı aşk hikâyesi. Hayatımızın tam ortasından, sıcak ama büyülü tarafıyla bir o kadar da uzak bir öykü.
KARAHİNDİBA
Kitaba adını da veren, yazar olma hayalindeki Adnân’ın başına gelen bir acayip/şanssız hastalığın temelinde baba temelli psikolojik şiddeti de içeren, nefis bir öykü.
Bu öyküye göz devirmekten yorgun düştüm. Okuduktan sonra "Ben bu kitabı niye aldım ki," diye sorguladım kendimi. Stereotip öylece alınmış ve uygulanmış karakterlere. Kocaman bir klişe yumağı.
"Mavi Pelikan"
Şıpsevdi paketinde yazılı "Aşk, bilmem ne yapmaktır," sözlerine benzeyen bir sürü cümleyle dolu bu öykü. "x, y'dir," gibi tanımlama cümleleriyle boğmasak edebiyatı keşke.
"Karahindiba"
Birkaç yerde bu yazarın tarzının Oğuz Atay'a benzetildiğini okumuştum. İlk iki öyküde "Ne saçmalamış bu insanlar, ne alakası var bu yazılanların Oğuz Atay'la," diye söylenip durdum meğerse son öyküymüş bahsedilen. Yine de tarzı ona benzer demektense ondan etkilendiğini söylemeyi tercih ederdim ben.
Bir tek bu öykü hoşuma gitti. Gözlerimi devirmedim, arada gülme niyetine burnumdan hava bile çıkarttım. Humoru seviyoruz.
Kitapta dikkatimi en çok çeken şey yazarın kadın karakter (son öykü dışında erkek karakter de aslında) yaratmadaki başarısızlığı. Bahsettiği ister ev kadını ister şirkette çalışan kadınlar olsun ikisinde de klişelere başvuruyor ve karakterleri sadece belirli açılarının görüldüğü şekilde anlatıyor yani derinleştirmiyor, onları öylece, tek yönlü bırakıyor. Bunu cinsiyet fark etmeksizin yaptığı söylenebilir tabii ama kadınları anlatırkenki dilinde başka bir şey var yazarın. Bir eleştiri, bir iğneleme var. Bu tutumu hoşuma gitmedi. Aynı sıradanlık ve bayağılıktaki yine tek yönlü erkekleri yazarken dili böyle değil çünkü. Ha, olmak zorunda mı, değil belki de ama benim bundan rahatsız olduğum gerçeğini değiştirmiyor bu.
Sinan Sülün, fazlasıyla bizden insanların hikayelerini, yeri geldiğinde mizahi bir dille, yeri geldiğinde ciddiyetle ve eleştirel bir dille,yeri geldiğinde ise sürrealist bir bakış açısıyla aktarmış. Alıştığımız öykülerden çok farklıydı yazdıkları. Hikayelerin sürrealist yönü sizi sık sık düşünmeye ve okuduklarınızı anlamlandırmaya itiyor. Ben kitabı keyif alarak okudum diyebilirim.Kitaptaki favori hikayem Karahindiba oldu. Hikayede karahindiba bitkisine yüklenen anlam ise çok ince düşünülmüş, çok sevdim.
Envai çeşit işte istihdam edilmiş, hayal dünyası harrika, oldukça orijinal kurgularla merhaba demişti Sülün ilk kitabında. Dili çok akıcı, hala öykülerindeki karakterleri ara sıra çağırabileceğim kadar da işlemiş zihnime. Öykü'cüler, kaçırmasın.
"Sen, hepiniz çirkin bir balıkçının oltasına yakalanmışsınız. Balıkçının ayaklarının dibindeki kovanın içinde yaşamak için çırpınıp duruyorsunuz. Dünyayı o kova, yaşamayı ölmemek sanıyorsunuz. Özgürlüğünüz o kovanın hacmi, ömrünüz gün bitip balıkçı eve dönene kadar."
Numan kıpırdamıyordu. Taş kesilmişti. Başını yerden kaldırmıyordu. Elleri birbirine kenetlendi. Dudaklarını ısırdı. " Dışarıda koskoca bir dünya var. Zıplasan, çıksan göreceksin. Ölürüm diyorsun, denize kadar gidemem diyorsun. Gitme, öl, ne çıkar. Kovanın içinde senin gibi onlarca korkakla yaşayacağına, hiç değilse cesur ve özgür olarak ölürsün. Ama sen o kovadan atlayamayacak kadar korkaksın Numan. Sen, senin için tüm hayatını vermeye hazır bir pelikanı sevemeyecek kadar korkaksın."
Sinan Bey, genç bir çırağın pelikanla olan aşkını öyle güzel anlatıyordu ki. Tekrar anımsadım. Buraya bu kısmını eklemekle, bir yerlere eklemek de aynı şey sanırım. Bir kimseye de. Özetle çok basit. Öl, ne çıkar. Kovanın içinde binlerce korkakla, adına aşk, sevgi denilen, salt kendi mutluluğuna odaklı, ilgi budalası ilişkilerdense; öl, ne çıkar.
Karahindiba hikayesinde geçenlerin benimde başımdan geçmesini isterdim yani şöyle yapmadıklarım kaçırdıklarım şöyle olsaydı nasıl olurdu dediklerimi yani kendi hayatımı başka yollara gidersem nasıl olacağını görmek isterdim. Bana hikaye Mrs Nobody hatırlattı
Yorumlarını okurken genelde sadece son hikaye için alınır-okunur gibi ifadeler görmüştüm. Oysa ben bütün hikayeleri sevdim. Son hikaye evet değişik, ama genel olarak yazarın okunması hoş. Beni kalbimden vurmadı, öyle çok aşırı etkilemedi ama yine de beğendim. 3 uzun öykü var kitapta, öykü okumayı severler şans verebilir.
Geçen yılki Karahindiba rüzgarından bilerek uzak durmuştum, daha sakin bir gözle okuyabilmek için. Biraz geç de olsa okudum sonunda.
Sinan Sülün iyi bir yazar adayı, iyi işler çıkarabileceğini düşünüyorum. Ancak Karahindiba beni o kadar heyecanlandırmadı... Bu kadar abartılmasına da anlam veremedim.
Kitapta 3 hikaye var: 'Aralık', 'Mavi Pelikan' ve 'Karahindiba'
En çok ilk hikaye olan Aralık ı beğendim. Mavi Pelikan adlı hikaye değişikti. Karahindiba adlı hikaye ise bana uzun geldi. konu ve karakterler iyiydi ama sanki lafı uzatmış anlatırken..
Son öykü dışındaki öyküleri maalesef vasat buldum.Sinan Sülün ile iyi ki Kırlangıç Dönümüyle tanışmışım yoksa yazara karşı önyargı oluşturabilirdim.Karakter yaratmadaki başarısını öykülerde gösterememiş maalesef ki romanında yarattığı karakterler çok daha oturmuştu.
Ot dergisindeki yazılarıyla tanıyıp sevdiğim Sinan Sülün'ün 3 kısa öyküsü damakta büyük bir lezzet bırakıyor. Hafif, kısa, güzel bir şey okumak isteyenlere...
Sıradan insanların hayatlarda sıkışmış durumlarına çarpıcı bir bakış açısı sunan Sinan Sülün'den 3 tane nefis hikaye. Tüm hikayelerde karakterlerin, içinizi yakan, kendinizle özdeşletirebileceğiniz özellikleri var. Üstelik bir o kadar farklı olmasına rağmen aynı ölçüde de sıradan karakterler. Hepimiz gibi. Aralık hikayesinde çok basit gelen dili nedeniyle biraz çekingen yaklaşsam da sonlara doğru takip edilmesi gereken bir yazar olarak görmeye başldım. Etkilemeyi başardı..
Aralık : Annesini uzun süredir ziyarete gitmeyen karakterimiz, bir gün ağabeyinin yanında yaşamının son günlerini yaşayan annesini ziyarete gitmeye karar verir. İki üniversite bitirmiş, belli aptallıkları aşmış olan Ragıp, mutlu olarak gözüken aşırı tekdüze hayatlar arasına sıkıştığını hissedecektir. Pelikan : Çalışma hayatı nedeniyle, hayatta belli zevkler edinememiş olan sıradan ve sıkıcı karakterimiz, bir anda dükkana bir Pelikan gelmesiyle yeni zevkler geliştirecektir. Pelikan kendisiyle konuşmakta ve arkadaş olmayı istemektedir. Karahindiba : Hayatta istediklerini elde edememiş, üstüne bir de fiziksel olarak bir sıkıntı ile boğuşan Adnan karakterinin, çocukken dilediği bir hayalinin gerçekleşmesi sonucu aklı paramparça olacaktır.
İyi yazılmış öyküler. Sinan Sülün Türkçe'yi iyi kullanıyor. Aralık, Mavi Pelikan ve Karahindiba olmak üzere üç öyküden oluşuyor kitap. Öykülerin hepsinde Oğuz Atay'ın 'disconnectus erectus' olarak sınıfladığı 'Tutunamayan' bir ana karakter var. Kendisini en yakın arkadaşıyla aldatan karısından henüz boşandıktan sonra ağabeyinin evinde yaşamaya başlayan Rıfat (Aralık), Mavi ile ilişkisinden çabuk yorulan ve Maviyi korumak için duruş sergileyemeyen Numan (Mavi Pelikan) ve eğer aksiyon alsaydı yaşayacağı farklı hayatlardaki Adnan Çubuk'lar ile karşılaşan Adnan Çubuk (Karahindiba) böyle karakterler. Adnan Çubuk'ların öyküsünü biraz uzun bulduğumu itiraf edeyim. 'Tutunamayan' karakterdeki bir şahsın hayatındaki dönüm noktalarında farklı aksiyon almayacağı için bu kadar farklı sonuçlara hiçbir zaman ulaşamayacağını düşündüm. Fakat bence en akılda kalıcı olan öykü Mavi Pelikan idi. Mavi ile Numan'ın ilişkisi ve ilişkilerinin bitişi pek alegorik ve gerçekçi olmuş.
Karahindibayı ne zamandır okumak istiyordum. Şansıma storytelde denk geldim ve bitirdim. 3 uzun öyküyü dinlemiş oldum. Benim sıralamam Karahindiba>Mavi Pelikan >Aralık oldu. Mavi Pelikanda o kadar canım yandı ki anlatamam evet absurd bir hikaye ama o pelikanin acisini -o buruşturulup atılma duygusunu-hissettim... Açıkcası 2 öyküde kendimden çok şey buldum. Ben de yasadim ben de boyle dusundum diyebildim. Aralık adlı öyküsü kötü değildi hatta ilk başlarda Albert Camu'nun Yabancı adlı kitabındaki karakter gibiydi öyle tepkisizdi sonra yavas yavas karakterin iç seslerini duydum... Gene de sıralamam da en sonda... Karahindiba çok beğenilmiş neden mi hepimizin keşkeleri ve iyikileri var bir nokta da kendimize soruyoruz ACABA????.... Bundan dolayıdır diye düşünüyorum.
Mutlu sonla biten öyküler arıyorsanız, yanlış yerdesiniz. Sade ve akıcı dili olan bir kitap. İkinci öykü olan Mavi Pelikan oldukça tuhaf ve rahatsız edici bir hikaye olsa da, İlk ve son öykü duygusal olarak derin ve düşündürücü ve okumaya değer. Bazı bölümler adeta bir senaryo okuyormuş gibi devamlılık hissettirdi ki zaten sonradan öğrendim ki kitap tiyatroya uyarlanmış.
Her hikayede terk edilen bir erkek mi vardı bana mı öyle geldi?
İlk öykü Aralık güzeldi. Okunur. İkinci öykü Mavi Pelikan’ı okurken çok rahatsız oldum. Hatta kitabı bırakacaktım.(*3/5 sebebi) Kitaba ismini veren üçüncü öykü Karahindiba ise en sevdiğim oldu. Çocukken ben de üflerdim demek adı karahindibaymış. Keşke bir gün ben de diğer Eliflerle karşılaşsam. Öyle olmasaydı, şunu yapmasaydım, eğer devam etseydim, geri gelmeseydim, acaba gitseydim, o gün orada öyle davranmasaydım, hiç karşılaşmasaydık Elifleri ne yapıyor acaba? Öyküdeki son paragraf ile de biraz ürperiyoruz tabii.
Bekletimin daha yüksek olduğu bir kitaptı. Yer yer Oğuz Atay'ı andıran iç konuşmalar pek özgün gelmedi ne yazık ki. Asıl hikayedeki ana karakterin "diğer kendi" leri ile buluşma bölümü ise oldukça ilgi çekici buldum.
öyküde doğrunun ne olduğunu bilemesem de yanlışın ne olduğunu az çok kestirebiliyorum. ben yazıyor olsaydım bu cümleyi, bu ifadeyi kullanmazdım dediğim yerler oldu ilk öyküde. her cümlede gündeliğin detaylarına yer vermek yazarın bunun için çabaladığını gösteriyor, öyle bir doz var ki, asla fark ettirmiyor kendini, mühim olan onu ayarlayabilmekte.
kitaba ismini veren öyküyü okurken "hulen niye benim aklıma gelmedi" dedim, sonra başka başka tercihler yapan başka ben'lerin öykülerini düşündüm.
ben öyküye biraz kısa film gibi bakıyorum. kısa filmin de altı dakikadan kısası makbul benim için. beni olduğum yere çakacak, kısa bir süreliğine nefesimi kesecek. öykü de öyle olmalı benim için. karmaşık olay örgüsü ve sürekli zirvede kalan heyecan benim için daha çok romana has özellikler. öykü dokunup geçmeli. ama karahindiba bunaltmayan uzunluğu ve kolay akışı ile başarılı bir küçük roman sayılabilir. biraz da oğuz atay tadı aldım son öyküden. ubor metenga, demiryolu hikayecileri...