“Kadınlar erkeklerini dövecekler. Kadınlar, asırlarca çektikleri Asya’ya has esarete tepki devrindedirler. İntikamlarını alacaklar. Paşalar, beyler, efendiler Ankara’da değil, gökyüzünün en üst katında meclis kursalar Havva kızlarıyla baş edemeyeceklerdir. Muharebeden sonra erkek azalmış, kadın çoğalmışmış. Daha iyi ya! Demek ki sayıca erkeklere galibiz. Bizim dediğimiz olacak.”
Türk edebiyatının en üretken, mizahi yanı en kuvvetli yazarlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 1924 yılının 6-13 Temmuz’u arasında Son Telgraf gazetesinde tefrika edilen Meyhanede Hanımlar’ı Cumhuriyet’in ilan edilişinin ardından toplumsal yaşamda daha da görünür olan kadınları merkezine alan, eğlencesi ve kavgası bol, kahkahası eksik olmayan bir hikâye.
Bahriye Hanım, kocasıyla beraber, Apostol’ün gazinosuna gider. İçki yasağının gölgesinde de olsa felekten bir gece çalacaklardır. Fakat Garson Niko siparişleri alır, köşedeki ihtiyar yasaklandıkça lezzeti artan rakının keyfini çıkarırken, Bahriye Hanım’ın bazı hususi sebeplerden dolayı hiç hoşlanmadığı Meliha Hanım ile eşi Nebil Bey gazinoya teşrif eder. Bu gece biraz olaylı sonlanacaktır galiba.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, Kenan Hulusi Koray’ın sorularına cevap verdiği bir röportajla birlikte sunduğumuz Meyhanede Hanımlar, yazarın edebiyatının alameti farikalarından kadın erkek eşitliği meselesini irdelediği bir başka yapıtı.
Hüseyin Rahmi Gürpınar was a Turkish writer and politician.
Gürpınar was the son of a family close to the Ottoman court, born in Istanbul. Having lost his mother at an early age, he was sent to Crete where his father was an Ottoman civil servant, however he was soon sent back to Istanbul, where he was brought up by his aunts and grandmothers in Istanbul.
Gürpınar started writing fiction at an early age. He became a civil servant, then a writer and journalist. He later served as a member of parliament in the early years of the Turkish Republic between 1935 and 1943.
25 sayfada nasıl böyle bir anlatım kurulabilir, hâlâ şaşkınım. Gerçekten minicik bir öykü ama dönemin tumturaklı dili o kadar ustalıkla verilmiş ki, insan sanki kalın bir roman okumuş gibi hissediyor. Pier Loti’nin derinlikli edebiyatı masaya yatırılırken, bir yandan edebi gıybetin en keyifli örnekleri dökülüyor. Aile içi sohbetlerin tonu, bitmeyen küçük kavgalar, tatlı latifeler, dönemin siyaseti… Hepsi öyle doğal bir akışla yerini buluyor ki, sayfaların kısalığını unutuyorsun. 1920’lerin içki yasakları bile günlük yaşamın içinden, halkın bu yasağı nasıl esnettiğiyle birlikte, hafif alaycı bir mizahla anlatılmış. Kıyafetler, yemekler, Türk müziği eserleri, makamlar, güfteler; Darülbedayi’nin repertuvarı ve işleyişi, hatta bunun Frenk diyarındaki karşılığıyla yapılan karşılaştırmalar… Hepsi teker teker beliriyor, hiçbir detay öbürüne ezilmeden. Adaların ikliminden, kadının o dönemdeki var olma mücadelesine kadar uzanan geniş bir yelpaze var ve bütün bunlar 25 sayfaya sığdırılmış. Öykünün sonunda insan gerçekten bir an durup bakıyor: “Bir edebiyat eseri nasıl böyle tokatlar?” Hem hayranlık hem şaşkınlık iç içe kalıyor insanda. Hüseyin Rahmi Gürpınar gerçek bir münevver,
çok kısa bir kitaptı ama çoook eğlendim, özellikle bahriye hanım karakteri tam bir divaydı. hem toplumsal yapıyı, hem yanlış batılılaşmayı çok iyi ve esprili bir dille eleştirmiş yazar. bu kadar feminist olmasını da (gerçi bir yandan da alaya almış gibi geldi yazar orası ayrı) beklemiyordum açıkçası, 1924 yılında yazılmış ama 2025 yılından çok ileride bir kitap, çok ileride olmasa bile aradan 100 yıl geçmiş lakin oradan buraya ne kadar ilerleyebilmişiz?
Her seferinde beni güldürmeyi ve az da olsa yüzümde tebessüm uyandırmayı başaran canım Hüseyin Rahmi’ye selam olsun öncellikle. Bahriye Hanım ve kaynanasının diyaloglarında gülmekten kırıldım. Özellikle kitabın devamında meyhanede seyreden kısımlar ayrı bir eğlenceliydi. Cumhuriyetle birlikte daha bir önem kazanan yenileşme hareketlerinin yansımaları, kadınların günlük hayat içerisindeki rolünün aktifliğinin artması, dönemin içki yasakları ve yine yazıldığı dönemin etkisi çerçevesinde gelişen durumların ele alınışı okuyanı güldüren nitelikteydi.
Hüseyin Rahmi Gürpınar ile adı geçen romanının yayınlanmasının hemen öncesinde Heybeliada’daki heybetli köşkünde gerçekleştirilmiş söyleşi ile girizgah yapan kitap, hikaye daha başlamadan keyifli bir okuma olacağını müjdeliyor. Bu kısa röportajda Gürpınar’ın İstanbul’a olan tutkusu, yazma rutini, adada yaşama tercihi, hayranı olduğu yabancı bir müellifi, musiki sevgisi ve Türk edebiyatına damga vuran eserlerini nasıl kaleme aldığı anlatılıyor.
Hikaye, yeni evli bir çift ile erkeğin annesinin bir arada yaşadığı küçük bir eve, gelin kaynana rekabetiyle kapılarını aralıyor. Genç Cumhuriyet ile birlikte değişim sinyalleri veren kadın hakları konusunu temel alan roman, döneminin oldukça ilerisinde bir projeksiyon sunuyor. Aynı zamanda TBMM’de kabul edilen Men-i Müskirat (İçki Yasağı) kanununun uygulanması ve toplumsal hayata yansımalarını da içeriyor. Her ne kadar karton gibi görünen karakterler aracılığıyla meseleye değinse de 1920’li yılların ilk yarısının sosyal, siyasal ve kültürel yapısı kapsamında alkol yasaklarına ilişkin tartışmalara da yine onların bakış açıları üzerinden yer veriyor.
Yer yer bir tiyatro eseri sahneleniyormuş izlenimi veren dinamik kurgusuyla başladığı gibi çabucak perdelerini indiriyor. Geriye güldürürken düşündüren bir metin bırakıyor.
Tarzına, üslubuna bayıldığım bir yazar Hüseyin Rahmi..geçiş döneminde yaşanan toplumsal problemlere iğnelemeli yaklaşımı beni cezbediyor açıkçası..kısa hikayelerden oluşan bu kitabın ilk ve son hikayesini çok beğendim..
Üslubuna ergen yaşımdan beri hayran olduğum H. Rahmi yıllar ötesinden bugüne seslenmiş sanki, değişen ne kadar az şey var. Kadınları biraz edepsiz göstermiş ama olsun varsın Gürpınar Üstat bu, affedilir :)
Eğlendim, beğendim. Burda (Goodreads) geçen yorumları da okuyunca Hüseyin Rahmi’nin öyküyü hangi yılda kaleme aldığının atlandığını görüyorum. Bence çağına göre çok güzel düşünülmüş, eğlenceli bir kitap. Hüseyin Rahmi’nin bir benzeri daha yok…
Dönemin meşhur yazarlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın bir oturuşta rahatlıkla bitirebileceğiniz, günümüz Türkçesine de başarıyla çevrilmiş olan bir yarı-uzun öyküsü Meyhanede Hanımlar. Kadının toplumdaki yerine, alkol yasaklarına ve evlilikteki gelin-kaynana çekişmesine dair sözler söyleyen tadımlık ve keyifli bir öyküydü. Yüzyıl geçmesine rağmen değişen bir durumun olmaması fazlasıyla can sıkıcı. Meyhane adabı, kadınların ötekileştirilmesi durumu ile ilgili, güzel değinmeler barındırıyor.
Dönemin kadınlarını meyhanede anlatmış Gürpınar. Kadın hakları üzerine yazmaya çalışmış. Çok kısa olan öykü hemencecik bitiveriyor. İşBankası Yayınları'ndan çıkan versiyonu okudum. Kitabın başındaki Hüseyin Rahmi ile yapılan söyleşi çok keyifli.
Beklediğim gibi değildi ancak yazarı tanımak için güzel bir kitap gib geldi bana. Hem başındaki röportajdaki ayrıntılarda hem de bazı karakterlerin görüşleri üzerinden yazarın görüşlerini öğrenmek mümkün. Zaten çok kısa bir kitap olduğundan bir solukta okunuyor.
Instagram yasağı günlerinde bir başka yasaklı döneme, 1920-1924 arasında uygulanan içki yasağının yaşandığı günlere dair bir öykü okudum. Tüyleri diken diken eden seviyesiz bir gelin kaynana atışmasıyla başlıyor. Sonra bu bizim şirret gelin, kaynanasının “layığını vereceğini” fakat önce kocasıyla meyhanede bir güzel eğleneceğini söyler. İşte böylece her fırsatta “kadın her yerde serbesttir” diyen gelin Bahriye aracılığıyla baska kadınları, meyhanede kadınlar*ı görürüz bu sahnede. Shakespeare oyunlarındaki gibi abartılı ve hicivli bir dille, hikayeyi daha çok diyaloglarla kuruyor Gürpınar burada. Fakat karakterler maalesef çok karton kalmış, yer yer kadınların diyalogları karışıyor çünkü karakter-diyalog uyumuna dair net bir fikrimiz olmuyor hikaye derinleşemediği için. Hikaye derinleşse eminim Gürpınar daha neler yapardı. Bahriye karakterinden yola çıkarak bütün kadınları genellemiş Gürpınarcım nedense. Kısa kısa, minik minik dönem tasvirleri, eleştirileri var yine ama klasik Gürpınar kitaplarından, romanlarından aldığım tadı alamadım ben. Fakat Hüseyin Rahmi bey her yazdığında olduğu gibi Klasik Türk Edebiyatı sevenleri yine üzmüyor.
Hamiş: Bu edisyonun başında Temmuz 1924’te Son Telgraf gazetesinde Hüseyin Rahmi Gürpınar’la yazarın Heybeliada’daki köşkünde yapılan röportaj ve gazete yazısına bayıldım. Yazarla ilgili de ilginç özel detaylar var bu yazıda. Bu yazının yayımlanmasından sonra da Meyhanede Hanımlar gazetede tefrika edilemeye başlamış. Bu arada bu minicik romanı neden ve nasıl minik parçalarla tefrika ettiler diye de düşünmedim değil.
“Yalnız Arnavutköy’ünde çilek, Çamlıca’da kiraz, Yedikule’de marul yetişmez; bu memleket sinirli kadın fideliğidir.” :)
“Bu soyucu zamanın vergiye tâbi kılmadığı yalnız karı koca arasındaki gizli muamele kaldı.” pardon da hangi dönemi yazdınız Hüseyin Rahmi beyciğim tanıdık geldi de shshd
Hüseyin Rahmi Gürpınar ile tanışma kitabım oldu. Çok tatlı ve eğlenceli bir dili var. Dönemine rağmen savaşını verdiği şeyler itibariyle de fazlasıyla sevilesi. O zamanlardan bu zamana hala benzer tabular için savaş vermek zorunda olmamız tabii ki biraz üzücü. Bir sonraki kitaplarını merak ettiren bir başlangıç öyküsü oldu benim için.
Kitap Gürpınar'ın genel görüşlerine dair verdiği röportaj ile başlıyor. Küçük eser sayesinde dönemin insanlarının yaşam biçimlerine, kültüre, siyasete dair pek çok fikir edinmek mümkün. En beğendiğim bölümlerden biri sarhoş yaşlı adamın ağzından dönemin şehir tiyatrolarına yapılan eleştiriydi diyebilirim. Bir filmde yönetmenin 'cameo' yapması gibiydi sarhoş yaşlının konuşması. İlk kez Gürpınar okudum, nüktedan ve akıcı üslubu sayesinde tekrar karşılaşacağız sanırım.
Sana bayılıyorum bayılıyorum Gürpınar, sen benim yüz yıl önce yaşamış yakın dostum, ruh eşimsin. Artık böyle yazan biri neden yok diye düşündüm okurken, sonra dedim ki böyle yazan biri şu an "özgürce" yazabilir miydi? Ruhun şad olsun, vallahi billahi. 🩷
Çok güzel ve eğlenceli bir hikayeydi. Yazar o kadar güzel tespitleri iyi bir mizahi dille kaleme almış ki hayran olmamak elde değil. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı bu zamana kadar hiç okumadığım için pişman oldum. Yazarın diğer kitaplarına da özellikle mizahi yönü olanlara mutlaka şans vereceğim.
Bazi hikayelerini begendim, bazilari beni itti. Cumhuriyet'le ve hatta ikinci mesrutiyetle baslayan kadinlarin toplumda daha gorunur ve hak sahibi olmalariyla ilgili hikayelerden hoslanmadim. Cunku kadinlar gercekten de bir 'ikinci cins' gibi gorunuyor onun kaleminde. Kadinlarin ozgurlukten anladiklari 'erkek gibi olabilmek'. Kocalarini azarlayip, kaynanalarini dovup, bira icip sarhos olan ve yine kocalari yuzunden kavgaya tutusan kadinlar. Simdi bu cumleyi tersinden okudum yani kadin yerine erkek koyarak ve gulumsedim. Aslinda bu bir prototype erkek davranisi ve kadinlari erkeklere benzettigini dusundugum icin icerlemisim yazara. Halkin safligini anlattigi hikayleri begendim. Bilmedigim bir zamana ait kitaplar okumak genel olarak hosuma gittigi icin sonucta kitabi begendim.
Çok ara vermeden yine bir Hüseyin Rahmi okumalarıyla yaz için yaptığım okuma challenge'ına devam ediyorum. "Türk Edebiyatı'nda 1900-1930lar arası yazılmış bir kitap" kategorisinde kitaplığıma şöyle bir bakınca İş Bankası'nın Türk Edebiyatı Klasikleri'nden başka bir şey bulamazdım. Bu noktada da sanırım bu seride elimde en çok kitabı bulunan Hüseyin Rahmi'nin kapısını çok da ara vermeden tıklatmam gerekiyordu. Bu sefer oldukça kısa, novella denebilecek bir kitabı olan Meyhanede Hanımlar'ı seçtim. Zaten yakın zamanda kendisinden başka bir kitap daha okuduğum için bu sefer kısa bir kitabını okumayı tercih ettim açıkçası.
İsmi ve kapağı oldukça cesurca gelen bu kitap aslında kısa ama bence fikir namına dolu bir kitap. Otuz küsür sayfalık ve anlattığı dönemi güzel yansıttığını düşünüyorum. Kitap, Hüseyin Rahmi ile yapılmış olan bir röportaj ile başlıyor ve bu kitap çıktığı zaman yapılmış bu röportaj. Bundan sonrasında ise kurgumuza giriş yapıyoruz. Baş karakterimiz Bahriye Hanım, kocasıyla çok da mutlu olmayan ve kaynanasıyla sürekli atışan bir kadın. Klasik gelin-kaynana kavgaları mevcut kitapta. Kaynanası gelinini sevmiyor ve oğlunu koruyor. Bu gelinin bir hanımefendiye yakışan hareketleri olmadığını söylüyor ve oğluna daha çok yakıştırdığı Meliha Hanım adlı kadının hayalini kuruyor. Gelini Bahriye ise Cumhuriyet ile özgürleşen kadınların gücünü alarak, kazanılan hakları, kadın erkek eşitliğini savunuyor. Bu noktada anlaşamayan bu iki kadının hayatı bu şekilde geçiyor. Bir akşam, eşiyle birlikte meyhaneye gidiyor Bahriye Hanım ve burada sarhoş oluyor. Sarhoşken laflarını, kadınların özgürleşmesindeki yolunu, fikirlerini falan anlatıyor. Daha sonra yaşanan tatsız olay ve bu yasaklar döneminden çıkıp özgürlüğe geçen dönemi güzel yansıtıyor. Biz de o meyhanede bir tabure çekip bu kadının fikirlerini okuyoruz.
Bahriye Hanım'ın konuşmalarına tanıklık edenler, kadının sarhoşluğun etkisiyle biraz saçmaladığını falan sanıyor ama aslında dönemine göre çok güzel bir noktaya parmak basmış oluyor. Her ne kadar kurgusal olsa da aslında çok da güzel bir tarihi kaynak bence bu kitap. Cumhuriyet döneminden hemen önce gelen içki yasağı, insanların içkiyi gizli gizli içmek zorunda kalması gibi çok garip durumları yansıtıyor. Ve tabii ki bence kitabın en güzel mesajı, kadın hakları. Cumhuriyet ile gelen kadın-erkek eşitliği, daha öncesinde bu eşitliği göremeyen kadınların kendilerini güçlü hissetmesi için çok güzel bir durum. Mesela Bahriye Hanım'ın "Erkekler de içiyor, kadınlar niye içmesin?" gibi sorgulamaları Cumhuriyet'in kadın haklarına verdiği destek ve eşitlik ilkesiyle onları haklarını korumaya ve cesaretlendirmeye itiyor. Buna da bu geçiş döneminde yaşayan bir karakterin gözünden tanıklık etmek çok güzeldi bence. Bahriye Hanım biraz ağzı laf yapan, çok konuşan bir kadın gibi görünmüş olabilir gözlere ama bence harika bir karakter. Hüseyin Rahmi'nin feminist altyapılı metinlerini gerçekten takdir ediyorum, dönemine göre bence harika. Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç için de öyleydi. Bunun yanı sıra yine de sondaki olay keşke olmasaydı. İki kadının kocaları için birbirine girmesi falan bu mesajı taşıyan bir kitap için hoş olmadı. Keşke birleşip kocalarına saldırsalardı, çok daha iyi olurdu bence; o zaman tadından yenmezdi. Kitabın sonu biraz tatmin etmedi beni. Bunun dışında keşke kitap biraz daha uzun olsaymış, evet bir meyhanede oturup kısa bir akşam geçirdik bu karakterlerle ama Bahriye Hanım'ın konuşmaları sarhoş falan da olsa bence çok bilgeceydi. Biraz daha okumak isterdim onu. Kitapta sevmediğim bir nokta ise sonlara doğru meyhanenin bir kenarında oturup lafa giren, kendi kendine konuşan sarhoş bir adamdı. Yani kimse onu dinlemedi ama biz onu bir kaç sayfa okuduk. Bence kurgunun bütünlüğünü bozuyordu, olmasa daha iyi olurdu. Hüseyin Rahmi'nin dili hakkında ise yapacağım bir yorum yok zaten, her zamanki gibi oldukça akıcı ve günümüz Türkçesi'ne uyarlama ile çok daha iyi olmuş. Bu kitapta da diyaloglar falan fazla olduğu için okurken yer yer tiyatro eseri gibi hissettirdi. Araştırmadım ama kesin tiyatrosu falan yapılmıştır bunun.
Hüseyin Rahmi'den okuduğum üçüncü kitap oldu. Her ne kadar diğer kitaplarına göre daha az sevmiş olsam da bence bu kitap da güzel ve döneminin ruhunu yansıttığı için de oldukça önemliydi. Kitaba puanım 5 üzerinden 3.5 oldu.
Arkadaşımla otururken boş durmayalım diye alıp okuduğumuz kitap. Hikayeden ziyade biraz oyun metni gibi geldi bana, belki de zaten öyledir bilmiyorum.. İki taraflı da bir eleştiri olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyetle birlikte tanınan belli özgürlükleri yanlış algılayıp -ya da senelerin üzerinde bırakmış olduğu baskıların ortaya çıkıp bilinmez- aşırı davranışlar sergileyen kadınlar anlatılmıştır. Yanlış batılılaşma eleştirisi gibi de denebilir. Sarhoş adam ve Bahriye hanım çok kafa açıyorsunuz :D
25 sayfalık kısacık bir hikaye gibi görünse de hemen sizi içine çekiyor. Klasik türk edebiyatı okurken kahkaha atmayalı uzun zaman olmuştu. Tam bu kitap nasıl oldu da günümüzde bir tiyatro oyununa uyarlanmadı diye düşünürken kitaptaki karakterden 100 yıl önceki tiyatro gündemine tokat gibi eleştiri geliyor. Tiyatro seven biri olarak hâlâ geçerliliğini sürdürdüğünü söyleyebilirim.
Hüseyin Rahmi Gürpınar her eserinde bambaşka bir konudan bahsetmeyi başarabilen, her seferinde güldüren ve bir o kadar da akılda yer edecek türde eserler çıkarabilen bir yazar. Gürpınar bana göre 20. yüzyıl Türk edebiyat tarihinin en başarılı, en eğlenceli ve gözlem yeteneği en gelişmiş yazar diyebilirim. Heybeliada sakini olmasına ve kendisini insanlardan soyutlamış olmasına rağmen özellikle Türk kadınlarını nasıl bu kadar iyi gözlemlemeyi başardığı benim için tam bir muamma. Bu eserinde de yazar beni başka bir özelliğiyle şaşırtmayı başardı: iddia ediyorum Hüseyin Rahmi Gürpınar, Türk edebiyat tarihinin ilk erkek feminist yazarlarından biri olabilir (belki ilk, belki de tek, alternatifleri tartışmaya hazırım). Meyhanede Kadınlar, aynı evde kaynanasıyla yaşamaktan bunalmış, eşiyle birlikte meyhaneye giderek iki tek atan bir kadınla başlıyor. Gözler meyhaneye çevrildiğinde eşiyle birlikte içmeye çıkmış başka kadınlarla da tanışıyoruz. Tabii söz konusu Gürpınar olur da cinsiyet çatışmaları ve kadının eşitlik arayışına ilişkin tartışmalar olmaz mı! Sesini azıcık yükselterek şarkı söyleyen kadınlar cılız bir erkek şikayetine maruz kalınca karşılıklı atışmalar hararetlenir, kadınlar yüzyıllar boyunca arka plana itilmenin ve evlerde kapalı kalmanın acısını dışarı vurarak devrin artık değiştiğini kanıtlarlar:
"Beyefendiler, bir cinayet işlemiyorum ki, beni polisle korkutuyorsunuz. Biz şurada iki kadınız. Siz de kocamızsınız. Köy halkı için bu gerçek ispata muhtaç bir şey değildir. Kocalarımızla beraber şurada birkaç şişe bira içip eğleniyoruz. Polisin bizi korkutmak için karşıdan umacılık yapmaya ne yetkisi var? Evimde oh diye bir soluk alamam. Çünkü acuze suratıyla karşıma kaynanam çıkar. Sokakta polis... İki adım ötede hoca... Bu memlekette keyfinizce eğlenmek istediniz mi konunuz komşunuz, bütün mahalle, bütün il karşı koyar, sizi ayıplar. Açık, mertçe eğlenmeye tahammül edemezler. Ama gizli ahlaksızlıklar içimizi kemirir durur."
Muazzam! 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bile bu tarz konular tabu iken 100 yıl öncesinde kadınların isyanlarını okumak, hissetmek ne kadar tatlı hissettiriyor öyle. Yine soluk almadan okunacak bir H.R.G. romanı.
Geçenlerde yavaş yavaş topluma nüfuz edilmesi amaçlanan alkol yasağının üzerine denk geldi. O kadar iyi tespitler vardı ki tek tek buraya alıntıları yazmak isterdim. Hüseyin Rahmi Gürpınar şaşırtmıyor.
Gürpınar'ın cesurca tabulara karşı konuları ele almasına hayranım. Bugün bile yazdıklarını kınayacak insanlar var. Her zaman toplumun tabuları olacak ancak Gürpınar yalnızca zamanının tabularına karşı gelmiyor, tabuların bir bütün olarak anlamsızlığını ortaya koyuyor. Bu kısa kitabından da "Ben Deli Miyim?" romanı kadar keyif aldım. Tartışma yaratacak ve rahatsız edici konuları okumayı severim. Hele de Gürpınar gibi birinin kaleminden çıkmışsa. Kitabın konusuna gelecek olursam; hür kadının erkek baskısından kurtulması gerektiği fikrini benimsemiş biriyim. Erkeklerin kurduğu parlamentolarda "Kadın hürdür ancak şu raddeye kadar" deyişini kabullenemiyorum. Burada özgürlük nerede başlar nerede biter diye bir tartışma açma niyetinde değilim. Erkekler ile kadınların eşit olmadığı, kadınların erkeklerden eksik olduğu görüşü ataerkil düzende öğretilir; kadın ve erkek bu öğreti ile yaşar. Kitaptaki kaynana ve Adalet hanım karakterlerinin kadın olarak erkek baskısını içselleştirmiş karakterler olmasından bunu çıkarabiliriz. Bahriye benim sahip olduğum toplumsal kurallara karşı şeyleri dillendirmiş dahi olsa "baskı kabuğunu" kırma açısından bu tür fikirlerin de duyulmasına, şeytanın da avukatlığının yapılmasına ihtiyaç var. Yanlışlar yalnızca en nahoş fikirlerin dahi özgürce tartışılabildiği ortamlarda doğruya ulaşma şansı bulur. Bunlarla karşılaşmadıkça döngüden çıkamayız. Bu sebeple iki kadının "Kadın serbesttir" diye bağırarak çirkin olarak nitelendirilebilecek konular üzerinden kavgaya tutuşma hikayesini değerli buluyorum. Bahriye'nin bir erkek olduğunu, Bahri olduğunu düşünelim. Karısıyla önceden evlenmek isteyen ve hala peşinde olduğunu düşündüğü bir adam ile atışıp kavga etmesi "namus" adı altında toplumsal olarak aklanacaktı. Bir erkeklik hakkı olarak görülecekti. Kadın böyle bir kavgaya tutuşmakta özgür görülmüyor. Bu noktada kadının uyguladığı şiddeti aklamak istemiyorum. Ancak farklı muamelenin makul ve meşru temelleri olmadığını yalnızca cinsiyet temelli olduğunu söylemek istiyorum. "Kadınlar erkeklerini dövecekler." cümlesinin ürküttüğü kadar "Erkekler kadınlarını dövecekler." cümlesinin de ürkütmesi gerekiyor. Ama ahlakla, dinle yumuşatılıyor.