“Bir anlatı metninin iki yönü vardır; birincisi ‘öykü’, ikincisi ‘söylem’dir. ‘Öykü’ bir olay serisinden, kişilerden, çevreden oluşur ve ne anlatıldığı sorusuyla ilgilidir. ‘Söylem’ ise, ‘öykü’nün nasıl anlatıldığı sorusuyla. Öyküyü bize ileten söylemdir; yalnız ve yalnız söylem yoluyla öğrenebiliriz kişileri ve olayları. Onun için bir anlatı metninde okuduğumuz öykü, söylemden geçmiş bir öyküdür. Başka bir deyişle, belli bir şekilde düzenlenmiş ve belli bir yöntemle sunulmuş öyküdür. Yazar öyküsünü dile getirirken söylemle ilgili bir sürü sorunla karşı karşıyadır. Öyküye nereden başlamalı? Başından mı, ortasından bir yerden mi? Hangi olayları seçip anlatmalı? (Örneğin, Yusuf'un yola çıkarken, karısıyla vedalaşmasını anlatmalı mı?) Neye ne kadar yer ayırmalı? Hangi olayları sahnelemeli, hangilerini özetlemeli? Öyküyü kime anlattırmalı? Öykünün kişilerinden birine mi, yoksa öykü dışı bir anlatıcıya mı? Bu anlatıcı kişilerin içini dışını bilen bir anlatıcı mı olmalı, yoksa bilme konusunda ayrıcalıklı olmayan, gerçek yaşamdakine benzer bir insan mı olmalı? vb. vb. Yazar bilinçli olarak bu noktaların her birini düşünmese de, yazdığı metinde bu sorunların şu ya da bu şekilde çözümlendiğini görürüz.”(s.48)