"...Oysa o, o çılgın fırtına istiyor, Sanki huzur varmış gibi fırtınalarda!"
Marya Aleksandrovna uzun yıllar önce ölen babasının ardından annesini de kaybeden bir genç kız. Babasının yakın dostu, kendinden yaşça büyük Sergey Mihaylıç'a aşık oluyor, aşkında karşılık da buluyor.
Romanın ilk bölümünde iki kahramanın birlikte vakit geçirip dostluklarını ilerlettikçe birbirlerine nasıl da iç ısıtıcı bir şekilde aşık olduklarını ama aşklarına dair kendilerince hissettikleri endişe ve korkuları yüzünden nasıl birbirlerine açılamadıklarını okuyoruz. Heyecanlı bir yüzleşme sonrası evlenmeye karar veriyorlar, ancak bu yüzleşme sırasında Sergey Mihaylıç'ın söylediği şu sözler, zannımca Tolstoy tarafından bilerek bize ilişkilerinin ve evliliklerinin gidişatı konusunda ipucu vermek için söyletilmiş:
"Siz gençsiniz, ben değilim. Siz oyun oynamak istiyorsunuz, oysa benim gerek duyduğum şey başka. Oynayın ama benimle değil, yoksa inanacağım ve benim için kötü, sizin için de utanç verici olacak."
İkinci bölümde çiftimiz köydeki sade hayatlarına büyük bir saadetle adım atıyorlar. İnanılmaz bir ahenk içerisinde birlikte çok tatlı zaman geçirmelerine karşın, Maşka bu monotonluktan yılmaya başlıyor:
"Onu seviyordum, ve onun her şeyi olduğumu görüyordum; ama aşkımızı herkesin görmesini, sevmeme engel olmalarını, ama bu engellere rağmen onu sevmek istiyordum. Aklım da duygularım da boş değil, dopdolu olsalar da bu hissettiğim farklı bir duyguydu, gençlik duygusu ve sakin hayatımızın tatmin etmediği bir harekete geçme gereksinmesiydi."
Bunun üzerine biraz sosyalleşme amacıyla Petersburg'a giden çiftimiz, Maşka'nın sosyete hayatı ile büyülenmesi ve büyük bir hızla sosyeteye çekilmesi sebebiyle aralarındaki ahengi sonsuza dek kaybediyor.
Gerçekten harikaydı. Aşk ve evlilik üzerine bu denli gerçek bir hikaye var mıdır bilmem. Sergey Mihaylıç'ın en sonda Marya'ya söylediği gibi aşk, ilişkinin bir evresinde iki tarafı da ele geçirip, daha sonra hatırladıkça kalplerinde buruk bir hüzne sebep olan sıcacık anlar yaşatan geçici bir duygu galiba.
(Henry Jackman'ın Crossing the Line ve Overdose bestelerini bu hikayeyle çok uyumlu buldum. Hele de en son konuşma sırasında zihnimde çaldı. Zaten Cherry albümü hüzünlü bir aşk hikayesi dinliyormuş hissi verdiğinden benim için Genç Werther'in Acılarıyla özdeşleşmiş bir albümdür.)