“Göğsünde bir diken büyüyordu. Kökleri akciğerinin dalları arasında karışmış, kalbinin hemen yanından boy veren kaba sapı kızıla dönmüş diken. Tuğ çıkarmış. Muzaffer mor uçları var topuzunun. İçindeki kafayı koruyan sert zırh, ölümcül oklarla donanmış. Metal ruhlu diken büyüyordu göğsünde. Onu bıraktıkları ağacın dibinden doğruldu. Sırtını dayadı akasyaya. Dibinden avuçladı toprağı. Ağır ağır çiğnedi. Yuttukça rahatladı. İçindeki açlığın atları sakinleşti.”
Alnı Mavide, öyküleriyle sıradan insanı gözlemleyen, öyküye yakışacak ayrıntıları yetkinlikle aktaran Ahmet Büke’nin yirmi dört öyküsünü bir araya getiriyor. Bu öykülerin kahramanları, yaşamın kendilerine dayattığı acı, karanlık yazgıyı tüm varlıklarıyla resmediyorlar. Okuyucunun da aslında kendi gizli sesini bulduğu, bu nedenle okurken sarsıldığı, huzursuzluğa kapıldığı önemli bir kitap, Alnı Mavide.
1997 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünden mezun oldu. Ölümsüz Öyküler Yayınevi'nin düzenlediği 'Xasiork 2002 Kısa Öykü Yarışması'nda Kayıp Dua Kitabı isimli hikâyesi birincilik ödülüne layık görüldü. 2008'de Alnı Mavide ile Oğuz Atay Öykü Ödülü'nü, 2011'de Kumrunun Gördüğü adlı kitabı ile Sait Faik Hikâye Armağanı'nı aldı. Öyküleri, e edebiyat, AdamÖykü, Özgür Edebiyat ve Patika dergilerinde yayımlandı. Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi ve Derkenar isimli internet dergilerinde kısa öyküler yazmaya devam ediyor.
Yazar bu kitabı ile 2008 Oğuz Atay Öykü Ödülü’ne layık görüldü.
Kitapta, -bazıları iki sayfa- yirmi dört öykü var. Bir çoğu sevdiğim Ahmet Büke öyküleri. Yazarın en sevdiğim özelliklerinden birisi, anlatımında bana alan bırakması, anlamada biraz zorlaması, öyküyle sonradan bağını kuracağım, başı ve sonu olmayan şaşırtıcı bir cümleyle aniden karşıma çıkması. Ancak öyle öyküleri var ki, tüm bunlar bir zorluk olarak karşıma çıkıyor. Anlamak ve aradığım tada ulaşmak için uzun süre ayırmam ve tekrarlar yapmam gerekiyor, bu da akışı engelliyor.
İlk Ahmet Büke okuyuşum. İçince bir tanesi hariç kısa öyküler var. Kısa öykülerini daha çok sevdim. Genel olarak kitabı beğendim, yazarın enteresan bir dili var. Ahmet Büke'ye bir şans daha verebilirim.
"Her şey bozulup içine çöken bir teneke kutu gibi öleyazdı." (s.58)
Daha önce Yüklük isimli kitabıyla tanıştığım Manisa'lı yazar Büke bu kitabıyla beni adeta çarptı. Benim okurken çok keyif aldığım, yer yer hüzün yer yer de hayranlık hissettiğim öyküler oldu bunlar. En çok düşündüğüm şey doğrusu "bu nasıl aklına gelmiş" oldu. Örneğin bir karakterin intihar etmek için tütün ilacını seçmiş olmasını düşünüp öyküleştirmesi gerçekten büyük bir yaratıcılık.
Yazar bir defa İzmir'i köşe bucak adeta ezberlemiş öykülerinde. Bize de İzmir'i gezdiriyor. İzmir'in dolmuşlarına biniyoruz, dalgalarının su tozlarında ıslanıyoruz.
Bu satırları okuduğumda aklıma Nâzım'ın şu dizeleri geldi; "Paris'te bir kestane agacı olacak Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası Istanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Bogaz sırtlanndan hala sag mıdır bilmem sagsa iki yüz yaşında filan olmalı gidip elini öpmek isterdim vanp gölgesinde yatsak isterdim[...]" (Nazım Hikmet Ran, Bütün Şiirleri, YKY, s. 1761)
Ne güzel canlandırmış mandalina ağacını. Nâzım'ın kestane ağacı gibi, o da bir kişilik kazanmış -veya keşfettirmiş bize onun kişiliğini. Bu kısmı okurken istemsizce gülümsedim. Darbelerin, cuntaların, asker postallarının, siyasetin, kavganın, dövüşün çamuru içinde o mandalina ağacı bir vaha oldu aniden.
Bu kitapta en çok neyi beğendim, onu söylemek isterim öncelikle. Elbette yıllardır yazıyorum burada, biliyorsunuz ben imge oburuyum. Özellikle alanlar/fenomenler arasındaki aktarmaları çok seviyorum. Örneğin; "Damarlı ve kalın kabuklu yaşlı gövdesi vardı. Haykıran yeşil köpükleriyle katmer katmer gökyüzüne kavuşuyordu." (s.65).
Yazar burada görsel fenomenleri işitsel fenomenler ile aktarıyor. Benzer örneklere bakalım; Hamburg Barikatları'ndan bu pasaj: "denizin öfkeli köpükleri ıslak ıslak dövüyor kadının bacaklarını ya da ağacın gövdesini. ve bu mesela; "Akıyordu su gösterip aynasında sögüt ağaçlarını. Salkımsögütler yıkıyordu suda saçlarını" (Nazım Hikmet Ran, Bütün Şiirleri, YKY, s.30)
örnekleri artırabiliriz. Nazım yansıma şeklindeki ışık oyununu fiziki bir eyleme, saç yıkamaya aktarmış. İşte Büke de dalların göğe yükselmesini haykırışa benzetmiş. Ben buna bayılıyorum işte! Kitap böyle bir çok imge ile dolu. Bakın bir örnek daha;
"Karşıdaki elektrik direğine bir martı kondu. Kirli tüylerinden şehrin sesini duydum." (s.108) Görsel fenomenleri işitsel fenomenlerle yer değiştirmiş yine! Kirlilik şehirin gürültüsünü çağrıştırıyor.
Ayrıca şiirde yer yer poetik bir üsluba kayış da gözledim. Şu pasaja bakalım; "Annem gelse keşke. Hatırladığım denizleri getirse geriye. Havalandırmayı rüzgar doldurdu. Onuncu bahar geldi, uzandı dizlerimin üzerine." (s.68)
Burası kesinlikle poetik. Bir defa keşke/geriye/üzerine'de dalgalı bir biçimde artan bir armoni var. Melodisine kapılmamak imkansız!
Edebiyatın dışından bir detaydan bahsederek mola vereyim. Yıllar yıllar önce İzmir'e gittiğimde bir bankta oturup poğaça yerken serçelerin gelip cüretkârca poğaçamdan yiyecek koparmaya çalıştığını görünce, "İzmirliler hayvanları çok seviyorlar olsa gerek" diye içimden geçirmiştim. Zira serçeler insandan korkmuyorlardı. Şimdi Büke'yi okuyunca bunun suçlusunu buldum;
"Sigaranın sonuna doğru bankın ayakalrı altında zıplayan serçeleri fark etti. Simidi ufalayıp önlerine doğru serpti. Ürkek kuşlar ufacık parçaları kapıp geriye uçuyor, lokmalarını yuttuktan sonra pır pır yürekleriyle geri dönüyorlardı." (s.132)
Demek ki senmişsin Büke, senin karakterlerin ya da, serçeleri bu denli cüretkâr yapan.
Son günlerde okuduğum güzel kitaplardan birisi oldu. Yer yer hüzünlendim, yer yer hayranlıkla doldu içim. Bunun için teşekkür ediyorum yazara, kalemi çok güçlü. Bundan sonra onun kitaplarını mutlaka okuyacağım.
"Açlıktan ölmek üzereydi galiba. Ya da çoktan ölmüştü." (s.143)
Gerçekliği istediği gibi eğip büktüğü bu öykülerinde yarattığı kendi dünyası İzmir'in imgeleminde süzülüyor. Gölgelerin dünyası diyebilir miyiz bu dünyaya? Pek değil. Çünkü karamsarlık fışkıran öykülerde bile çiçekler bir kenardan göz kırpıyor bize. Tıpkı hayat gibi onun öyküleri, acısı fazla ama mutluluğu da öyle!!
M. Baran 28.12.2020 Ankara
Not: Bir şarkı bırakayım; Leonard Cohen - Avalanche
Alnı Mavide, Ahmet Büke ile tanışmama vesile olan kitap oldu. Açıkçası, D&R'da fink attığım bir günde Can Yayınları'nın indirimde olması sebebiyle bolca kitabını almamla kitaplığımda yerini aldı. Kapağında yer alan Oğuz Atay Öykü Ödülü logosu ve arka kapağından tüten İzmir kokusu tatilde okunabilecek bir nefeslik öykülük gibi gözüktü.
Ne yazık ki, ben aradığım tadı bulamadım. Yazarı ya da dilini kötülemek istemiyorum ama öyküler bana hep bir eksik gibi geldi. Tadı hep yarım kaldı, her birinde okuduktan sonra bir boşluk hissi oluştu. Açıkçası yazarda 80'ler travması mı var diye düşünmeme sebep olan hikayeler vardı. Çok etkilenmiş izlenimi verdi öyküler oldukça vardı, ama yalan söylemeyeyim kitabı bitirmedim, bir yerde artık yetti bana kitap.
Arka kapakta yazdığı gibi, küçük insanları, mahalle aralarını, yürek burkan incelikle anlatan yazarımız -evet incelikle, güzel betimlemelerle süslemiş, dilini hafife almak gibi bir ukalalığım yok. Ancak konu konusunda kısır kalmış, yavanlığın ötesine geçememiş gibi mi desem. Ya da küçük olaylara çok anlam yüklemenin verdiği ağırlık hissi mi bilemiyorum. Ben de umduğum o yumuşak öykü rayihasını uyandırmadı ve adıma vasatı aşamadı.
Öykülerin tümü 12 Eylül öncesi işlenip sümenaltı edilen hükümet işlerinden çekilen acılar, kaybolan, aklını kaçıran, hayatları asla eskisi gibi olamayan insanlar, yakınları, kaybolan hayatlar üzerine. Ancak bu kadar güzel insancıl anlatılabilir. Dil kullanımı, atmosferler kişiler harika, sürükleyici. Amaaaaa neden oldu bunlar? tek sözcük yok. O hayalleri sürüyor mu, pişmanlar mı? yok. O dönemi kendim de yaşamamış olsam hiç değeri olmazdı. O kısmı kendim ekledim. Tanıklık tarih yaşanmışlık değil masal/efsane kıvamında kalmış.
Aslında Son Gün Oldu Her Şey Yirmi Beş Kuruşluk Yaram Düş Bulma Kurumu
Ayrıca şu öyküleri de sevdim.
Alnı Mavide, Elleri Kanda Zaman Çürüğü Yıldız'ı Bulmalıyım ve kitabın en uzun öyküsü Biz
İlaveten söyleceğim çok şey var da bu kadarı yeterli bence. Aşağıda yorum yazmış birisine cevaben yazmayı çok istediğim bir şey var ama insan bazen susmasını da bilmeli. :)
Hele ki İzmirliyseniz Ahmet Büke’nin öykülerini daha da çok seveceğinize şüphem yok. Gevrekler, çiğdemler, pişiler, bildiğimiz yerler ve mekanlar özenle döşenmiş öykülere. Kitabın ilk öyküsü “Biz” biraz uzun fakat nefis bir öykü. Son öykülerinden biri olan “Düş Bulma Kurumu”nun ise diğerlerine göre biraz postmodern bir havası var. “Alnı Mavide” özgün bir öykü kitabı, okunmalı.
Pek sevdiğim öyküler: Aslında Son Gün Oldu Her Şey Melek Çok Güzel Uyuyor Alnı Mavide, Elleri Kanda Yirmi Beş Kuruşluk Yaram Düş Bulma Kurumu Gavurun Çakısı ve Pişi
Ahmet Büke'nin tüm kitapları benim için 5 yıldızlı. 2008 yılında Oğuz Atay Öykü Ödülü'nü alan bu kitabı gibi. Beğenerek okudum, öykü yazmaya çalışanlar için örnek oluşturacak öyküler var.
2008 yılında Oğuz Atay Öykü Ödülü’ne layık görülen Alnı Mavide adlı öykü kitabında, Anadolu insanının gündelik yaşantılarını, içsel çatışmalarını ve hayata tutunma çabalarını büyük bir ustalıkla kaleme alır. Kitap, “Babam İçin” başlığıyla başlar; bu ilk cümle yazarın öykülerine duygusal derinlik yüklemektedir.
Kitap içinde 24 kısa öykü var. Ama bu öyküler sadece kısa değil; yoğun, iç burkan, düşündüren ve bazen de gülümseten türden. Büke’nin dili yalındır ancak kelimeleri büyük bir ustalıkla kullanıyor. Her öykü, bir kesit sunuyor: bazen çocukluk, bazen yoksulluk, bazen delilik, bazen umut... Kitaptaki karakterler o kadar tanıdık ki... Deli Fadime, Terzi Selami, Doktor Rahmi, Kör İbram, Bakkal İbram… Sanki mahalleden birileri. Halk arasında kullanılan bu takma adları öyle doğal ki, karakterler gözünüzün önünde canlanıyor. Hepsi bir yerlerden tanıdık, hepsi bir yerlerden kırık.
Ege’nin sıradan insanlarını konu alan bu öykülerde, gevrekler, çiğdemler, pişiler; tanıdık sokaklar ve mekânlar ustalıkla işlenmiştir. İzmir’in Kemeraltı’sından Kantar Karakolu’na, Fuar’dan Balçova’ya uzanan adımlarla, şehrin ruhu satırlara taşınır. Bu öykülerde deliler, direnenler, açlık, suçluluk gibi temalar sıkça işlenir.
Kitabın ilk öyküsü olan “Biz”, diğerlerine göre daha uzun olsa da etkileyici anlatımıyla, “Düş Bulma Kurumu” öyküsü ise farklı kurgusuyla dikkat çeker. Kitaba adını veren Alnı Mavide, hem bir öykü ismi hem de bir sembol. “Mavi” umut, hayal, uzaklık gibi kavramları çağrıştırırken; “alın” kaderi simgeliyor. Yani aslında Alnı Mavide, umutla karılmış bir kaderi anlatıyor bize. Kimi zaman acı, kimi zaman tatlı ama hep gerçek.
“Açlık Sarkacı – Akşam” adlı öyküde geçen “Evler insanların kalesidir. Sanılanın aksine demir ve çimentodan yapılmazlar. Her evin kendine özgü kokusundan dokunmuş zırhı vardır.” ifadesi, kitabın anlatım gücünü özetler niteliktedir. Bu cümle, sadece öykü içinde değil, başlı başına bir anlatı değeri taşır.
Alnı Mavide, raflarda çok ses çıkarmadan duran ama elinize aldığınızda sizi sessizce sarsan bir kitap. Ahmet Büke, sade ama derin anlatımıyla sizi Ege’nin sokaklarında bir yolculuğa çıkarıyor. Yol boyunca tanıdık yüzlerle karşılaşıyor, unutulmaz duygular yaşıyorsunuz. Edebiyatın en güzel yanı da bu değil mi zaten? Bir başka hayatın içine kısa bir süreliğine de olsa girebilmek…
Alnı Mavide’ yi 11 sene önce okumuşum aslında. Babamın bana gelirken getirdiği kitaplar arasında olunca tekrar okumak istedim. 24 minik öyküde kayıpları, mahpusları, işkencecileri, kimsesizleri, ihanetleri, hayatın dişlilerinden kendini kurtarmak isteyenleri ve daha nicelerini okuyoruz. Ahmet Büke seviyoruz efendim. Okuyunuz. Hatta hazır eliniz değmişken bence bir diğer kitabı Varamayan’ı da alıp bir türlü varamayan canım “Varamayan Ahmet” ile de tanışınız.