"Hayatı anlayamamak kadınları anlayamadığını söyleyen adamın sözü kadar perişan bir ifade gelir bana. Be nabekâr, kadını anlayıp da ne yapacaksın, yapacağın değişecek mi?
Peki hayatı ne yapacaktım?
Onu anlayayım diye psikanaliz mi öğrenecektim, Jung'ları, Laing'leri okuyup şizofreni yolculuklarına mı çıkacaktım, şeyhleri ayrı, doktorları ayrı mı etekleyecektim, kendimle ilgili hem de bu dünyama ait bir söz söyleyecekler diye kulak mı kabartacaktım?
Söz doğru olsa zaten kaçardım, yalan olsa bayılır tekrarını duyayım diye yapışırdım da bunun neye faydası olurdu?
Zavallı Reich gibi dolaplar yapıp içine mi girseydim, o pos bıyıklı filozof gibi coşkunluk seline mi kapılsaydım, ikinci benlik, birinci benlik öndeki, arkadaki, birincinin sesi, ikincinin ayak sesi diye huzursuzluk ve yetersizlikten tuhaf ama kibirli bir dünya mı inşa etseydim, kibrimin nedenini anlatacağım diye canım mı çıksaydı, birinin ruhu az öteye kıpırdayabilsin diye elli sene gırnata mı çalsaydım, zaten öbür dünyada göreceğim cini, mekiri, meleği göreceğim diye gece üçlerde kalkıp namaza mı dursaydım, avizeler sallanıyor, başım secdeden bir saatten evvel doğrulamıyor diye sonra kime anlatsaydım, arabayla on iki saatlik yolu kendimden geçerek iki saatte almış olsam bile varacağım yere on saat evvelden gelip de ne yapsaydım?"
She's not a hermit, though in other times she could have been. Her job is not in keeping with the times: she repairs the clocks in the Ottoman palaces. Şule Gürbüz is the only woman in the world to be an expert in mechanical clocks and author of two collections of stories which are small jewels of contemporary Turkish literature: Zamanin Farkinda (Aware of time, 2011) and Coskuyla Olmek (Die enthusiastically, 2012)
Aged only eighteen she wrote her first novel, Kambur (The Hunchback, 1992), published at the first attempt by the well-known Iletişim, likewise publishers of her last two works. But, apart from an interval marked by a collection of poetry and a theatrical text, for almost twenty years Şule Gürbüz has remained outside the Turkish literary scene. She studied History of Art in Istanbul and Philosophy in England. On her return she became apprenticed to Recep Gürgen, the last master clock maker in the Imperial Palaces, to then become in her turn a master.
Over the years the two of them were able to set working more than 300 clocks, both Turkish and foreign, belonging to the period between the XVI and XIX centuries. For the most part these clocks were recovered from a state of abandon and then put on show in museums which are today housed in the Topkapi and Dolmabahçe Palaces. This path has played a determining role in Gürbüz's writing which reflects on human existence and the sense of life using expressive and ironic language, taking up and giving voice to various themes in the Turkish-Muslim culture.
Şule Gürbüz potansiyeli büyük bir yazar. Meslektaşı pek çok “genç” yazarın aksine diyecek sözü olan, yaratıcı bir yazar. Ancak iyi bir yazar olmak, yaratıcı olmak, yerinde tespitli derin sözler söylemek maalesef her zaman ortaya çok iyi bir metnin çıkmasını sağlamıyor. Zamanın Farkında isimli kitaba ilk öyküsü Müzik Hocası’yla harika bir giriş yapıyoruz. Yazar, ilgiyi canlı tutan bir öykülemenin arasına serpiştirilmiş “zihin akışı” cümleleriyle ilerleyen bu bölümde okuyucuya adeta küçük çaplı bir edebiyat ziyafeti çekiyor. Fakat ne olduysa da bundan sonra oluyor ve hem bu öykünün devamında, hem de kalan öykülerde (son öykünün kitabın tekrar parlama yaptığı son kısımları hariç), herhangi bir bütüne dair bağlamını büyük ölçüde yitirmiş, ettiği anlamlı ve büyük cümleleri içinde ezen bir anlatımdan ötesini göremiyoruz. Şule Gürbüz’le ilgili, monologvari bir yöntem izlediği, okuyucuyu işin içine katmak, onunla tartışmanın içine çekmek yerine, keskin tespitlerle vaaz veren bir konumu yeğlediği eleştirilerine büyük ölçüde katılıyorum. Ancak bu elbette Şule Gürbüz’ün kendi tarzında önemli, dikkate değer bir yazar olduğu, eleştirilerin de ancak bu ölçüde anlamlı olabileceği gerçeğini değiştirmiyor.
Kitabın ilk hikayesini sevmekle birlikte çok yorucu bir okuma olduğu için devamını getiremedim. İçe bakış - dışa yansıtış olayını severim,evet, ama çok sıkışık olduğum bu zamanda okuduğum her satırın beni allak bullak etmesini, üç sayfanın ardından bin sayfalık bir kitabı okumuşçasına yorgun olmayı değil. Bunu tercih etsem Proust okurum zaten.
Yine de tekrar okumayı deneyeceğim, Kambur'u seversem kitaba dönmem muhtemel olduğundan bu rafta kalsın en iyisi. :)
Proustvari uzun cümleler, Tanpınarvari zamanla içli dışlı ifadeler... Ha deyince okunacak öyküler değil. Şule Gürbüz harika bir yazar. Laf olsun diye yazılmış cümlesi yok desem yeridir. Muhakkak okunmalı.
Bir çırpıda kavrıyoruz ki insan diğerini tanıyamıyor -işin kötüsü, kendisi de kendini tanıyamıyor. Arada zaman akıp gidiyor işte.
Dergideki uzun röportajında yanlış mı algıladım bilemiyorum, elitist bir kibir, isim bolluğu, büyük ve kesin hükümlü konuşma sezmiştim (zamanında hayran olduğunu söylediği birçok ismi sevmiyorum: tamam, bir karşıtlık olarak değil ama Yes yerine Can, Genesis yerine Camel, Tamburi Cemil yerine The Clash, Peyami Safa yerine Nazım Hikmet). Bir de, kulağa haklı gelen o kadar çok nokta olduğu için mümkün olamaz herhalde diyordum. Kitabı da biraz önyargıyla okudum, direndim, kendimce kulp takmaya çalıştım ama pes ediyorum -hele son, Aslan Bey'in hikayesi neydi öyle!
Kendi cetvelimce: Yoğun, kapalı, uğraştırıcı, şaşırtıcı, öğretici, mest edici. Üslup çeşitleniyor. Çoğu yerde, eşzamanlı ve alakasız okuduğum Perihan Mağden'e benzeyen kara mizah var; Atay veya Pamuk'ta gördüğüm tasvirleri uzatma, örnekleri çoğaltma, cümleyi mümkün olduğunca uzunlaştırma var. Aforizmalar çok ya da iki cümlede bir durup hazmetmek, değerlendirmek için yavaşladığınız, bazı pek orijinal pek yerinde gelen sözler, benzetmeler çok. Mesela, "gençlikte insanın içi bomboş olduğundan içine ne düşse büyük gürültü çıkarıyor elbette" lafı kendi üstüne de dönüyor [ilk kitabı Kambur]. Öyküleri ortak bir temadan başka öğeler de birbirine bağlıyor. Bir öyküde sadece orta kırattaki insanların daima keyifli olduğunu söyletiyor, sonrakinde bunu takvimde geçen beylik bir söz yapıyor. Okuyucuya ipucu yakalama fırsatı tanıyor ama öyle kapalı ki, hep başka bir anlam saklı gibi [yine, Francis Bacon'da ne tür bir bağlantı, bit yeniği var acaba? belki de yoktur!]. Sonra ne kadar çok dini, musikiye ait, eski devre ait kelime, gündelik dildeki deyiş var! Bu hallere mutlak bir aşinalığı olmalı yazarın. Hem gelenekle [ama şimdiki muhafazakarlar gibi değil, daha bir aristokratikvari havada -tamam Üsküdar da var ama daha yukarı Boğaz tarafları] ünsiyet var hem de, o geleneksel, o asırları aştığı için, üzerinde uzlaşıldığı için, içinde bir tür hikmet barındırdığı sanılan şeyler de dahil olmak üzere herşeyle dalga geçme, herşeyi yavan ve bayağı bulma, herşeyi zaman karşısında kifayetsiz görme kabiliyeti var. Bir de sanırım, Aslan Bey'le müzik hocası kendisi; niye erkeğe çevirmeye tercih etmiş acaba?
İlgisiz not: Bu arada, 'zaman' ne kadar sık kullanılan bir o kadar da manasız olan bir kelime (birçok şeyi karşıladığından dolayı). twitter'a, forumlara, kendi yazdıklarımıza filan bakın. Vakit, süre, an, kez, defa, saat, dönem, devir ... Zaman kelimesini kullanmamaya çalışmak gerek aslında. (Yazarın kullanmayı sevdiği kelimenin biriyle söyleyeyim: ziyadesiyle 'sakil'). Daha doğrusu, kelimeyi birinci anlama saklamalı, diğerleri için kez, defa, -de,-da vs. demeli.
Daha önce iki kere okumaya çalışmıştım bu kitabı ve ikisinde de ilk öykünün yarısına gelemeden bırakmıştım, ağır gelmişti o zaman. Şimdi bakıyorum da aslında çok akıcı bir anlatımı var, belki de beni korkutan buydu önceki okumalarımda. Öyle gürül gürül akıyor ki cümleler insan hangi taşa, kayaya çarpacağını kestiremiyor bu akışta.
Ne desem bilemiyorum aslında, beklediğimden çok daha fazla etkilendim kitaptan. Yaşadığım ve yaşamadığım tüm hayatların tanıdıklığını buldum kitapta. Şule Gürbüz'ün kendini ifade ediş tarzına hayran kaldım bir de. Mesela bir yerde çocukken içinde oynanan inşaattan, oradaki kumların yükselişinden ve binanın içinde gezdikçe hissedilen serinlikten bahsetmiş. Öylece geçiveren bir andı bu ama okurken o an cisimlendi gözümde. Böyle bir sürü an yaşadım, pek çok yerde gülümsedim. En sıradan görülen, üzerinde en durulmayan ve rafa kaldırılıp unutulan anları ve ayrıntıları sanki daha az önce deneyimlemişçesine aktarabilmiş yazar. Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri buydu. Diğeri ise okura mesafeyle yaklaşacağı ama bir yandan da çok kolay özdeşim kurabileceği, rahatsız edici gerçekçilikte karakterler sunması.
Korkuyu Beklerken’den beri ilk defa bir öykü kitabından bu derece etkilendim sanırım. Bence Şule Gürbüz çok büyük bir yazar ve çok daha fazla okunmayı hak ediyor. Kitaptaki öykülerde kendini sevememiş, tutunamamış insanların kafalarının içinde dönüp duran düşünceleri okuyoruz. Okumak diyorum ama sanki ben de oradayım, ben de düşünüyorum tüm o şeyleri. Bu kadar kısa öyküler nasıl bu kadar çok şey hissettirebilir? Kitabın müthiş bir Türkçe ile kaleme alınmış olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım mutlaka.
şule gürbüz'ün benimle oturup bir kahve içmesine ihtimal dahi vermiyorum. fakat kendisine duyduğum yakınlık ve anlattıkları beni deli edebilir. kitabı neredeyse iki kez okudum.
orta sıralardaki hikâyelerle tam olarak tanışamadım, fakat zamanı gelmemiş demek ki diyorum. bir süre sonra tekrar okuyacağım. ne kitaptı ama!
öyle miymiş kitabını almak için bir süre bekleyeceğim, sindirmem gereken çok satır var :)
Şule Gürbüz her seferinde büyülü etki bırakıyor üzerimde. Bu cümleleri başkasından okusam aynı şekilde etkilenir miyim diye düşünmeden de edemiyorum. Şule Gürbüz’ün anlattıklarının tadına onun bütün kimliklerini bilerek/düşünerek okuduğumuzda ayrıca varıyoruz sanıyorum. (Şule Gürbüz yazdığı için okumak ya da beğenmek değil söylemek istediğim.) Bu kitap için “Bir ayna.” yorumunu yapmış birisi. Gönülden katılıyorum.
İlk Türk romanından beri yazarların yaşadığı dönemlere dair ipuçlarının izini süreriz; Şule Gürbüz’ün bu kitabı onun -ve benim- dönemimizin bazen ayan beyan, bazen gölgede kalmış ipuçlarıyla dolu. Son derece akıcı, yoğun, okuyucuyu zorlayan, duraklatan, düşünmeye iten bir tarzı var. Hikâyeleri modern öykü tanımının dışına çıkmış gibi. Hoş Gürbüz’ün böyle bir endişesi olduğunu zannetmiyorum.
Yakın zamanda okuduğum onca kötü kitaptan sonra iyi geldi.
İlk öykü derin, ama bulanık, ağa ne çekse razı gelen bir balıkçı usulunce doldurmuş takayı Şule Hanım, az daha batıyormuş ama anlatı parça parça mercan çıkarmaya heves ettiği o derinlere. Bir başkasının gözüyle okunup orasının burasının kırpılmasına ihtiyacı varmış o öykünün. Bir de karakter kendi içinde tutarsızlaşıyor, tek bir kişiden beklenmeyecek metod sıçramaları yapıyor anlatacağını anlatırken.
Kitaptaki son öykü ise muazzamdı. Tek kusuru, ki bu kitaptaki bütün öykülerin kusuru bence, öykülerin öykü olmaması. Başı sonu aynı, anlattığını anlatınca rahatlamayan, anlattığını yaşarken çoğunlukla değişmeyen, zamanın geçişinden akışından münezzeh, mekâna şöylece bir değen ama bir türlü ayakları dünyaya değemeyen karakterler. öyküde bu konuların ele alınması belli başına zor bir iş zaten, ama incelik de orada, ne bileyim, bu derece ayan beyan bir didaktikliği sonraki kitabındaki gibi olayın gelişiyle karşımıza çıkan küçük ekmeklerin arasına kanepe usulü konmuş hakikat kırıntılarına tercih ederim.
Son öyküdeki karakterin kurduğu kişilik öyle tutarlı ki, kendimde doğru bir şekilde başlamış gelişim o derece bir tutarla aksaydı nasıl bir insan olurdum düşünmeden edemedim. Ama tabi biz "normal" insanlar bir öyle bir böyleyiz, tutar bir masal, yol bir boş zaman uğraması. Yeni toparladığım öykü dosyasında halihazırda mevcut bulunan bir karakterin işine yarayacak alıntılar da buldum.
Yazı metodumu, üslubumu, hatta ele aldığım konuları fazlasıyla etkileyen bir yazar Şule Hanım. Bu sebepten bir süre son kitabını özgünlüğümü korumak adına okumayacağım. Yine epeyce bir şey öğrendim, gördüğü taltifin kalitesi sebebiyle değil, kalitesine rağmen olduğunu anlamak ümitlendirdi beni. Daha orada değilim, ama talibim.
Öykü metinleri biraz ağır geldi, uzun cümleler bana hep İhsan Oktay Anar'ı hatırlattı. Fakat çok beğendim. Özellikle Mutfak ve kitaba ismini veren son öykü olan Aslan Bey'in hikayesi cok etkileyiciydi. Sanırım okumaya devam etmekmicin direnmek gereken kitaplardan. Çünkü bittiginde o kadar çok altı çizili, kenarı gülücüklü, kalpli, soru işaretli, yıldızlı cümle, paragraf ve pasaj bırakıyor ki ardında, yazarın üslubuna, anlattıklarına hayran kalmamak elde değil. Bir de hatıraların betimlemeleri müthiş. Mesela bir salyangozu yerden alıp duvarın uzerine birakması anı, ya da çocuklukta icerisinde oynanan bir insaatın serinliği, Bacon ile küvette sıcak sudan haşlanan çocuğun hali... Pek çok an var bu şekilde, okuyucu birebir kendisini o anda hissediyor. Yazarın okuduğum ilk kitabı, çok sevdim ve aynı kitabı farklı bir bilincle yeniden okuma isteği duydum.
Öyküleri ve vermek istediği mesajları farklı, alışkın olmadığım bir dil kullanarak yazıyormuş. Fazlaca betimleme.. En sevdiğim öykü Cansın oldu içlerinde.
“Hayalimdeki aklımda olduğuna göre bendeydi, demek ki ben “O” idim.
Çok şaşarım şiir sevenlere, okuyup geçenlere, kitabı kapatıp yemek yiyenlere, o bakışla yaşayıp da ölmeyenlere. Şiir sevilmez ki, öyle duyulur, öyle bakılır, hastalanılır, zehirlenilir, ölünür. Şiir sonunda öldürür.
“İnsanlar bir şey görmüyor, anlamıyor,” diye şikayet edene şaşarım, kim görülmek anlaşılmak ister ki, gördüğünü kucaklayabilecek kim var ki, bir de görülmekten söz edilebiliyor. Böyle bir hayalet gibi, hiç olmadığım şekillerde algılanıp çekip gitmek, içinde gizli, sonsuz bir ağrıyla yaşamak… başka çaresi var mı?
Bazı şeyler düşünerek değil, üzülerek öğreniliyor.
..ben hep yaralı kediler gibi bir köşede kendi kendime iyileşmeyi bekledim.
Gençlikte insanın içi bomboş olduğundan içine ne düşse büyük gürültü çıkarıyor elbet.
İçine doğulan hayat, hep o hayattan sıçrama isteği veriyorsa ama doğana sıçrayacak bacaklar vermiyorsa ne olur?
Hayatı demeyeyim de bir hayale tutunarak yaşayabileceğimi, gerçeğe hiç dokunmadığımı, dokunamayacağımı ve bunun beni mutsuz etmediğini, bilâkis bir şey koruyacaksam kafamın içindeki hayatı koruyacağımı gördüm, anladım.
Hayatı anlayamamak kadınları anlayamadığını söyleyen adamın sözü kadar perişan bir ifade gelir bana.”
*Müzik Hocası, Cansın, Leylâ, Çakır ve Aslan bey… 5 öyküde 5 farklı içsel sorgulama. Şule Gürbüz konuşturmuş yine kalemini. Hayranlıkla, her bir öyküde yer yer gülerek yer yer kendimden bir şeyler bularak okudum. Artık mezarlıktan ezkaza geçerken Leyla’nın duası gelecek aklıma:) Gülümsemem bundan.
7 Aslında başka başka çevrelerden ince ince süzdüğü gözlemlerle yarattığı karakterleri hayatın tam içinden , bizzat böyle insanları tanıyor hissiyle gözümün önünde buldum. Bu duyguyu sevdim ve yazarın alametifarikası olan yazım dilini de. Gelgelelim bunca sündürmeye lüzum var mıydı ? E anladık böyle olduğunu , aynı hal’lerin evirip çevirip tekrarı olan uzun hikayeler yerine ; tam etkilendiğim yerlerde kesilse eminim acayip etkilenir ve başka şeyler söylerdim. De, işte, belki de bu yüzden sevdiğiniz karakteri öldürün derler hep, ben yazdıklarıma hiç kıyamıyorum mesela, bir gün okurlarıma böyle hissettirmek istemem asla, diye geçti içimden. (Ve kimbilir bir gün birileri tam da bunları söyleyecek sana ihyuca, biliyor musun?)
Şule Gürbüz kitapları bence öyle okudum bitti kitapları değil, evet çok çarpıcı ve sarsıcı ve lezzetli ve o özel ruh haline göre her daim dönüp sadece birkaç sayfası bile olsa tekrar tekrar okunacak kitaplar. İşte bu da onlardan biri...
ilk hikayenin başları oldukça akıcı hatta komikti. fakat sonra sonra işler sarpa sardı. Şule Gürbüz'un kalemi çok güçlü fakat burada sanki bir şeyler üzerime boca edilmiş gibi hissettim. Yazım dilini beni biraz yordu ve sıktı. Yine de okuduğum için asla pişman değilim. Çünkü hikayelerde yine kendimden çok fazla şey buldum. Şule Gürbüz'ün em sevdiğim tarafı da bu aslında. Aklımızdan geçen çok küçük düşüncelere dahi temas ediyor. Böyle düşünen, hisseden bir tek ben değilmişim hissini sık sık yaşatıyor.Insan dusuncelerinin ve hislerinin kıvrımlarında dolaşıyor sanki. Tüm bunlar için okumaya değerdi
Kitaptaki diğer öyküler kendince varoluşsal, kendince anlamlı iken Zamanın Farkında adlı öykü yani zavallı Arslan beyin hikayesi tüm dertleri tek bi bünyede eritmiş gibiydi. Üslubuna, kelimeleri raks edercesine yan yana getirişine hayran olduğum Gürbüz, beni yine boş duvarlara baka baka anlam aramaya çıkardı. Sindirmek zor, okumak zor, anlamı ise muhteşem.
Çok beğendiğim cümleler, ifadeler, tespitler var ama çok yoruldum. Elime aldığım her kitaptan akıcılık beklemiyorum lakin onca lafın bir sebebi, bir kaynağı olsun, öykünün sonunda başındakinden farklı bir yerde olayım istiyorum. Ben pek çok yeri dolaştım okurken ama gelip aynı yerde durdum sonunda. Belli ki Şule Gürbüz benim yazarım değil. Yolu açık olsun...
Bana kitabı damardan vericen abicim, napıyım içim geçmiş benim bu otuz beş yaşımda. 🤷🏻♀️ Yaş aldıkça, zamanın son derece farkında olduğum ve hayatın ağırlığını pek hisseder olduğum şu dönemde, sevdim ben bu Şule Gürbüz kitabını.
Öncelikle, hakkını teslim etmek gerekirse, Şule Gürbüz, nadir bulunan rafine bir yazar. Onun bugün yazıyor olması, milletçe büyük bir şans. Beslendiği kültürel kaynaklar, dilinde adeta bal olup akıyor. Ancak, Gürbüz'ün okuyucularını kendisine çeken o gizemli anlaşılmazlık, sadece metinsel veya kültürel bir unsur değil; daha büyük bir duruşu, mistik bir varoluşu temsil ediyor.
Şule Gürbüz, basit anlamda bir "kendini iyi hisset" yazarı değil. Onun eserlerinden alınan keyif, acıdan doğan bir tür hazza benziyor. Zira yazarımız, sürekli bir şikayet hali içinde; dertlerini uzun uzadıya sıralıyor ve bunu okumayı da zorlaştırarak yapıyor, bu doğru. Daima mutsuz, sürekli bir tatminsizlik ve bitmek bilmeyen bir olamama isyanı içinde. Bu durum ise, itiraf etmeliyim ki, bana hitap ediyor. Dediğim gibi, içim geçmiş benim. 🫠🥴
✨✨✨
“Hayatı anlayamamak kadınları anlayamadığını söyleyen adamın sözü kadar perişan bir ifade gelir bana. Be nabekâr, kadını anlayıp da ne yapacaksın, yapacağın değişecek mi?
“yetmiş adım mı, yetmiş sene mi yakın bilemiyorum; yetmiş adımı ben yetmiş senede alabildim mi hiç sanmıyorum."
Zamanın Farkında, Şule Gürbüz’ün beş hikâyeden oluşan bir hikâye kitabıdır. Her bir hikâyede zamanın geçişi ve bu geçişin kahramanlar üzerindeki etkileri, zaman ve ölüm üzerine kahramanların düşünceleri ele alınır. Kitabın en uzun hikâyesi olan Müzik Hocası, gençlik yıllarından itibaren enstrüman çalmayı isteyen, müziğe meraklı birinin, bu isteğini bir türlü gerçekleştirememesi, ancak sonrasında bir müzik hocası olmasının hikâyesini anlatır.
Cansın adlı hikâyede ise ailesinin hızlıca İngilizce öğrenmek gibi beklentilerini karşılayamayan, bu beklentileri kendisine pek de yakıştırmayan bir gencin evdeki banyoya girmesi ve burada Bacon’ın kitabını okumaya çalışması konu edilir. Genç, küvette sıcak suya Bacon’ın kitabını da koyar. Bu noktadan sonra “Bacon’un Cehennemi” adlı bölüm başlar ve Bacon konuşmaya başlar, ta ki kendini Cansın’ın küvetinde bulana dek. Ardından “Cansın’ın Ateşi” bölümü başlar ve Cansın, daldığı düşüncelerden kendine gelir.
Üçüncü hikâye olan Mezarlıktan Geçiş, Leyla adlı bir karakterin, bir falcıya baktırarak otuz beş yaşından sonra muhteşem şeyler olacağını beklemesi, ancak ne bu yaşa geldiğinde ne de sonrasında bir şeyin gerçekleşmemesi üzerine kuruludur.
Dördüncü hikâye olan Mutfak’ta ise Çakır adlı yaşlı bir karakterin ev, hayat, mutfak üzerine düşüncelerini doğum günüyle birleştirmesi anlatılır.
Kitaba adını veren Zamanın Farkında hikâyesinde, yetmiş iki yaşındaki Aslan Bey’in kendi kendine muhasebesi, yaşadığı hayatın çeşitli safhaları ve aslında hiç olmadığı biri gibi davranarak ölüme yaklaşması anlatılır.
Eserdeki tüm hikâyelerde kahramanlar, geçmişten bugüne hayatlarına hem bakar hem de hayatlarının anlatıcısı olurlar. Zamanın geçişinden ziyade, hayatın anbean boyunlarına bir ağırlık gibi asıldığının sözcüsü gibidirler.
Bu kitap, kendisi olamayan karakterlerin hikayesini anlatıyor gibi. Dünyadan bağımsız bir benlik, kişinin kendisi olamaması demektir. Belki de kendiliğimizi en iyi, durup kendimizi incelemediğimizde veya başkalarıyla kıyaslamadığımızda inşa ediyoruz. Zamanın geçtiğini, saniyeleri sayarak değil, dünyaya bakıp değişimi fark ettiğimizde, anı yaşayıp geçmişi hatırladığımızda hissediyoruz.
Ancak bu kitap, olamamanın hikayesini anlatıyor. Hayat bir akvaryum gibi ve dışarıdan bakan karakterlerin çaresizliği her yeri sarıyor. Şule Gürbüz’ün karakterleri, varlığın ötesinde bir yokluk olduğunu ve herkesin doğumdan önce ve ölümden sonra bir yokluğa karışacağının farkında. Bu karakterler, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar'ı gibi, fakat onların dünyası daha karanlık ve umutsuz. Varoluş sancılarını hissetmemizi istiyorlar. Hepimizde bu sancıdan bir parça var ama çoğu zaman gizliyoruz. Yazar ise bu gerçeği kabul etmemizi istiyor. “Neden varım?” sorusunu sormamızı istiyor ve bu isyanda ne kadar haklı!
Bu kitap, bize "Gerçek nedir?" sorusunu sorduruyor. Varoluş sancısı, en büyük gerçeklerden biri ve geri kalan her şey, bu gerçeği örtbas etmek için yarattığımız yalanlar. Bilgiye yöneliyoruz; bilime, felsefeye, psikanalize... Ancak bu kitap, bilmenin gerçeğe ulaşmak için yeterli olmadığını gösteriyor.
Şule Gürbüz zamanı algılayışımızı da sorgulatıyor. Zamanı verimli kullanmak için ne kadar uğraştığımızı ama günün birinde tüm zamanımızın nasıl da kaybolup gideceğini yüzümüze çarpıyor. Meşguliyetlerimiz, aslında inanıp ötesini örtbas ettiğimiz oyuncaklar. Bu uğraşlarla vakit geçirmesek ne olurdu? Kendimize bunu hiç soruyor muyuz? Sormalıyız. Zamanı tam olarak anlamak ve onu kavramak zor. Bu ikilemler arasında dengeyi bulmak, hayatta yapabileceğimiz en iyi şey.
✨✨✨
“Efendim, ne diyelim, desek söz, demesek yüreğimize köz oluyor.”
"Ben hep yaralı kediler gibi bir köşede kendi kendime iyileşmeyi bekledim."
“Zira yaşamaktan duyduğum ıstırap da sanki biraz yaşayamamaktan gibiydi.”
“..herkes kendi nasılsa o halin benzerini affediyor, anlıyor, şöyle kaldırıp yüksekçe bir yere yerleştiriyordu.”
"Cehalet denizi engindir, ama cahil de bir türlü boğulmaz."
“Bazı şeyler düşünerek değil, üzülerek öğreniliyor. Ama öğrenilenden ve ne şekilde öğrenildiğinden asla bahsedilmiyor.”
Şule Gürbüz'ün yazdıklarını okumak demek yaratıcı bir okumaya kapı aralamak demektir bence. Bu da algınızı meşgul edecek her türlü şeyden soyutlanmayı gerektirir. Çünkü eğer kendinizi tamamen okuduklarınıza vakfetmiyorsanız çabuk sıkılıp, cümlelerin arasından fışkıran anlamlara yabancı kalabilirsiniz. Ama eğer bu yaratıcı okuma deneyimine kendinizi kaptırmayı başarmışsanız alacağınız edebi hazzın içinde kaybolur gidersiniz. Cümlelerin altı çizilir, sözcüklerin anlamları merak edilir, uzun paragraflar tekrar tekrar okunur şikayetsiz. Kitap bittiğinde de bulunduğunuz ortama göre; bir süre tavana, duvara ya da ufka bakarak sindirmeye çalışırsınız. En azından bende öyle oluyor. Bu kitabı on sene aradan sonra ikinci okuyuşum. On yıl daha yaşamış benin biriktirdikleriyle özellikle zaman kavramı üzerine zihnimde bir esneme yarattığını söyleyebilirim. Zamanın geçişinin ne kadar farkındayız? Geçip gittikten sonra mı fark ediyoruz en çok? Zaman geçip giderken bizden geçip gidenler neler? Ya kalanlar? Kalanlara bakıp bakıp ne diyoruz? Memnun ve doygun muyuz? Bütün bu soruların yanıtını kitapta bulup bulmamak değil önemli olan, kitabın eşlikçiliğinde kendi yaşantınızda kendinize vereceğiniz yanıtlar aslolan. Kitabın ilk öyküsü Müzik Hocası ve son öyküsü Zamanın Farkında çok çok sevdiğim öyküler. Özellikle Zamanın Farkında öyküsü, insana dair bir felsefeyi de işletiyor. Başlangıç cümlesi de bunun böyle olduğuna dair işaretini veriyor zaten: "Devir öyle bir devir ki insan kalkıp da "Şuyum" diyemiyor...." Ve şu paragraf ayet gibi: "Şimdi ilim de başa bela; nefsine galip geldiğini bilirsen mağlupsun, galip gelişine sevinirsen yine mağlupsun, mağlubiyetin galibiyet olduğunu bilirsen yine mağlupsun, mağlubiyetinle galibi küçümsersen yine mağlupsun, mağlubiyetine hiddetlenirsen yine mağlupsun, mağlubiyetine galibiyet hazırlığı gözüyle bakarsan yine mağlupsun, Allah bana daha iyilerini verir diye emniyet hissedersen yine mağlupsun, bana da iyi bir şey gelmez dersen yine mağlupsun, daha evvelki geçmiş mağlupları gözden geçirir sevinirsen yine mağlupsun, galipleri gözden düşürmeye kalkarsan yine mağlupsun, daha vakit var dersen mağlupsun, vakit tamam dersen mağlupsun, farkında olduğunu anlarsan mağlupsun, farkında değilmiş gibi yaparsan yine mağlupsun... Gider gider gider, her yol cehenneme gider. Cennetin yolu yoldan geçmiyor demek ki. Yoldaki her şey varamamak üzere, oylamak, sanmak, kanmak üzere demek ki. Hayat bu seraba bakış demek ki."
Şule Gürbüz’ün kahramanları. Her biri,hakikate ulaşmaya çalışırken okurun zaman kavramını parçalar. Öykü diye geçer ama Şule Gürbüz’ün kaleminden çıkan şeyler öykü olamaz. Eğer bunlar öyküyse diğerleri öykü değildir çünkü. Bunu kendime söylerken Müzik Hocası hikayesindeydim. Sanki Şule Gürbüz karakter,zamanı bir kenara bırakıp düşünce dünyasından kelimeler seçip bol keseden dağıtmıştı her sayfaya. Cümlenin başı sonu belli değilken kelimeler ona itaat eder ama okurun önünde bir türlü boyun eğmez. Çok sancılı. Şu zamana kadar böyle bir anlatımla kavrulmamak,hakikat peşinde koşarken ve kendi benliğini yakalamak isterken ne önceki halinde kalan,ne de arzuladığına dönüşebilen karakterlerin acısını anlayabilmek. Belki de zamanın farkında olabilmek,zamandan tamamen dışlanmayı,bir yük altında paramparça olmayı gerektiriyordu. Tamamen mahvolmaktan,kavrulmaktan sonra kurtuluş geliyordu. Fakat zaman neydi? • “Hayata katlanamamak basit ve bayağı insana katlanamamak gibidir, güç yetirememekten değil. Çünkü bu güç değil sefillik ister, hayatla fazlaca kol kola girmek de az hafiflik değildir. Benim kahramanlarım ölümden değil hayattan, ölüden değil diriden irkilirler.” diyor Şule Gürbüz. Hayatı kitaplardan,filozoflardan,şairlerden öğrenen,hayata tahammülü kalmamış,ne ölüme yakın ne ölüme uzak,kendine ulaşmaya çalışırken kendi içinden göç eden insanlara ayna oluyor kendisi. Kusurlu insan olmak,kendin olamamak,hakikati anlamaya çalışırken bildiğini unutmak,bazen hakikati görmekten kaçmak,zamanın farkında ama tamamen dışında olmak. Şule Gürbüz işte bu yüzden zor. Belki de 5 farklı öyküde karakterler,hayatlarının şarkısını notalar ve teknik olmadan çalmaya çalışırken seslerden oluşmuş bir okyanusta kaybolduğu için boğulmuş hissediyoruz. Ve bu hikayelerle Şule Gürbüz’e bakabilmenin ve bir karakter görememenin,tam anlamıyla bir karakter olmanın hazzını duyuyoruz. Zamanın farkındayız,kendisini anladıkça yaklaşıyoruz. Yaklaştıkça mesafe artıyor ve biz bu cümleler karşısında hiçbir şey yapamıyoruz. Aslan Bey gibi...
Genç bir yazarın çok beğendiği bir yazar olarak Gürbüz dikkatimi çekmiş olabilir. Dedim ama canım bir dostumun beş yıldızı aklımı çelmiş. Artık Türk bir yazar okuyayım diyordum, okulun kütüphânesinden buldum. İlk cümleler çok hoşuma gitti ve bomba gibi bir şey geliyor sandım. Sonra kimi cümleler bana düşükmüş gibi geldi. Birkaç sayfadan sonra bu cümle hatalı mı değil mi demeyi bıraktım. Bir yandan da çok sıkılarak okudum. Öykülerde bilinç akışımsı bir anlatı biçemi var. Baş kişilerin düşüncelerinin oradan oraya savruluşunu okuyor gibiyiz. Daha derli toplu olan evlenmemiş kadın ya da otuz beşinde kurtulacağını sanan genç kadın öyküleri daha rahat okunsa da onlarda da çok ilginç bir öykü mü bunlar diye sordum kendime. Cansın öyküsünün başı çok gülünçtü. Anne babanın kolejli olduğu ve İngilizce egemen bir aile çok anlatılmamıştır belki. Bizim varsıl kenter aile öykülerinde bir bönlük vardır. Ama sonra o da Francis Bacon’ın düşünce akışına evrilip tatsızlaştı. Son öyküyü atlaya zıplaya okudum vallahi. Zaten kahraman da yalancı bir şizofrendi sanırım. Yayınlandıktan sonra iki yıl içinde dört baskı nasıl yapmış bu kitap? Gerçi çok da şaşırmadım. Belli bir laf evirip çevirmeceden hoşlananlar arasında kült kitap bile olmuş olabilir. Şiir sevenler mi seviyor yazarın söz cambazlıklarını? Bence elden geçiren bile dikkatli okumamış. Ne … ne … cümle kalıbı bile yanlış kullanılmıştı kimi yerlerde. Gürbüz İngiliz yazını okumuş olabilir. Öykülerdeki bahsi geçen adlar onu düşündürdü bana. Hattâ Francis Bacon da okuyayım dedim. Ama Türk yazını adına hevesim kırıldı. Dil hamaratlığına saygımdan iki yıldız yerine üç verdim.
Kabul etmek gerekir ki okunması, kavranması, sindirilmesi yer yer son derece de güç bir metin. Hızlı okuyan, sabirsiz, dikkati dağınık okur için hiç uygun bir tercih değil. Ayrıca oykulerin kurguları yok, diyalog yok, yan karakter neredeyse hiç yok. Ayrıksı, kendini bile anlamakta zorlanan, zihni hiç susmayan entelektüel, huzursuz anlatıcı karakter çevresiyle ve kendi var oluşuyla ilgili hesaplaşmasini, muhasebesini, deneyimlerini, ozgun, trajik gözlem ve analizlerini, hosnutsuzluklarini anlatıyor da anlatıyor. Öykü okuduğumuz hissinden çok bir monolog bombardımanına maruz birakiliyoruz. Yazarın zekasına, donanımına, dehasina, üslup maharetine hayran olmamak ve hayret etmemek elde olmamakla beraber çok yorucu, yıpratıcı bir kitap olduğunu eklemeden de edemeyeceğim. "Öyle miymis" adlı romaninda bu durum daha da belirginlesiyor. Musil, Joyce, Proust, Barnes, Durell vb seviyorsanız neden olmasın. Bana müsaade. Bir parça daha anonim seviyede bir mizahtan ve ironiden daha çok yararlanilsa kanaatim farklı olabilirdi. Okumak zordur ama zaten çok okuyan bir insandan tek bir yazar bu derece yoğun bir dikkat ve mesai ummamali.
Bence bu kitabı okumak herkesin harcı değil, mesela benim harcım değilmiş. Metinlerdeki yoğunluğu seziyorum ama ne kadarı bana nüfuz ediyor, anlayamıyorum. Öyle okuyup katlayıp kenara koyulacak bir kitap değil, ama ben yeniden elime alacak cesareti bulur muyum, meçhul... "Tek katmanlı insanlar" gibi "...mütevazı yaşamayı yüzüne daimi bir asıklık ve asabiyetle karışık kederle yerleştirmiş aile babaları" gibi öyle tanımlar, öyle saptamalar var ki baş döndürüyor. Ama kitapta tek bir cümle yok ki hafif olsun, okuyup geçiverin hani şöyle, düşünmeden... Yok. O yüzden okurdan beklentisi yüksek bir kitap. Öyle bir enerjiniz, odaklanma potansiyeliniz yoksa hiç girmeyin bu işe. Bu arada YouTube'da sohbetini dinledim ve yazar, derya deniz... Kelimeleri ve konuşma hali, gerçeğin sesi gibi. Dinledikçe kitapta neden zorlandığımı da anladım aslında, çünkü Kierkegaard gibi metinler yazmak isterdim ama devir o devir değil, diyor. Neyse ilk fırsatta "Kambur"u okumayı da deneyeceğim.