Murat Uyurkulak Türk çevirmen ve yazardır. 1972'de Aydın'da doğdu. İzmir'de yaşamıştır.
Uzun süre Radikal gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Milliyet Sanat, Gate, Radikal Kitap gibi dergilerde yazıları yayımlandı. Tol isimli romanı Mahir Günşiray'ın yönetmenliğiyle Tiyatro Oyunevi tarafından sahnelendi. Yine Tol romanı 2007'de Almanca'ya çevrildi.
Okuduğum ilk Uyurkulak kitabı değildi ama benden önce okumuş olan dostların yorumlarına istinaden beklentiyi biraz yüksek tuttum sanırım. Hayal kırıklığı mıydı? Bazen evet, bazen hayır. Başkalarına göre ülke gündemine çeşitli pencerelerden(!) bakmıştı Murat Uyurkulak. Ama baktığı bazı açılar benim kırmızı çizgilerimin üzerinden geçiyordu ne yazık ki. Bu bağlamda bazen "okumayı bıraksam mı?" diye düşündüğüm oldu. Oysa başta ne çok eğlenmiştim.
Özellikle meleklerle ve yerlerle ilgili olan betimlemeler çok güldürmüştü beni... Tefail'i çok sevdim mesela. kafamdaki melek kavramını bire bir dolduruyordu varlığı.
Sonrası... Bana göre hüsran.
Yinede özel bir kalemi var Murat Uyurkulak'ın; anlatım üslubu, kitabın bölümlerine verdiği isimler ve kurgusunu yansıtış şekli çok derin. Aradaki kopuklukları saymazsak okurken "burada nereye gönderme yapıyor?" diye düşündüren dolu bir eser. Final... Final tokat gibiydi. Aglamadım ama hissettim diyebilirim. iki kişi aynı anda okunsa, eser bittiğinde karşılıklı fikir alışverişlerinden çok şey çıkacak bir kitap bence... Üzerine konuşulası velhasıl.
Tadımlık iki alıntı bırakıp incelememi sonlandırayım:
"Hoşgörmek de bir aşağılama türüdür. İnsanları hoş gören, aynı zamanda hor da görüyordur."
"Halimize bakmadan hakikate talibiz. Ne yol biliyoruz ne iz..."
Yazarın okuduğum ikinci romanı. Daha önce TOL adlı kitabını okumuştum hayran kalmıştım. Bu kitabında da aynı hissiyat içindeyim.
Kitap, hem kişisel hem toplumsal hem de ilahi çıkmazları teklifsizce ele alıyor. Anlatımı yalın ve bazı bazı üstü kapalı. Ama üstü çok manalı kapanmış isimlerin, mekanların, karakterlerin. Ailesel dengesizlikleri, ruhani çıkmazlarla, askerliğin ağırlığını fantazinin hoşluğuyla harmanlamış HAR.
Çok büyük keyifle okudum, kitap bittiğinde içim dolu dolu oldu. Herkese tavsiye ederim.
Son zamanlarda okuduğum en iyi roman. Okurken mutlu oldum, okumaktan zevk aldım, bi yandan gülümsetti bi yandan ağlattı bi yandansa anlatılamayacak duygular içinde yüzdürdü. Hiçbir ticari kaygı olmadan, kendine ait bir üslupla, Türkiye'yi, Kürt Sorunu'nu her iki taraftan da bakarak, nefret saçmadan, içinde isimleri bile geçirmeden, Türkiye'nin içinde bulunduğu kıyameti, kardeşi kardeşe nasıl kırdırdıklarını, içinde yaşadığımız dünyanın nası bi cehenneme dönüştüğünü o kadar güzel anlatmış ki Murat UYURKULAK ayakta alkışlamamak mümkün değil. Bir kere okunup geçilecek bir kitap değil ama. Kitaptaki göndermeler, alıntılar o duygu tekrar tekrar okutur bu kitabı, okutmalı.
İlk bölümüyle üzerinizde idman yapıp ikinci bölümüyle sizi maça çıkaran, ardından da yumruk manyağı yaparak ringden aldıran bir kitap olmuş bana göre. İsimlerin ve mekanların değil, 'olan biten'in doğruluğundan dem vuruyor. Murat Uyurkulak güzel bir yazar ve okunmayı kesinlikle hak ediyor.
Onüç'ün Otuzbeşin kapısını çalması ile yazar kitapta kendi yazdığı cümlenin tuzağına düşer: "İnsanın kelimeleri örse yatırıp hakikati yamultma becerisine hayran olmamak elde değildi." Hakikate ulaşmak için kelimeleri kendi örsünde o kadar çok dövdü ki hakikat buhar oluverdi. "Ahd-İ Müstakbele " kadar su gibi akarken kelimeler birden üzerlerine HES kuruluvermiş gibi oldu, kurudu! Okur "ben" öyle kalakaldım, yıkıldım! Elim kolum ağırlaştı da bir çare yazayım dedim... Sanırım bazen çok zor bu yazma işi ne diyeyim... .... Ali Serkan Eroğlu ve Uğur Kaymaz'ın anısına bu kitap! Unutulmayacak ve asla affedilmeyecek acıları! .... Kalemi ve dili çok kıvrak, oyuncu bir yazar. Bu konudaki hakikatin hakkını teslim etmeliyim! "İnsanın kelimeleri örse yatırıp hakikati yamultma becerisine hayran olmamak elde değildi. İskelet yığınlarının üzerinde hayatı, buzdan soğuk zincirlerin üzerinde hürriyeti en hararetli cümlelerle kutsayan ülkeler kurabiliyorlardı mesela. Açlıktan nefesleri kokarken kurt sütü içtiklerine, mecalsiz kollarını kıpırdatamazlarken demir dağlar deldiklerine, miskin miskin oturup geviş getirirlerken dörtnala bozkırlar geçtiklerine inanabiliyorlardı, zira bizdeki gerçek hikâyelerden bihaberlerdi. " "Hakikat gitti mi de kıyamet gelirdi, toprak murdar olan memleketi kusardı, âlemlerin kaidesi buydu." Har, Murat Uyurkulak
Ayni anda birkac kisi okuyup uzerinde tartisilmasi gereken bir kitap, olaylar cok ic ice gecmis, zaman zaman da toparlanamamis ama kesinlikle metofor u cok iyi kullanmis
10 yıl önce üniversite yıllarımda okumuş olsaydım muhtemelen 5 yıldız verirdim ancak şimdi geç kalınmış bir kitap oldu benim için. Reading slump'ten çıkmama yaradı en azından.
çoook sıkıldım. delibonun tiyatro oyununu izledikten sonra yazarın kitaplarını sipariş etmiştim. okumaya da bununla başladım ama okurken gerçekten zorlandım. çünkü yeni bir evren yaratıyor gibi başlayan kitap bildiğimiz şeylere farklı isimler vererek ilerliyor. aynı sistem her şey bildiğimiz gibi sadece isimler farklı. mesela azraile harflerin yerini değiştirerek lizara demiş. bu benim okuma zevkimi gerçekten düşüren bir şey oldu beklentim daha yüksek olduğu içindir belki de.
Murat Uyurkulak'ın okuduğum ikinci kitabı. Yazarın kitaplarını okumaya devam edeceğim.
Beni en çok zorlayan kitapta yazarın kişi kurum ve yerlere verdiği yeni adların aslında ne olduğunu düşünerek okumaya çalışmak oldu. Hem fantastik roman gibi yepyeni bir dünya yaratmış hem de aslında bugün olup biten herşeye yeni bir ad verdiği için yeni demek çok zor. Kuş diliyle konuşan iki çocuğu dinleyen dışardaki birinin olup biteni anlamaya çalışmasının yoruculuğu.. Bu anlamda bana Hawı hatırlattı ama daha yorucu.
Kitabı okurken aklıma gelen bir başka isim de Sezgin Kaymaz Özellikle öteki dünyadan bu dünyanın işine karışan varlıklar nedeniyle.
Ülkenin alegorisini yaparken anlatılan meselelerin sıkıntısını da hesaba katarsak ipin ucunu kaçırmak olağan karşılanabiliyor.
"Har" ismi çift dilli olup farklı şeylere işaret etse de meselemiz görüldüğü üzere hep aynı noktaya işaret ediyor: çözümlenmek istemeyen hakikatler. Ülkenin sert gerçekliğini ele alan romanlardaki fantastik zemin hiç bitmeyecek diye düşünüyorum. Okurun gücü nerede tükenir bilemeyiz ama yine "her kitap kendi okurunu bulur" düşüncesine sığınan yazarlar ve seçici okurlar hep olacak ona eminiz.
Kitabı okurken metaforlar ve kelime oyunları içinde zaman zaman boğuldum ve hikayenin büyüsünü kaybettiğimi düşündüm. Okuma zevkini kaybettiğim anlar oldu yine de "okurun okumama hakkı"nı kullanmadım. "Tol"un şiirselliğini bulamasam da sertliklere yapılan muziplikler kitabı bitirmeme yardımcı oldu.
"Cennet hücresi: Kanepe. Gardiyanı: Televizyon. Hücre duvarına attığı çentikler: Otuz beşlik rakı şişeleri. Ve ranza arkadaşı: Sehpa..." Murat Uyurkulak gene cennetle cehennem arasında arafta kalmış insanları anlatıyor. Yerden kalkamıyoruz gene ama ölmüş de değiliz. Oldukça iyi bir dengede ip üzerinde durmak gibi olan bu kitaba düşmemek için dikkat etmeli. Zira Yeryuvar'da zaten düşecek çok çukur var... https://vapurdaokunanlar.wordpress.co...
İkinci bölümünün ilk kısımları (Otuzbeş'in anlatımı) ve Yamukların yamulma öykülerinden büyük lezzet aldım. İşte bu dedim. Kalan kısımlarınsa ikna edemediği de oldu, çoğkhojuma gittiği de. Kitabın bir dengesizliği, bir içe sinmeyişi var bazı bazı. Ama güzel olduğu ve okunması gerektiği de sabit.
Anlasilmamaktan korkan ve her metaforu iyice aciklamaya, her kurmacayi bir gercege baglamaya gayretli bir didaktik bir metin. Benzer bir huy sozcuklerin ve kaliplarin kullaniminda da var. Bir metaforu gercek bir anlami varmis gibi kullanmak yeni bir edebi teknik degil ve epey de kullanilmis oldugu icin ilginc degil. Bu bana gore bir tarz degil. 2 yildizi islemeye calistigi konu icin veriyorum. Ek not: cinsiyetci ve bunun farkinda olmayan bir metin yer yer. 21. yuzyilda yazilmis kitaplarda bu körlük epey siritiyor.
“Halimizi bilmeden hakikate talibiz. Ne yol biliriz ne iz”
Seviyorum Murat Uyurkulak’ı okumayı. Müthiş bir roman. Metafor ve alegorilerle Türkiye’yi, Kürt sorununu, bu toprakların sanki hiç bitmeyecekmiş gibi görünen dertlerini bir kıyamet kurgusunun içine yerleştirmeyi ve ilk sayfadan son sayfasına kadar acıyı mizahla harman etmeyi başarmış Uyurkulak.
“Hakikatin yerine hakiki olmayanı koymak ne kadar da zordu. Zor, ama bir o kadar da zevkliydi. Bir kez hakikat hudutlarını aştığında, akıl zehir gibi işlemeye başlıyor, kelimeler tuhaf bir kudret ediniyordu. Zira kelime, artık kelimeden fazla bir şey olduğunu biliyordu.”
Murat Uyurkulak böyle diyor, belki böylesini umuyor ama ortaya çıkan şey gerçekten de istediği kadar güzel, zehir zemberek, kudretli mi acaba? Bence değil.
Saçma bir kurgu, söyleyeceğini doğrudan söyleyemeyecek kadar kendiyle mest halde kendiyle oynayan, ışıltısız, yavan ve de amaçsız kelime oyunları (Allah'ın gücüne gidermiş! Gloria Guida'nın ismi de o yüzden değiştirdin o zaman); yaratıcılık içermeyen, insan vasıfları yükleyerek mizah yapılmaya çalışılmış bir fantastik kozmoloji; Doğu'nun kadim olarak savaş, kin ve sefalet vs. içinde kaldığını söyleyen, özcü, üstünkörü ve kof bir 'tarih felsefesi'(!), gündelik hayatta siyasi angajmanla zıtlaşan bir nihilist kötürümcülük (ki kendi adima bir sorunum yok, kendi dusunsun)...
Üslupta bu kadar metafor kullanılmaya çalışılması, birbiriyle her nasılsa ilintilenen dolambaçlı olay örgüsü (aslında, onu da yapamıyor, savruluyor, boşluyor, karakterler orta yerde ölüyor, bırakılıyor, durduk yerde ortaya çıkıyor, gerekli gereksiz yön değiştiriyor -işte), kelime oyunları ve aforizmalarla hidayete erdiren çıkarımlar yapma hevesi, ortalıkta uçuşan Adornolar, Turgut Uyarlar, Zeki Demirkubuzlar falan filan...
Oysa daha doğrudan ama daha meşakkatli, ayakları yere basan, gerçekçi bir neden-sonuç kurgusu kurmaya çalışsaydı daha başarılı olacağından eminim; çünkü fantazisi ne kadar başarısızsa, gerçekçi kısımları da o kadar ustaca.
Yazara da üslubunu değiştir diyemeyeceğimize göre...
(Okuduğum ilk kitabı, şimdiye kadar röportajlarını severek okumuştum ve de Murat Menteş pespayeliği tarzı bir şey beklemiyordum açıkçası, tarzlarının da afillice benzeşmesi benim açımdan sürpriz oldu.) Bana göre değilmiş diyeyim.
Beklenmedik bir güzellik. Kitapçıda dolaşırken bu da neymiş diye baktım, aldım, bayıldım. İhsan Oktay Anar havasıyla başlayıp Murat Menteşe havasında bitti kitap. Hemen bir diğer kitabı "Merhume"ye başlıyorum.
<< Neden sonra Tefail gözyaşlarını silip içini çekiyor ve son talimatı veriyor: "Aracımız geldi, araftakileri çağırabiliriz artık..." Onüç başını yukarı kaldırıyor, "Hadi gelin," diyor usulca, "çok özledik sizi." O böyle der demez, yukarıdan aşağı çift çift ruhlar inmeye başlıyor. Palaskalı her Netam'ın yanında, poşulu bir Xırbo var. Onüç çenesini sıvazlayıp soruyor: "Niye çift çift iniyo yahu bunlar?" Tefail yanıtlıyor: "Onlar kardeştirler, ayrılamazlar..." Bu kez Sonyamuk salağı, kalemini dişleyerek soruyor: "Ya ayrılırlarsa?" Tefail bir puro yakıp kederle gülüyor. "Olsun," diyor, "yine de kardeştirler." >>
"Acıyı gideren su, suyun sızladığını kimse bilmez.."
Böyle bir tat bırakıyor insanın ağzında. O zamana kadar sızlamasın diye unutturmaya yüz tuttuğun organların, kolların ve dişin ve dahi kafatasındaki yekpare kemikler sızlıyor derinden.
İyi edebiyat, iyidir hoştur da insanı yıpratır, yarılatır, yola düşürür, yoldan düşürür. Bu yüzden belki "okumak mağlupların işi"dir, zira maruz kaldığında mağlup olduğunu bile bile okursun!
..hakikatin yerine hakiki olmayanı koymak ne kadar da zordu. zor, ama bir o kadar da zevkliydi. bir kez hakikat hudutlarını aştığında, akıl zehir gibi işlemeye başlıyor, kelimeler tuhaf bir kudret ediniyordu. zira kelime, artık kelimeden fazla bir şey olduğunu biliyordu.
Teknik açıdan çok yetkin bir roman. Özellikle özgün kara mizahı başarılı. Anlatının ve karakter kurulumunun yapısı anlatılan hikayenin önemini oldukça ön plana çıkarmış. Çağdaş Türkçe edebiyatının değerli metinlerinden.
Başşal; ve O'na hürmet eden ve birbirini öldüren iki kardes. Çok beğendim açıkcası bir salman rushdie vakası çıkmasından da korkmuyor değilim. Allah'tan boşbakan'in okuması pek yok
Tol'u çok beğenip başka kitaplarını okumaya karar vermiştim. İyi yapmışım. İki kitabın tarzı, dili, anlatımı çok farklı ama ikisi de harika. Murat Uyurkulak okumaya devam...
Har, Tol’dan sonra okuduğum ikinci Murat Uyurkulak romanı, çok şaşırtıcı ve sürükleyiciydi. Politik, dini göndermeler fantastik ve mizahi/trajik bir örgü içinde anlatılıyor. Olaylar Netamiye (Türkiye) denen bir ülkede geçiyor ve her bölüm bir şehre ait ağıtla başlıyor. İlk bölüm “Ahd-i Mazi” Netamiyeyi içinde bulunduğu kaostan kurtaracak kişinin(peygamber) meleklerce seçimi, ancak bu adayın doğuda askerlik yaparken ölmesi ile başlıyor. Peygamber olacak aday, Surlukent şehrine bağlı Cille ilçesinde askerlik yaparken Xırbolar’la (Kürtler) olan bir çatışmada ölür. Seçilmiş kişiyi keşfeden meleklere ayrıcalıklar tanındığı için, melekler ölen adayın abisini (Numune) “seçilmiş kişi” olarak Tefail ve Büyük A.’ya yuttururlar. Kardeşi ne kadar sevilen, çalışkan, sorumluluk sahibi bir insansa, abisi Numune de o kadar tersidir. Serseri arkadaşları ile vakit geçirmiş, zar zor okumuş, üniversitede matbaacılık bölümünü kazanmış, yarım bırakmış, babasını hiçbir zaman mutlu edememiş bir insan. Askerlikten, çatışmalarda ölmek korkusundan kaçmaya çalışan Numune ve badisi Onüç, birlikte firar eder. Xırbolar tarafından rehin alınırlar. Bu rehinelik sırasınca, başlarındaki nöbetçiler ile sohbet ederler,birbirlerini tanırlar. Onüçün hikayesi de bu bölümde anlatılıyor. Onüç oynadığı amatör takımda attığı son dakika rövaşata golüyle takımı küme düşürmekten kurtarır. Ama felaketler bundan sonra başlar, taraftarlar artık her maçta rövaşatalı gol bekler. Taraftarlar, umduklarını alamayınca, Onüçün evini basıp kardeşine tecavüz eder. Deliye dönen onüç kahvedekileri bıçaklar, hapse girer, mafyaya suça karışır. Onüç hapiste öldürülür. Melekler Numuneyi kurtarmak için Numunenin çocukluk arkadaşı “küçük” Onüç olarak insan suretinde yeryüzüne inerler. Artık, eski bir sinemanın içinde matbaacılık yapacaklardır. İkinci bölüm “Ahd-i Müstakbel”,Otuzbeşin hikayesi başlıyor. Otuzbeş, kitabın ilk bölümünde onüçün bahsettiği, ilk filmiyle batan ve Kumralın sinema kariyeri süresinde sevgili olduğu şişman yönetmendir. Küçük onüç, Numune, otuzbeş ve yamuklar biraraya gelerek bir sinemada yaşamaya başlar. Bu bölümde de fantastik olaylar üzerinden Türkiyenin kısa bir filmi gösteriliyor adeta. Numune, askerlik dönemini unutamamakta, kaçak olduğu için korku içinde yaşamaktasır. Yamukbeş, matbaada çalışan tüm yamukların yamuk olma süreçlerini yazıp romana dönüştürürken; yakılan köylerin, öldürülen topiklerin, xırboların aile içi tecavüze uğrayan kız çocuğunun, hayata dönüş operasyonun hikayelerini okuyoruz. Tüm bu Türkiye panoraması, kıyametin kendisi aslında. İnsanoğlundan ümidini kesen Büyük A., dünyayı gözden çıkarır, kıyameti başlatır. Dünyayı kurtarmak için, Numune hakikat kitabı yazar, 13 sçde ona yardım eder. Dörtlükler halinde yazılan hakikat kitabı da dünyayı kurtaramaz. Kıyameti engellemek için tek çözüm araftakileri biraraya getirip Büyük A’ya kıyameti engellemesi için elçi olarak yollamaktır. Bu elçiler, gökten çift çift inen “Palaskalı her Netam’ın yanında, poşulu bir Xırbo” ruhudur. Çünkü “Onlar kardeştirler, ayrılmazlar...” Romandaki dini göndermeler de harika. “Sürmeli Tüccar” hz muhammed, kötücül, fesat, kendi çıkarını düşünen melekler, peygamber adayı olan temiz, örnek kardeşin romanın sonunda xırho köylerini temizleyen Cile kasabı çıkması gibi. “Bi tane kitap ne yapabilir ki? - Devasa camiler inşa eder Numune kardeşim, muazzam kiliseler diker, okyanuslar dolusu kan döker, kan dindirir, milyarlarca hayatı karartır, milyarlarcasını aydınlatır...”
“... okumak mağlupların işi.”
“Ölüyo ninem, ne güzel, ölmiyecek hiç bi daha...” “Son nefesini huzurla veriyorsan, alçaksın. Son sözün itiraf olmalıdır, son nefes verilmez gönül rahatlığıyla. “Seni böyle seviyorum” diyenlerden kork. “Öyle”nden tiksinmektedir zira”
“Hoş görmek de bir aşağılama türüdür. İnsanları hoş gören, aynı zamanda hor da görüyordur”
This entire review has been hidden because of spoilers.
Murat Uyurkulak'ın kimi bölümlerini sarhoşken yazdığını düşündüğüm, harika cümleler barındıran, bir bütün gibi gözükmeyip finale doğru bir şekilde bağlanmış bir neo-kıyamet romanı Har. Bir tanrı metaforu ile birlikte, insanların iyi ve kötü ayrımını yapan romanda, iki farklı kurgusal mekanda geçen olaylar düzgün olup olmadığını bilemediğim bir şekilde birleşiyor. Kitabı bu yüzden değerlendirmek zor. Çünkü lineer bir kurguda ilerlemiyor. Kullanılan isimlerden ve mekanlardan gerçek olup olmadığını bilmediğimiz bir evrende geçtiğini anlıyoruz. Onüç, otuzbeş, numune gibi karakter isimler ile aslında kimliklerden öte sadece sayısal bir çoğunluğuz algısı yaratılıyor. Tanrı tasvirinde ise düzenbaz bir kötücülüğün varlığından bahsedebiliyoruz. Kitabı okuyacak olan muhafazakarlara, pek sevecekleri türden bir kitap olmayacağını belirtelim.