Jump to ratings and reviews
Rate this book

Sözün Ötesi

Rate this book
"İnsanoğlunun en etkili özgürleşme yoludur okumak" diyen Akşit Göktürk'ün kendi eliyle seçtiği denemelerini içeriyor Sözün Ötesi. Göktürk'ün bu yapıtı üç ana bölümden oluşuyor: Yazın, çeviri sorunları, dil-kültür. Kitabın ilk iki bölümünde, Göktürk'ün yazınsal iletişim, okuma edimi, yapıtın anlamlandırılması gibi konularla J. Conrad, V. Woolf, İngiliz romantikleri ve daha başka yazarların yapıtları üstüne yorumları var. Ayrıca aynı bölümlerde yazar, R. Ingarden, W. Iser, H. R. Jauss, H.G. Gadamer gibi çağdaş kuramcıların yazın, çeviri ve yorum sürecine ilişkin farklı yaklaşımlarını da ele alıyor. Son bölüm ise, kültür ve aydın kavramları, Türkçe ve Dil Devrimi, yabancı dil öğretimi ve yenilikçi sanat üstüne odaklanıyor. Sözün ötesi "gönüllü yazın okuru" arayan bir yazarın kılavuzluğunda, Türkçe'nin tadını çıkarmak isteyenler için...

222 pages, Paperback

First published September 1, 2006

Loading...
Loading...

About the author

Akşit Göktürk

23 books10 followers
(d. 27 Aralık 1934, Van - ö. 26 Şubat 1988, İstanbul), edebiyat eleştirmeni, yazar ve dilbilimci.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1960). 1961'de aynı fakülteye asistan olarak girdi. 1965'te doktorasını verdi; 1972'de doçent, 1978'de profesör oldu. İngiltere'de Nottingham Üniversitesi'nde (1964-65) ve Almanya'da Konstanz Üniversitesi'nde (1970, 1974-76) araştırmacı olarak çalıştı. Uppsala (İsveç) ve Batı Berlin üniversitelerinde çeviri kuramları ve yöntemleri konulu seminerler yönetti. Robinson Crusoe'nun Türkçedeki ilk tam çevirisiyle 1969 Türk Dil Kurumu (TDK) Çeviri Ödülü'nü kazandı. 1975-83 arasında TDK Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.
1958'den sonra Varlık, Yeni Dergi, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Çağdaş Eleştiri gibi dergilerde inceleme yazıları ve çeviriler yayımlayan Göktürk, eleştirilerinde dil çözümlemelerine ve üslup sorunlarına ağırlık verdi.
D. H. Lawrence, T. S. Eliot. E. Kästner, F. Dürrenmatt gibi yazarlardan yaptığı çevrilerle tanınan Göktürk'ün başlıca yapıtları Edebiyatta Ada (1973), Okuma Uğraşı (1979) ve Çeviri, Dillerin Dili'dir (1986).

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
6 (33%)
4 stars
8 (44%)
3 stars
3 (16%)
2 stars
0 (0%)
1 star
1 (5%)
Displaying 1 of 1 review
364 reviews2 followers
Read
January 1, 2025
“Genellikle “bakmak” dediğimiz eylem, doğal bir görme yetisi, “görmek” ise ancak eğitimle kazanılabilecek bir beceridir.” (218)

Edebiyat eleştirmeni, dilbilimci ve çevirmen Akşit Göktürk’ün 1977-1986 yılları arasında yazılmış denemeleri. Üç başlığa ayrılmış: Yazın, Çeviri Sorunları, Dil-Kültür. Tahsin Yücel önsöz yazmış. Özellikle ilk iki bölümün dili daha akademik. Edebiyat-dil teorilerinden bahsedip çeşitli romanları inceliyor. Verdiği örnekler açıklayıcı. Örnekler soyut, teorik anlatımları anlamayı daha açıklayıcı hale getirdiği için mümkün olan yerlerde daha çok örnek olmasını da tercih ederdim. Son bölüm Türkçenin geçirdiği değişimler, Dil Devrimi’nin savunulması, sanatın ve sanatçının savunulması üzerine. Osmanlıca’nın halktan kopuk bir dil olduğunu söyleyerek Dil Devrimi ile halkın yönetimde söz sahibi olmasının ilişkili olduğunu anlatıyor. Yönetim dili ile halk dilinin ayrımı bugün hâlâ devam ediyor. Yazarın düşündüğü gibi bugün ne kanunları açıkça anlıyoruz ne başka resmi yazıları. Bu bize de has değil, dünyanın başka ülkeleri için de geçerli. Arapçanın bir bilim dili olamayacağını söylemesi zamanındaki Arapçaya ve dahi dine bakışın yansımalarını gösteriyor. Kendi inandığı doğruları açıklarken çok sivrilmese de bazı şeylerin artık başka türlü olamayacağının altını çiziyor. Film izlemenin hiçbir katkısı olmayacağı görüşü de bugün artık yüzde yüz doğru gelmiyor. Bir kitap kadar izleyenini etkileyen, onun dünya görüşüne, kendisine bakışına katkı sağlayan filmler var. Yazarın öğrencilerin yeterince okumadıkları, yabancı dil öğretimindeki zorluklar, okumanın öneminin yeterince anlaşılamaması, yayınevlerinin çevirmenlere karşı tavırları hakkında yaptığı eleştirileri de hâlâ güncelliğini koruyor.

Bahsettiği kişilerin bazılarında doğum tarihlerini veriyor ki okurun konuyu tarihsel olarak kafasında yerleştirmesine yardımcı oluyor. Virgül kullanımında sorunlar var.

“…bir romanı, şiiri, oyunu okuyan kimsenin tepkisi yalnız dışardan, edilgin bir kavrayış değil, içli dışlı bir yaşantı, varoluşsal bir deneyimdir.” (15)

“…yazın metninin ortak yazarıdır okur.” (15)

“…gönüllü yazın okurluğu gerçekte belli bir özveriyi, sorumluluğu, sabrı, sürekliliği gerektirir. … kendi istediğini okuyup istemediğini okumama özgürlüğü, ancak gönüllü okurlarda gelişir.” (18)

“Gerçek sanat yapıtının kalıcılığı da çok yönlü yorum olanakları sunması, her çağın, her okurun karşısına yeni baştan kavranacak bir yaratı olarak çıkmasındadır.” (39)

“Sanat, iletisini taşıyan dilden ayrı varolamaz.” (41)

“Yaratıcı yazarı, ders vermek için yazmaz. İnsan olduğu için, insanca bir titreşimi iletmek için, gündelik yaşamının kurallaştırdığı katılıkları, çirkinlikleri, haksızlıkları dengeleyecek bir umut kıvılcımı tutuşturmak için yazar o.” (43)

“…eleştirici irdeleyici bir okuma alışkanlığının, anadilin bütün iletişim esneklikleriyle donatılarak bilinçlere yerleştirilmesi gerekir.” (47)

“Sözü us ile düşürmeyi bilmezler.” (49)

“…Victoria çağının dünyayı bir gemiye benzetme geleneğini…” (64)

“Eskiden İngiliz ticaret gemilerinde, gemiciler aşçıbaşına “doktor” derlerdi.” (67)

“Okur, kendi bireysel yaşantı yapısına göre bir anlam geçerliliği üretecek, Conrad’ın deyimiyle, metni kendi gönlünün bozkırlarına göre, kendince tüketecektir.” (75)

“Yaşam, karşılıklı sıralanmış bir dizi sokak lambası değildir; ışıklı bir ayla, bilinci bir uçtan bir uca saran yarısaydam bir örtüdür.” Virginia Woolf (78)

“Okur, kişilerin görünmeyen yönlerine, kendi koğuklarını oyarak ulaşacak, bireysel mağaralar arasında bulunan görünmez bağları, kuracağı anlam göndergesinde somutlayacaktır.” (81)

“Çağdaş duyarlı bireyin topluma uyum sorunu, Mrs. Dalloway’de izleğin önemli yönüdür.” (82)

“…bireyin iç özgürlüğüne karşı duyulan bilinçaltı düşmanlığa…” (84)

“Çağdaş insanın iletişimsizliği ise, Mrs. Dalloway’de ana işlek olarak görülebilir.” (89)

“Ayrıksı bireysel duyarlık ile aşırı duygusuz toplumun, tek ile sürünün, delilik ile sözde sağlıklılığın, çok yüzlü tek an ile büyük zaman akışının arasındaki karşıtlık, okumanın bu noktasında apaçık bir belirlilik kazanır.” (89)

“…T. S. Eliot’ın belirtmiş olduğu gibi, bir Virginia Woolf romanında, her zaman “bilerek dışarda bırakılmış” bir şey vardır.” (90)

“Gerçekte varoluşun kendisi de aralıksız bir yorum sürecinden başka bir şey değildir.” (94)

“…yorum konusuna yönelik her kuram, dille ilgilenmek zorundadır.” (95)

Tefsir - örtülü ya da kapalı bir şeyi ortaya çıkarmak, açıklamak (98)
“T. E. Hulme, kendi yazılarından birinde, “Sanatçının görevi, nesneyi kavrama konusundaki gündelik alışkanlıklarımız ile gerçeğin kendisi arasına bir perde gibi giren örtüyü ötesinden berisinden delmektir” diyor.” (192)

“…yabancılaştırma, anlam boşlukları, çok yönlü yorum…” (106)

“…okumak değiştirir bizi. Değişmek ise yaratıcı kılar.” (116)

“Yunancada yorumlamak karşılığı kullanılan “hermeneuein” eylemi ile yorum anlamına gelen “hermeneia” adı da genellikle Hermes’le ilgili görülür. … “hermeneuein” sözcüğünün çağrışımları arasında, “bir iletiyi taşımak - Hermes gibi”, “bir olguyu anlamak, anlatmak” türünden anlamlar var.” (121)

“…yazın çevirmeni, her şeyden önce iyi bir okur olmak zorundadır. Sorumluluğu en büyük olan okur odur.” (131)

“Çağdaş çeviri kuramının çıkış noktası, çevirinin, Saussure’ün terimiyle dilin (langue) değil sözün (parole); başka deyimle dil kullanımının bir aktarımı olduğu görüşüdür. Çevirmen, kaynak dilde düzenlenmiş bir iletiyi, amaç dilde bir metinle yeniden üretir.” (139)

“Metnin işlevi: Neyi amaçlıyor metin? Bir durumu mu çiziyor, yorum mu yapıyor, öğretiyor mu, göz mü boyuyor? Abartmalı, iğneli, alaylı deyişlerle bir eleştiri mi yapıyor? Açıkça mı, dolaylı mı yapıyor bunu? Benzeri yazınsal türün örneklerinden ayrılıyor mu? Dilsel bir eyleme mi yoksa dildışı bir eyleme mi yönlendirmek istiyor okuru? Metinde “ben” diyen kişi yazar-konuşucu mu, yoksa yazar, iletilen bütün seslerin ardındaki düzenleyici durumunda mı?

Metnin izleği (tema): Hangi izleği işliyor metin? Bu izleğin kökeni? Hangi olaydan, durumdan, yazınsal gelenekten geliştiği? İletişim düzeni? Gönderici (yazar) belli bir izleği yek çizgiden mi geliştiriyor, yoksa bir dizi küçük izlemler bir üst-izleği mi oluşturuyor? İzlek yönünden bir tutarlılık nasıl sağlanıyor? İzleğin anlatılışı en önemli noktalarda yoğunlaştırılarak mı sunuluyor, yoksa seyreltik, sözü uzatan, köpürten, dağınık bir özellik mi gösteriyor?

Metnin alıcısı (okur): Gönderici bu metinle kime sesleniyor? Belli bir okur mu söz konusu, yoksa bir okurlar kitlesi mi? Gönderici ile alıcı arasındaki bağın niteliği? İletişimin gerçekleşmesi için hangi koşulların gerekliliğini sezdiriyor yazar? Bu koşullara ilişkin önbilgiye okurun sahip olduğunu mu varsayıyor, yoksa bir yanda tanımlamalarla kendisi mi veriyor bu bilgiyi? Okurun dilsel anlama gücünü ne düzeyde görüyor? Terimlere mi boğuyor iletisini? Soyut bir düzeyde mi kuruyor iletişimini, yoksa somut kalmayı mı yeğliyor? Somut bir durum doğrudan doğruya mı yansıtılıyor okura, yoksa değişik açılardan yapılan saptamalarla yetinilip, amaçlanan anlamı okurun mu bireştirmesi bekleniyor? Yazar, iletisinin okur üstündeki etkisini önceden kestiriyor mu? Okurun iletiyi belli bir biçimde alımlamasını metin boyunca birtakım yönlendirici göstergelerle mi saptıyor?” (144-5)

“…savruk bir dil kullanımının Türkçede biçemsel bir tutum olarak savunulduğu bugünlerde,…” (167)

“Dillerin bilimsel incelenişinde en önemli ilke de, dilde değişmeyen ile değişeni, eşzamanlı bakış açısı ile artzamanlı bakış açısını gerektiğinde birbirinden ayrı tutabilmektir.” (173)

“Dilimin sınırları, dünyamın sınırları demektir.” Ludwig Wittgenstein (175)

“Bir toplumun, kültür, düşünce varlığının sürebilmesi için, geleceğe de köprü olabilmesi gerekir dilin.” (178)

“…kültür sözcüğü, Latince kökenindeki bir dizi anlamı sürdürür: oturmak, yetiştirmek, korumak, yüceltmek, tapmak gibi. Sözcüğün bugün Türkçedeki eşdeğeri “ekin”de de göze çarpan ekmek, göğertmek, yetişmesini gözetmek çağrışımları, on dördüncü, on beşinci yüzyıllarda kültür kavramında özellikle ağır basar.” (180)

“…kültür… düşüncenin, kafanın bakımı, yetiştirilmesi, gözetimi anlamını taşır. Bu evrede kazandığı bir anlam da, bir insanın eğitimini, inceliğini, görgü derecesini belirlemeye yöneliktir. …on dokuzuncu yüzyılda, sözcüğün İngilizcede, Almancada, Fransızca’da kullanımı “uygarlık” ile “gelişme” anlamları üstüne temellenir. Ulusal ya da geleneksel kültürlerden, işte bu tarihsel aşamada söz edilmeye başlanır.” (181)

“Kültür; okumak, anlamak, düşünmek, zekâyı eğitmektir.” Atatürk (182)

“Türk bireyi, çağdaş uygar dünyanın kültürünü önce büyük bir açıklıkla anlayacak, sonra o evrensel bağlamda kendi kültür özdeşliğini kurabilecektir. …Gerçek bir anlama, şimdiki tarihsel noktada, şimdinin tarihsel bakışıyla olanaklıdır.” (185)

“…gerçek anlama, her zaman, görüleni özdeşleyebilmek, adlandırabilmektir. Adem’in, çevresindeki canlıları tek tek adlandırmasından beri böyledir bu.” (185)

“…anlam her saman tarihseldir. Tarihle değişir; tarihin akışıyla da yeni boyutlar, geçerlilikler kazanır.” (186)

“Türkçede aydın sözcüğünü, Batı dillerindeki “Alm. Intellektuelle, Fr. intellectuel, İng. intellectual” karşılığı kullanıyoruz. Sözcüğün kökeni, Latincede kavrama, algılama, anlama edimini sağlayan zihinsel yeti anlamındaki, insanın düşünce varlığı anlamındaki, “Intellekt”tir.” (188)

“Yirminci yüzyıl başlarında Rusçadan Batı dillerine “intelligentsia” kavramı geçer, yerleşir.” (189)

“Türkçe sözlük “öğrenimi, bilgisi ve görgüsü olan kimse, münevver” diyor, aydın karşılığında.” (190)

“Aydının topluma yararı, bu tür geçici yaranmalardan daha çok, toplumda bir düşünce, bilgi, beğeni yükselmesine katkıda bulunmaktır.” (182)

“…düşsel bir soyutluğa düşmemek, yaşam gerçeğinden kopmamak, kökü insan yaşamında olmayan kuramlara saplanmamak, aydın bir tutumun, davranışın özellikleri sayılır.” (192)

“Dil, bireysel kullanımlar üstü bir dizge olarak, kendi kendini boyuna denetler, çok aykırı kullanımları safra gibi atar.” (201)

“Shakespeare döneminde İngilizcede türetilen yeni sözcük sayısı 12 000 dolayındadır. Shakespeare ise, kendi gününde yeni sözcükleri en çok kullanan, türeten, üstelik oyunlarında bilgiçliğe, Latince cambazlıklarına karşı çıkan, ağdalı deyimlerle alay eden bir yazardır.” (201-2)

“Gerçek sanatta hiçbir yenilik, salt yenilik olsun diye yapılmaz, bir zorunluluktan doğar.” (215)

“İşte sanatsal imge, varlığın derinlerinden süren bir iç dürtü ile dış dünyayı bir iletişime sokar; dış çevreyi, iç dünyadan kaynaklanan resimlerle yeniden betimler.” (215)
Displaying 1 of 1 review