Günün en güzel saatleri akşam altı-yedidir diyordum; sanıyorum bu da doğru değil. Sonbaharı da (sahip olamadığım tek mevsimimi; yani, yaşamımı) yine elimden kaçırdım. Gerilerden konuşuyorum, sık sık (getirdiğim bir şey olmamasına rağmen). Bazen de öne geçmeyi deniyorum, ve nereye baksam, yaşamım değil gördüğüm. Bunu doğruluyor bir başka yüzüm. Kendimi ve sesimi suya düşürdüğüm yeri ve zamanı bile hatırlamıyorum. Bir yankı olarak kalıyorum suyun üstündeki aksimle - bir gün silivermeyi düşlediğim... Yaşamım bir can çekişme süresi-ni bilmediğim. Ve hiçbir şeye şaşmıyorum - her şey bildik diyordum ya; bu da doğru değil. Ben dünyaya olup biteni hayretle izlemeye ve şaşırmaya gelmişim - durmadan şaşırmaya... Ama ne söylersem söyleyeyim, ne çalarsam çalayım, bu kamburu yüklendiğim için oyunbozan oluyorum. Yine söylemek istediğim bunlar değil - Ve tüm ağrılar gibi bu da iğrenç.
She's not a hermit, though in other times she could have been. Her job is not in keeping with the times: she repairs the clocks in the Ottoman palaces. Şule Gürbüz is the only woman in the world to be an expert in mechanical clocks and author of two collections of stories which are small jewels of contemporary Turkish literature: Zamanin Farkinda (Aware of time, 2011) and Coskuyla Olmek (Die enthusiastically, 2012)
Aged only eighteen she wrote her first novel, Kambur (The Hunchback, 1992), published at the first attempt by the well-known Iletişim, likewise publishers of her last two works. But, apart from an interval marked by a collection of poetry and a theatrical text, for almost twenty years Şule Gürbüz has remained outside the Turkish literary scene. She studied History of Art in Istanbul and Philosophy in England. On her return she became apprenticed to Recep Gürgen, the last master clock maker in the Imperial Palaces, to then become in her turn a master.
Over the years the two of them were able to set working more than 300 clocks, both Turkish and foreign, belonging to the period between the XVI and XIX centuries. For the most part these clocks were recovered from a state of abandon and then put on show in museums which are today housed in the Topkapi and Dolmabahçe Palaces. This path has played a determining role in Gürbüz's writing which reflects on human existence and the sense of life using expressive and ironic language, taking up and giving voice to various themes in the Turkish-Muslim culture.
Delirmek güzel bir ayrıcalık. Keyfi sürülmesi gereken. "İradem, tutsak olduğumu anlama özgürlüğümdür."
5* bile yetmedi benim nazarımda. Özellikle cenazede muzik konusu muazzam. Kendimi düşündüm, uzun uzun kafa patlattıktan sonra Pear Jam - Black ve Eddie Vedder - Society arasında kaldım. İkisi de olabilir aslında. Biri bonus olur mesela. Hatta bis yapıp dirilebilirim. Kimbilir belki...
"Oysa, düşlerdir insana gerçeği anlama, gerçeği çarpıtma, ya da gerçeği aşma imkanı sunan."
Şule Gürbüz'ün ilk eseri 'Kambur' u başladığım gibi bitirdim. Bir yazarın acemilik eseri değil de olgunluk eseri gibi. Şule Gürbüz'ün daha önce 'Öyle Miymiş?' kitabındanda deneyimlediğim çok yoğun ve simgesel bir anlatımı var. Yazdığı cümleleri bir yandan düşünerek okursanız alacağınız haz katlanıyor. Yarattığı Kambur karakteri üzerinden hiçliği o kadar güzel anlatmış ki. Kambur'un günlük bile demediği, yılda bir kere bir şeyler yazdığı hatta çoğunlukla yazmadığı defterindeki yazılarla bunu çok iyi desteklemiş. "İşte bir pazar günü daha - ne yapacağınızı merak ediyorum doğrusu..." Muhteşem!!
Bazı yerler hoşuma gitse de genel olarak sevmedim, ve bu kadar övülmesini anlayamadım. Daha önce hikayelerinden okumuştum, bu kitaptan kat kat iyilerdi.
Belki yakın dönemde (tekrar) okuduğum için, belki tamamen benim uydurmam bilemiyorum, ancak konu ve konuyu inşaa edişindeki temeller Atılgan'nın Anayurt Oteli ve Dostocuğumun Yeraltından Notlar'ına benzettim. Çünkü olay şu: varoluş sorgusunu yaptığı, sizi rahatsız eden ancak yine de sempati duymanıza neden olan, toplumdan soyutlanmış veya toplum tarafından soyutlamış, fiziksel olarak kusurlu olup çekici olmasa da beylik lafları ile sizi içine çeken; bir takım ritüeller edinmiş ve bir şekilde, siz karakteri yargıladığınızı sanırken, bu sorgusunu sizin yapmanıza neden olan sersem bir karakter, ancak tabi çok daha özgün. Benzetmeme rağmen özgün diyorum çünkü üslubu oldukça farklı. Karakter, Kambur, sizinle konuşsa da sohbet etmiyor, kinayeden öte alaya alıyor; dili daha durgun bir lirik ancak bunu 'hüzünlü' olarak algılamayın yazım terimi olarak söylüyorum. Hatta belki sorgu, arayış falan değildir; varoluşu, olmayı bile alaya alıyor olabilir.
Kambur, neredeyse duygudan arınmış bir karakter (Zebercet son derece üzgünken Yeraltı Adamı öfkelidir), ya da belki duygudan yoksun tutulmuş bir karakter; sadece kitabın sonunda bir fire verir, şaşkınım dese de, bıkkındır. Tuhaf, muhtemel deli, belki de değil. En net olan şey Kambur'un soğukkanlılığı, hayran bırakırken çileden çıkaran. Kitabın havası bu zaten, anlatı tarzı olduğu için, oraya buraya iç bunaltısında (yalnızlıktan) yazılmış ve birleştirilmiş metinler. Ancak çok güzeller. Gürbüz'ün bilinçli-bilinçsiz yaptığı (bilemeyeceğim), daha doğrusu bize yaptırttığı bu sorgu bağımsız. Çok farklı yaklaşıyor; farklı pencereden de öte, başka bir evden bakıyor gibi hissediyorsunuz.
Belki kitap bana 'bir amaç uğruna verildi'ği için bilemiyorum, çok giremedim ben kitaba. Sırf adı kambur olduğu için bile sevebilirdim çünkü 'veriliş nedeni' skolyozum. Ancak kaçırılan nokta, maalesef ben bu anlatıcı gibi değilim.
Şunu da sordurun kendinize, insan böyleyse, kambur olduğu için bu hale gelmişse, illa da bu Kambur gibi mi olmalıdır? xoxo iko
/..hani olur ya günün birinde, deniz kıyısında kayalık bir yere gitmişsinizdir, elinizde bir şarap şişesi vardır; ayaklarınız çıplaktır; dalgaları seyretmişsinizdir. Ya da böyle bir şeyi hayal etmişsinizdir - pek farkı yok nasıl olsa.. Boş bulunup da birine anlatırsanız –ki başka türlü bir şey anlatılmaz – en geç iki üç gün sonra “Gel!” der, “sana bir sürprizim var” Hâlâ alık alık bakarsınız, ve ayıptır söylemesi, bu yaşa gelmişsinizdir, hâlâ bir şey bekler, sürpriz bir şey olacak sanırsınız. (Tüm sürprizlerin!... Sizden çalınanlarla gerçekleştiğini ve yeni bir şey gibi sunulduğunu unutup – size de müstahaktır ya neyse..) Sizi, sizin kayalığınızdan daha alçak bir kayalığa götürür; elinize daha aşağılık bir şarap verir ve “Hadi” der “hadi, mutlu ol”
İnsan ara sıra evini yakmalı -ve çıkıp seyretmeli.
Biraz bir şeyler biliyorum tabii; ama anlatmaktan korkar oldum. Neyi anlatsam, onu kaybediyorum.
Tanımakla görevlendirildiğim kişi ben miyim?
Hiçbir şeye inanmıyor, yine de yaşıyorsam, bu oyun değil de nedir?
Çoğu cümlenin başı doğru, sonu yalandır -bunun gibi... Cümleleri tamamlamanın gereksizliği ve zararı da buradadır. Tek bir kelime söyleyip, ya da biraz ilerleyip, susabilirsiniz. Nasıl olsa gerçeğe ihanet etmeden bir şeyi anlatmanın olanağı yoktur. Daha söylerken, içinizdeki ses ile dış sesinizin ne denli farklı olduğunu hisseder, ve ben söyleyemediklerimim dersiniz.
Şule Gürbüz bunu nasıl yapıyor bilmiyorum, anlamıyorum; fakat okuduktan sonra bir his kalıyor her defasında bende. Ne okudun deseler oturup özetleyemem, bunu yapmak da istemem; kafamda ve kalbimde onun yazdıklarından bir şey: "Ağrıyınca kar yağıyor, bu seziş saatinde."
Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine kütüphaneden ödünç aldığım kitap, yazarla tanışma kitabım olmasıyla birlikte bana ilginç bir okuma deneyimi de yaşattı. "İnsan ara sıra evini yakmalı - ve çıkıp seyretmeli" cümlesiyle beni beynimden vurdu. Saatlerce üstünde düşünme isteği yarattı. Hatta bu cümle üstüne şiirler kitaplar yazmak istedim okurken.
Şule Gürbüz 'ün Kambur' u hayata farklı bir pencereden bakıyor. Bir hiçliğin arkasında farklı bir varoluş algısı ve arayışı var. Gogol'un Bir Delinin Hatıra Defteri'ni anımsatıyor roman. Farklı ve sıradışı anlatımı ile ilginç bir deneyimdi. Şimdi sırada "Öyle miymiş?" var...
O kadar cok karaladim ki kitabi biri odunc alsa okuyamayacak. Harikaydi. Bircok seyi o kadar yalin, sade ve oz bir sekilde irdeliyor ki. Bu kadar dogru, yalansiz ve bahanesiz bir sekilde bu cozumlemeleri yapabilmesi, hem de o yastayken; beni hem kendine hayran birakti hem de kiskandirdi. Diger kitaplarini okumayi dort gozle bekliyorum.
Şule Gürbüz kitaplarıyla ilgili içimde hep aynı hissiyat oluyor. Yeteneklisin, bakışın, kavrayışın, üslubun, her şey yerinde. Fakat yeteneğini neden daha derli toplu, bütünlüklü, bir bütünlüğü olmasa da parçalarında tutarlıklı bir gelişim izlenebilen daha iyi öyküler, romanlar, kitaplar yaratmak için kullanmıyorsun. Bu bir tercih mutlaka. Ama ben bu tercihten pek hoşlanmıyorum.
ilk kez lisede okuduğumda çok üzülmüştüm ama tam olarak bu kadar hissetmiş miyim bilmiyorum. şimdi yeniden okumak sahip olduğum tüm kamburlar adına daha çok canımı yaktı. yaşamayı severken okumak çok üzücü. bir de sevmeyerek okumak nasıl bir felaket olurdu, bilemiyorum.
şule gürbüz'ü çok seviyorum. onu okumak bana nedense onunla tek başıma bir odada kalmışım hissi veriyor. kambur için de geçenlerde bir arkadaşıma "bu kitabın bir şekilde yazılması gerekiyormuş ve şule gürbüz de yazmış." dedim. kendisini de kitabı da tam olarak hissettiğime emin olamam asla ama bana yaşamın içinde nasıl yüzdüğüme ve bazen nasıl başıboş olduğuma dair sordurduğu sorularla kambur'u çok seviyorum. ikinci okuyuşum ama asla son olmayacağına eminim. canımı yakmak istedikçe de okumaya devam ederim.
Şule Gürbüz'ü takdir ettim. Sanat tarihi üzerine felsefe. Muhteşem tamamlayıcı eğitimler.Ama en ilginci bir kadının antika saat tamiri üzerine ustalaşması. Milli saraylardaki saatleri o tamir ediyormuş. Kambur ne kin ne acı dolu. Kızgınlığını kederini tüm insanlığa kusuyor. Kolay okunan bir kitap değil Bazı cümleleri tekrar tekrar okumam gerekti.
Bir kambur o. Muthis bir aci ve ofke seziliyor satirlarindan. Tek istedigi sey ölmek. Hic bir beklentisi hic bir umudu yok. Dogdugu andan beri hic umut etmemis. İnanmiyor umut etmeye. Gelecek gunlerden birseyler beklemeye. Bitmis. Ölemeyen biri o.
En kötü kitabın buysa, diğerleri nasıldır kim bilir. Heyecanla bir sonraki kitabını bekliyorum Şule hanım.
14 Haziran 2020, Pazar, 21.19
Daha sakin yaşamalı, günlerimi daha boş geçirmeliyim — kendimden utanıyorum.
27 Ağustos 1988'de yazdığı bu cümleyi kendime durmadan söylüyor, fakat duramıyorum. Doğru olanın hangisine karar veremediğimden alıştığım yoldan devam ediyorum belki de.
Ve ben, beğendiği şeylere el atmayan, hemen o yığınlardan birine katmaya çalışmayan insanları erdemli bulurum.
Zaten bir portakalın doğusu batısı olduğuna inananlardan değilim - dolayısıyla dünyanın da…
Ah, bir olsam - o zaman her şey olurum.
Zaten bir şey anlatmaya inançları yoktu; anlatabiliyorlarsa, hissetmiyorlardı.
İradem, tutsak olduğumu anlama özgürlüğümdür.
Bir su kaplumbağasının kafasını çekip koparabilmeli, insan olmak için. İnsan ara sıra evini yakmalı - ve çıkıp seyretmeli.
Zaten benim olmayan her şeyi alsalardı elimden, ne kalırdı geriye?
Ölüm ile karşı karşıya gelen insan, başka hiçbir çaresi yoksa, teslim olur. Teslim olmak, ellerini kaldırmak değil, farkında olmak ve sonuna kadar tüm güçleri geri vermektir.
Kendim hariç her şeye uzağım, ve çok kişiyi öldürdüm; kafam, cinayetlerle dolu.
Güneşi suçluyorum - söndürmek gerek bu boş yangını.
Ben bu dünyaya olup biteni hayretle izlemeye ve şaşırmaya gelmişim - durmadan şaşırmaya…”
***Sanatçının Şehri ile tanıdığım Şule Gürbüz, memnun oldum sizinle tanıştığıma. ‘Ben ve öteki’ diyalektiğinde bağıra çağıra konuşturuyorsunuz sükunet zırhının arkasındaki kamburu.
Bir çırpıda okunduğu halde sizi durup düşünmek zorunda bırakan bir kitap Kambur. Ben de şimdi 'bu da neydi yahu?' demekten alıkoyamıyorum kendimi. Şule Gürbüz'ü okumaya Coşkuyla Ölmek'le başlamıştım aslında ama araya Kambur'u almak daha doğru gelmeye başlayınca öyle yaptım ve bu kararımdan oldukça memnunum şimdi. Şule Gürbüz'ün yoğun anlamlarına, yarattığı atmosfere alışmak için güzel bir seçim olduğunu düşünüyorum. Bazı paragraflarda geniş parantezlerle donanmış,kocaman bir cümle karşılıyor sizi, bazı sayfalardaysa tek bir cümle... Ve ben neredeyse her yeri defalarca okudum, her seferinde hayran kalarak. Öyle güzel,öyle derin yazılmış ki kitap... Bir insan her sayfayı işaretlemek,tekrar tekrar okumak ister mi? İstermiş...Bir yazar bir cümleye dünyaları sığdırabilir mi? Sığdırabilirmiş...
Fight Club bilmem ne yokken Şule Gürbüz varmış ve bu kitap yayınlandığında 18 yaşındaymış. Delirmenin, isyan etmenin, insanlarla geçinememenin, çirkinlikten sıkılmanın, kendi evini yakıp karşısına geçip seyretmenin ve kontrbası bıçaklayıp yakarak enstrümandan kimsenin çıkaramayacağı sesleri çıkarmanın hazzının kitabını ta 1992'de yazmış.
Elbette herkese göre değildir, inceliği aldatmasın ama Oğuz Atay, Per Petterson, Hakan Bıçakcı gibi dingin ama agresif alt metinli yazarlara idmanlı olanlar benzeri şizofreni ve yalnızlığın tepkisini en sıkıştırılmış dozda alacaktır.
Kambur uzaktan ketum duruyor da, çığlık çığlığa anlatıyor hikayesini.. Şule Gürbüz'ün üslubunu da çok sevdim, ciddi bir mevzu anlatırken sanki kendini ciddiye almıyor gibi..
Bu kitap bircok kisi icin cok rastgele yerlerde karsilasilan alintilardir bence. Ozellikle ev yakmali olan insani cok ceker, hemen tbr’a eklettirir kendini bu yuzden. Benim de oyle olmustu, nerede karsilastigimi hatirlamiyorum ilk o alintiyla aslinda ama ikincisini hatirliyorum. O donemden beri de en cok merak ettigim kitaplar arasindaydi kambur. Merak ettigime de degdi, kendimce anladim onu bence her ne kadar o kamburu disindaki her seyi otekilestirse de. Belki de anlamadim, sadece bu kadar guzel anlattigi icin anladigimi dusunuyorum. Her halukarda onu aldim ve icsellestirdim. Ama ben kendi kamburumu dusundum okurken daha cok. O anlamda degil tabii ki, ama tanidigim ve hatta ismi de (lakabi ancak ismi gibiydi artik) kambur olagelmis olan koydeki o yasli amcayi. Onun evi de kendisi gibiydi hep, kendisiyle butunlesmis, koyun en orta yerinde ve icinde ne ararsan var olan bir ev. Sirtinda tasiyordu sanki evini ayni o kaplumbaga gibi. Ne yerdi, ne icerdi tek basina orada cok merak ederdim kucukken. Ve yalniz miydi hep, sonsuza kadar yalniz mi kalmisti. Sonsuza degil de olumune kadar aslinda, ama orasi hala duruyor ve o yokken cok yalniz bir ev oldugu kesin. Yine de kambur abiyle kucukken yumurta alip vermek disinda sohbetlerim de olsun isterdim galiba. Benim kamburum dedigim yalniz bir kamburdu gecmisi ve hatta kucuk karsilasmalarimiz disinda yasami hakkinda hicbir sey bilmedigim. Bir de evi.
O cok populer alintiyi degil de sunu eklemek istedim ben, belki bu da cokca paylasilmistir gerci bilemiyorum:
“Tuketmek gerek anlamlari – ama uretmek ve tuketmek... Yok etmek – ama var edip sonra yok etmek... Gunesi sucluyorum – sondurmek gerek bu bos yangini.”
tam bir deli işi! yazarla tanışma kitabım. ilginç bir okuma deneyimi. max iki saatlik bi' okuma. sindirmek için bi' süre daha geçmeli tabii. bıraktığı etkiye bakarsak bu kitabın doksan sayfa olduğuna ve yazarın on sekiz yaşındayken yazdığına inanmak pek akıl işi değil. kısa ama kesinlikle kolay okunan bir kitap değildi, bazı cümleleri tekrar tekrar okumam gerekti. (çok çok çok derindi) fazla zekice yazılmış bu da mizahı kaçınılmaz hale getiriyor. en net olan şey kambur'un soğukkanlılığı, hayran bırakırken ciddi manada çileden çıkarıyor. özellikle ölümle ilgili kısımlar beni çok çekti. kambur'u okuduğum için mutluyum, ara ara dönerim yine. daha çok şule gürbüz okumalıyım. net. iplikçilerimiz ve dikiş tutan yanlarımız daim olsun. iyi ki varsınız, iyi ki yazıyorsunuz şule gürbüz..
Ben şimdi ne okudum? Bu soru eleştiri olarak değil ama tarafımca Bravo anlamında sorulmuştur. İlk kitap için fazlasıyla cesur,deneysel. Kitapta kambur karakterin iç seslerini okuyoruz. Neden kambur karakter? Toplum dışına itilmiş, bir şekilde varlığına kayıtsız kalinamayan, ya acıma ya da tiksinti ile bakılan biri.O da bize kayıtsız kalmak istiyor. İyi ki okudum güzel bir tecrübe
Bu kitabı Şule Gürbüz 18 yaşında yazmış. 18 yaşında bu ne karanlık, bu nasıl depresif bir hal, bu ne feleğin çemberinden geçmişliktir yahu. Kitaba hislerim karışık. Bazı yerleri azcık kafası güzelken aklına ne estiyse yazmış gibi, bazı yerleri bayağı komik, bazı yerleri deli deli (ki bunu sevdim), bazı yerleri de bilgece. Kısacası minik hacminden daha büyük ilginç bir kitap. Birkaç cümlesi ile bitireyim: “bir köpek olmak, kudurmak ve herkesi ısırmak istiyorum.” “.. önemli olanın, başarı sayılabilecek olanın, sevip yaptıklarınız değil, belli bir bilinçle kaldırıp attıklarınız, sizi meşgul etmesine izin vermedikleriniz olduğunu düşünürsek..”