Geçmiş, şimdi ve gelecek; IV. Murad döneminden bir cellat ve hırsız, bugünden yarı deli bir yazar/ressam, gelecekten bir dedektif... Ömer İzgeç, farklı zamanlara ait bu kişilerle ilginç bir tarikatın peşine düşürüyor okurları. Bir madalyonun, bir tarikatın, bir ejderin izindeki karakterlerin kendi aynalarına bakmak mecburiyetinde kalmalarına şahit oluyoruz.
Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu, güzel ve heyecanlı bir maceranın ötesinde yansımalar sunuyor okuyucuya. Bir madalyona, kâğıtlara ve rüyalara işlenen ejderler, derisinde aynalı pulları ve zümrüdi gözleriyle bu hikâyelere eşlik ediyor.
“Bir cinayet işlendi ve ben hepsini gördüm. Ama önce kendimden bahsetmek isterim. Her şeyden önce, bu odaya adım atanlar duvarlardaki diğer resimlerden önce beni fark ederler, bunu söylemek isterim. Ben karanlık bir ormanın içinde, üzerlerinde gece kuşlarının uyukladığı, lanetli ağaçların arasında dinlenen kızıl bir ejderim. Zümrüdi gözlerimdeki sertlik, aynalı pullarla kaplı kuyruğumun iriliği sizi yanıltmasın; bu karanlık orman, resmi gören sizin gibi resmin içinde olan beni de ürpertiyor çünkü. Oysa, hareket edecekmiş gibi görünen şu ağaçlar, şimdi dalların üzerine sinmiş uyuklayan ancak uygun an geldiğinde nereden peydahlandığı belli olmayan yüzlercesiyle beraber aniden saldırıya geçip bedenimi didikleyecek gibi duran şu sevimsiz kargalar, bakın, en üstteki ağaçların arasına konuşlanmış şu gözler benim gibi her an durağan ve cansız. Ben yalnızca donuk bir ejderim. Şimdi, sizin hareketli dünyanızda olanları anlatmak bana düştü, ne tuhaf.”
“1980 yılında Ankara’da doğdu. Mühendislik eğitimi aldı. Metinleri Hayalet Gemi, altZine, altkitap gibi oluşumlarda yer aldı. 2001-2003 yıllarında arkadaşlarıyla beraber İz Dergi’yi çıkarttı. Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu isimli ilk romanını Ekim 2003’te tamamladı.“
Yazarın dilini çok sevdim. Okurken sıkıldığım tek bir an bile olmadı, "şimdi ne olacak?" düşüncesiyle ilerledim hep ancak yine de yavaş yavaş, sindirerek okudum. Şairane düz yazı dilini kullanabilen insanlara bayılıyorum. Ömer İzgeç'i de çok beğendim bu nedenle. Diğer kitabına ve yazılarına da mutlaka bakacağım. Olay akışı çok ilginçti, uzak doğu esintileri olduğu için benim açımdan daha da ilginçti. Ama tamamen uzak doğu üzerine kurgulamak yerine doğu kültürlerinin mistikliğiyle batının bilimselliğini karıştırıp bu karışımı olay örgüsüne çok güzel yedirmiş kendisi. Ancak ne yalan söyleyeyim, kitabın sonu her şeyi çözüme ulaştırmaktan ziyade bende bir kafa karışıklığı oluşturdu, biraz paradoks içindeymişim hissi verdi. Her bir karakterde kendimden bir şeyler bulmamı, beni tekrardan bir şeyleri sorgulamaya başlatmasını, yalnızlık, varlık, yaratan, yaratılan, evren, iyi, kötü, kader üzerine düşündürmesini, çok düşündürmesini sevdim. Güzel bir okuma oldu benim için.
İlginç bir Osmanlı-Türk fantazyası denemesi olmuş. Hikayesi üç farklı zaman diliminde geçiyor. Romanın sonunda bu üç ayrı akışın anlamlı bir bütünlük oluşturduğunu ise söylemek güç. Özellikle geçmiş zaman diliminde geçen bölümler finale önemli bir katkı sağlamıyor. Hikayenin çok geç açılması ve başlardaki rüya ve imgelerin fazlaca yer kaplayıp hikayenin odağını bulanıklaştırması da başka bir sorun. Yine de edebiyatıyla kendini okutturuyor.
felsefe-psikoloji-teoloji karışımı roman. Kurgu biraz kopuk gelse de bana, kolay ilerleyen bir kitap. öteki -ben- bir üzerine yazılmış bir nebze İhsan Oktay Anar'ı anımsadım okurken.
Bir iki hikâyeyi zar zor okudum. Betimlemelere çok kötü diyemesem de kurgu yapboz gibi. Edebî eserden çok not kâğıtlarından animasyon izlenimi edindim.
Yazarın yıllar sonra kendi çizdiği muazzam kapakla yeniden yayımlanan bu romanı Aynalı ejderlerle kendilerini sembolize eden bir tarikat, bir cellat, bir ressam, bir dedektif ve bir yazarın birbirine dolanmış hikayesini anlatıyor. Gerçeküstü ogelerle zenginlesmis bu metin zaman zaman dikkati zorlayan bir yapısı olsa da kendisinden vazgeçmeyi engelleyecek gizemli bir atmosferi de başarıyla inşa ediyor.
Zamanı işleyişi bakımından çok yaratıcıydı. Farklı zaman dilimlerinden insanlar ortak bir nesne olarak ejderhalar etrafında birleşiyor. Ekstrem garip bir aydınlanmacı tarikatın farklı karakterlerin dönüm noktası oluşu, bu hikayenin anlatımı ve sembolizm oldukça ilginçti. Plot twist açısından bol, okuru merak içinde bırakıyor. Okurken bu karakterin aklı başında mı yoksa deli mi diye muallakta kaldığım çok oldu. Son olarak, yazarın öteki kitaplarına da göz atma isteği uyandırdı.
Prestijsiz ve yüce amaçları olan bir tarikat, birçok zaman diliminden takip ettiğimiz karakterlerin ipleri ve kitap boyunca süren iplerin düğümleneceği anın beklentisi hissi. İhsan Oktay Anar'ı sevip: "Dili keşke şöyle olmasa" diyenlerin sevebileceğini düşündüğüm, mütevazi ve güzel bir kitap.