Az gittik uz gittik. Dere tepe düz gittik. Bir de dÖnüp baktik ki bir arpa boyu yol gitmisiz. Bu ifadeleri bilmeyenimiz, duymayanimiz yoktur; çünkü bu Türk masallarinin ayrilmaz parçasidir. Masal dünyasini gerçek dünyadan ayirmak, bu ayriligi vurgulamak ve sik sik hatirlatmak için bulunmus yollardan, Türk halkinin dehasini gÖsteren muazzam cümlelerden biridir. Az Gittik Uz Gittik, simdi bir kismi Türkiye sinirlari disinda kalsa da, Türkçe konusan halklarin yasadigi topraklarda ve Anadolu’nun derin uygarligi içinde serpilip gelisen masallardan olusan bir derleme. 1998’de kaybettigimiz degerli bilim insani Pertev Naili Boratav’in, uzun yillar alan titiz ve kapsamli çalismalar sonucu olusturdugu bu kaynak eser, Türk folklorunun bu paha biçilmez hazinelerini yaziya dÖkerek kaybolmaktan kurtarmis, bir kusaktan diger kusaga sÖzlü gelenek içinde aktarilan masallari adeta bir kez daha Ölümsüzlestirmistir; kendi deyimiyle, onlara “belge";
Pertev Naili Boratav, Türk halkbilimcisi, halk edebiyatı ve folklor araştırmacısı. Darıdere'de 1907'de doğdu, 16 Mart 1998'da öldü. 1927'de İstanbul Erkek Lisesi'ni, 1930'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. 1931-1932'de Fuad Köprülü'nün asistanlığını yaptı. 1941'de Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği teziyle doçent oldu, 1948'de profesörlüğe yükseldi. 1948'de başkanı olduğu Halk Edebiyatı Kürsüsü CHP iktidarınca komünizmi yaydığı gerekçesiyle kapatıldıktan sonra yurtdışına gitti. ABD, Almanya ve Fransa'da çalıştı. 1940'lı yıllarda Behice Boran'ın Yurt ve Dünya dergisini yönetti. Stanford Üniversitesi Türkiye bölümünü kurdu. Paris'te ölümüne kadar CNRS (Centre National de la Recherche Scientifique)'de çalıştı. 1998'de öldü. Türk halk edebiyatı araştırmaları öncüsü Pertev Naili Boratav 2000 masal, 40 halk hikâyesi, çocuk oyunları, türküler, tiyatrolar, şarkılar, fıkralar, şiirlerden meydana gelen zengin bir arşiv kurdu. CNRS, Sedat Simavi, TC Kültür Bakanlığı ödülleri almıştır. Pertev Naili Boratav, Türk kültürünün kaynakları arasında en başta halk edebiyatının geldiğine inanıyordu. Anadolu halk kültürü araştırmalarına, aşık geleneğine yöneldi.
Eserleri
Gökoğlu Destanı, 1931, 2003 Folklor ve Edebiyat I, 1939, 1991 Bey Böyrek Hikayesine Ait Metinler, 1939 Halk Edebiyatı Dersleri, 1943, 2000 İzahlı Halk Şiiri antolojisi, 1946, 2000 Folklor ve Edebiyat II, 1954, 1991 Halk Hikayeleri ve Halk Hikayeciliği,1946, 2002 Typen Türkischer Volsmarchen, 1953 Zaman Zaman İçinde, 1958, 1992 Le Tekerleme, 1963, 2000 Az Gittik , Uz Gittik, 1969, 1992 100 Soruda Türk Folkloru, 1973, 2003 Nasreddin Hoca, 1996 Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, K Kitaplığı, İstanbul 2003
Kırmızı Başlıklı kız iyi güzel de, insan merak ediyor Anadolu'da neler anlatıldığını. "İşte bizim kültürümüz" hamasetinin ötesinde neler çıkarılabilir bizim masallarımızdan? Dünyadaki tiplere ne kadar benziyorlar, ne kadarı kendine özgüler? Bugün günlük yaşamda davranışlarımıza sinen iyi ya da kötü şeylerin ne kadarı toplumsal hafızamızdan miras kalmış?
Boratav hayatının büyük kısmını bu meselelere adamış. Bu kitabında da özellikle erken cumhuriyet döneminde toplanan halk anlatıları var. Bu haliyle Grimm'den 250 yıl sonra, Andersen'den 50 yıl sonra da olsa; masalların içine jandarma, traktör, çifte tüfek gibi modern şeyler girmiş de olsa; kaynakları Yemen'den İstanbul'a; Kuran'dan Orta Asya motiflerine kadar uzayan zengin bir anlatılar mecmuası var elimizde.
İncelemeye, tekrar anlatılmaya, toplumsal davranışlarımıza yansımaları hakkında düşünmeye elverişli bir kaynak. Sadece eğlencesine okunmak içinse birebir.
Boratav belki gerek duymamıştır ama bence yayıncının/editörün düşünmesi gerekirdi ki bazı noktalarda insanların daha net anlayabilmesi için açıklamaya ihtiyaç var. Benim aklıma takılan özellikle bir yer var ki bu Türk kültürü için de önemli bir nokta. Bazı masallarda çeşitli hayvanlar direkt isimleri ile sayılırken bir hayvan özellikle Canavar olarak adlandırılıyor. Canavar denilen hayvan (hepsinde böyle mi düşünmedim şimdi ama öyledir diye tahmin ediyorum) kurttur. İnsanlar bazı canlılardan ya da bilinmezden gelen yaratıklardan öyle korkup sakınıyorlardı ki Türk kültüründe bu korku bunların adını anmaya da yansıdı. Bunlardan en önemlisi de kurttur. Kurt ismi bile bu korkuyla verilen adlardandır. Asıl adı ''börü'' olan hayvan Oğuzlar arasında bu korku kültürü sebebiyle ''kurt'' ya da çok daha sonraları ''canavar'' olarak anılırdı. Bu adın seçilmesindeki sebep korkulacak bir şey olmayanla onu eşleştirerek korkuyu ötelemekti. Çünkü kurt yemişlere dadanan solucan benzeri bir yaratıktır. Bir süre sonra dile öyle yerleşti ki Oğuzlarda börü sözcüğü kaybolarak yerini kurta bıraktı. Benzer bir durum bugün hâlâ Türkiye'de varlığını sürdürmektedir. Buna en iyi örnek de ''cin'' adı olabilir. Adı anıldığında geleceğinden korkulan yaratık için birçok insan hâlâ ''üç harfli'' diye bahseder lafı geçeceği esnada. Bu açıklama bence kitapta önemli bir eksikti. Bunu bilen insan masalı okurken ya da dinlerken canavarla kastedilenin ne olduğunu bildiği için hikayeyi kafasında daha iyi canlandırabilir.
Öyleyse ben de bir masal anlatayım:
Bir varmış, bir yokmuş. Uzaklarda bir köy, bu köyde varlı bir ağa ile yoklu bir de hamal varmış. Hamal öyle fakirmiş ki gün be gün didinir durur da bir türlü tamamiyle ailesini geçindirecek denli kazanamazmış. Elinde işlerini görmesi için hiç yoktan bir ipten bozma urgan varmış. Hamal ne taşıyacaksa bu urgana sarar sırtlanır taşırmış. Öyle ki baldırı çıplak karısıyla yalın ayak iki çocuğunu da bu urgan taşırmış. Tan doğmuş gün batmış altı ay bir güz dönmüş. Günlerden bir gün bu ip epriye epriye paramparça olmuş dağılmış. Hamal hamallığından olsa ne yapar? Düşünmüş taşınmış bir taşa oturmuş kaşınmış. Göğe bakmış yaşınmış, cebe bakmış aşınmış. Ele verecek akçe elde bulacak ipçe bulamamış. Gel zaman git zaman elde yok yedekte yok aklını kaçırmak üzereymiş. Sonunda dayanamamış ve bir urgan bulup çalmış. İçi içini yermiş bir yandan ama ne yapsın? Derken günlerden bir gün köyün ağası ölmüş. Varlı ağanın varlı oğulları demiş ki: ''Bizim babamızın verecek hesabı yoktur ama yine de merak ederiz. Acaba hakikaten hesabı var mıdır? Varsa nasıldır?'' Ne yapsak ne etsek de bu merakı gidersek, demişler. Sonunda köyün yoklu hamalına salık etmişler ki varsın gelsin. Yoklu hamal varlı ağanın köşküne gelmiş. Ağanın oğulları ''Bak hamal köyün varlı ağası öldü; biz de onu gömeceğiz ama bir meraktır bizi yedi bitirdi. Acep -yoktur ama- bababmızın verecek hesabı var mı, varsa nedir, merak ederiz. Bunu olsa olsa sen çözersin.'' demişler hamala. Konuşmuşlar tartışmışlar sonunda hamalı ikna etmişler. Babalarının mezarının yanına bir mezar daha kazmış ona da hamalı bırakmışlar. Akşam olmuş ezan okunmuş; çok geçmeden iki sorgu meleği mezarların başına inmiş. Bakmışlar ki bir mezarda ölü diğer mezarda diri. Demişler ki ''Ölü zaten ölü; bir yere kaçamaz. Biz en iyisi diriyi tutalım da kaçmasın.'' Bakmışlar etmişler bizim hamalın tek bir günahı var. Sormuşlar: ''Sen bu urganı niye çaldın?'' Yoklu hamal zaten korkudan ha öldü ha ölecek dili döndüğünce anlatmaya çalışmış. Olmamış. Bir daha anlatmış, olmamış. Bir daha anlatmış olmamış... Tan vurup da gün doğanda varlı ağanın oğulları bakmışlar ki öteden yaşlı bir adam geliyor. Hay! demişler, biz hamalı koyduk ama kaç oldu geldiği yok. Öteden gelen yaşlı adam iyice yaklaşmış oğullara. Oğullar saçı sakalı apak yaşlı adamı tutup bakmışlar ki yoklu hamal. Şaşmış kalmışlar oracıkta. Demişler ki 'Ey hamal, ne oldu? Babamızın hesabı var mıymış? Yoktur ama sen söyle var mıymış?' Hamal iyice açıp gözlerini karşısındakilere dikmiş 'Ben sabaha kadar bir urganın hesabını veremedim de kaldım. Babanızın hesabına ömür mü yeter!' Sonra dönmüş evin yoluna koyulmuş.
Arşivlik bir çalışma kabul ediyorum fakat masalların çoğunun bir ana teması ya da kendisine özgü bir dili yok gibi geldi bana. Okuduktan sonra evet ne oldu şimdi diye düşündüğüm çok fazla masal var.