“… bir roman yazmak üzereyim. Hem de öyle bir roman ki hayatın bizzat kendisini aksettirecek. İçinde hem romantizme, hem de realizme yer olmakla beraber bizzat hayatın akışından ayrılmayacağım ve buna olduğu kadar tarihe de sadık kalacağım. Bir roman ki size 1300 yıl öncesini yaşatacak ve birbiri ardınca sahneye çıkan kahramanlar günümüze kadar gelecek. Bir roman ki içinde yalnız bir tek kahraman bulunmayacak. İçindeki her şahıs, tıpkı hayatta olduğu gibi başlıbaşına bir kahraman olacak.”
Türkçülüğün öncülerinden olan Nihal Atsız, Turancı çevreler tarafından aynı zamanda güçlü bir Türkolog olarak kabul edilir. Bu çevrelere göre Türk dilini, tarihini ve edebiyatını gayet iyi bilen Atsız, özellikle Türk tarihinin Göktürk kısmında uzmanlaşmıştı. Çok sevdiği bu devreyi Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor adlı iki eser ile romanlaştırmıştır. Deli Kurt adlı romanı Osmanlı tarihinin ilk devrelerinin romanlaştırılmış şeklidir. Ruh Adam’daki Selim Pusat'ın şahsiyetinde Atsız'ı görürüz. Ruh Adam’ın devamı olarak Yalnız Adam’ı yazacağını söylüyordu. Yine yazacağını bildirdiği bir eseri de Bozkurtlar serisinin 3. cildi idi. Yayınlanmamış eserlerinin içerisinde II. Mahmut'tan Günümüze Kadar Osmanlı Hanedanı Tarihi adlı bir eseri de vardır. Nihâl Atsız'ın şiirleri Yolların Sonu adı ile kitap halinde basılmıştır.
Çok ayrıntılı bir inceleme olmayacak ama neyse: Serinin diğer kitabı "Bozkurtlar Diriliyor"a göre yapısal olarak daha başarılı bir eser, barbarizm dozu da kıvamında tutulmuş. Yazar, hakkında elle tutulur kaynakların yok denecek kadar az olduğu bir göçebe kabile devletini, içindeki insanları ve karakterleriyle doyurucu sayılabilecek ölçüde vermiş. Etkileyicilik açısından kesinlikle "Diriliyor"dan daha iyi, "Deli Kurt" ise bununla mukayese bile edilemez. Hamaset oranı da fazla göze batmıyor. Bunlar önemli artıları. Vizyon sahibi bir yayınevinin İngilizceye tercüme ettirip döneme ve bölgeye ilgi duyan yabancılar için belki keyifle okunabilecek bir kurgu esere dönüştürmesi gerekirdi çoktan. Bu dediğim iş en azından 80'li yılların ortalarında yapılsaydı, kitap daha geniş bir kitleye ulaşmış olabilirdi. Yazarın diğer kitaplarının aksine, propagandist ve hamasi tavrı nispeten daha makul bir dozda tutulduğu için belirli bir yabancı okuyucu kitlesinden de teveccüh görebilirmiş aslında.
I govern myself; at school, I’m commanded to learn from others. I create cosmologies; at school, citizens are what they want to manufacture. I reject fame; at school, token medals and certificates fly through the air. I prefer stillness; there, an endless rush and scrambling reign. I am independent; at school, rules and molds try to keep me within certain labels. I am free; at school, goals and expectations are piled on until they’re internalized. I see “education” itself as fundamentally filthy; at school, they regard learning as a “source of knowledge.” I recognize the inner world as the only authority; at school, I am expected to fear the officials. I yearn for genuine connection; at school, there are only social games and gossip. I see originality as a sign of reality; at school, difference is a sign of “concern,” resulting in the “interventions” of guidance counselors. I am as deep as the ocean floor; at school, my headache grows from the endless giggling over hollow topics. I am sworn to individualism and the revaluation of values; at school, only copy-primates exist, having absorbed family and social values wholesale. I flourish with love; yet at school, the environment is institutional, a place where even the smallest action can have serious consequences. I worship silence; at school, there is only noise and sound, and the longest silence in an entire day lasts at most ten seconds. I admire art and philosophy; at school, suffocating mathematics and even useless, boring chemistry facts are drilled into you like a parrot’s chant. I dream of nature; at school, fluorescent light drills into my eyes, and flat, colorless concrete walls mock my creativity. While I cloak myself to prevent my passions from being stolen, at school, every spiritual feeling is turned into a career and made material. While I think about how to escape compulsory schooling and military service, at school, nationalism and patriotism—the only allowed ideology—are instilled compulsorily. I am obligated to hear again and again knowledge at school that I already learned years ago by myself, while everyone stares blankly at it as if seeing it for the first time, and whoever grasps even a tiny portion of it is considered the most knowledgeable. I learn freely, yet at school I am seen through limiting lenses such as “visual learner,” “auditory learner,” or “social learner.” I see myself as stateless, yet at school nothing is offered outside the portrait of the country’s founder and its flag hanging at the head of the classroom, and a crowded swamp of theory entirely set by the state’s wishes. I overflow with abstract and inner insights, yet at school only heaps of concrete and physical facts are recited again and again. I am forced to act as though I take seriously this dump of ignorance where neither a person nor a thing speaks to my interests—this is the ground from which my lasting emotional and intellectual disappointment grows. And countless others...
"Kür Şad, ölmüş Çinli yığınları üzerinde tek başına Çin Kağanlığına karşı vuruşuyordu. Yalınkılıçtı. Börkü düşmüş, kaftanı parça parça olmuştu. Göğsü açıktı. Göğsünden, alnından, yanaklarından, boynundan kan sızıyor; fakat o yine vuruşuyor, dövüşüyor, çarpışıyordu. O şimdi yarı Tanrı gibi bir şeydi. Ölümü de başka türlü olmalıydı. Kırk kahraman birer birer düştükten sonra o hâlâ ayakta idi. Uzun saçları omuzlarında uçuşuyor, gözleri kıvılcımlar saçıyor, kolu yıldırım hızıyla kalkıp iniyor, her inişte bir Çinliyi deviriyordu. En sonunda ölüm kızı onun eline bir sağrak sundu. Kür Şad bu acı sağrağı gözünü kırpmadan içti. Atının yelesine kapandı. Başını dayadı. Sağ elinde kılıç hâlâ sımsıkı duruyor, sol eli sarkıyordu. Kür Şad ölmüş, fakat attan düşmemişti. Ölmüş, fakat yenilmemişti..."
I Read it in Uzbek language, but still think translation didnt changed a bit of its content as i enjoyed it very much. As a person currently living in China and being from one of the turkic nations, i think author is very knowledgable about both nations, their life style, history, people's way of thinking and their behavior. Strongly recommend it!
Gök Türklerin tarihini, türesini, tüm yasamini, kahramanliklarini ve daha nice seyleri çok güzel bir sekilde özetlemis bir kitap. Her Türk, Türk'üm diyen her kes bu kitabi okulami bence. Kür Sad ve daha nice kahramanlarin soyundan gelmenin gururu bizlere yeter.
Ben kitap okumayı açıkçası pek sevmezdim ve zorlanırdım. Bir gün resim hocası bana bu kitabı verip zorlamasıyla okuma alışkanlığı edinmiştim.kitapları sevmeyen birine bile günde 150 sayfa okutabiliyor tavsiye ederim.