Varlık Yayınları'nın logosundan, geçmişinden, yayıncılığından, kapak tasarımlarına kadar pek çok şeyini severim. İzmir Kitap Fuarı'nda da Varlık Yayınları'nın standına doğru çekildiğimde bende merak uyandıran Panait İstrati'nin Yaşar Nabi Nayır çevirisi iki kitabını aldım. Burda çevirmenin ismini görünce heyacana kapıldım biraz da. Kitaba başladım ve yazım yanlışları, noktalama hataları hak getire. Bir süre sonra cümle içinde mecazi bir anlamda kullanılan kilit kelimelerden dahi şüphe etmeye başlamam tam bir felaketti. Acaba çıkarmakta olduğum anlam doğru mu yoksa kelime mi eksik, hatalı yazılmış diye şüphe etmeye başladım. Örneğin sayfa 57'de "... Adrian başını kaldırdığı zaman Jeremi piposunu tüttürüyor ve aklın* bıyıkları altından gülümsüyordu." Burda 'aklın' kelimesi yanlış mı yazılmıştı emin değilim ve bu emin olamama hali sinirlendirdi beni. Yayınevine hemen mail attın ama bir dönüş alamadım henüz.
Kitaba içerik olarak gelecek olursak, beklediğimi pek bulamadım diyebilirim. Ne bekliyordum bilmiyorum. Tanrıya itirazların yükseldiği ve bunun yanında dinin de kendine çokça yer bulabildiği bir kitap. Karakterlerin çokça dinle ilişkili olmasından mı, yoksa dinin yazar tarafından mı çok önemsenmesinden mi dini figürler, yorumlar çokça yer tutuyordu kitapta. İkinci ihtimalden emin olamadım yazarı araştırınca, bu, bende karakterlerin gerçekçiliğine hayranlık da bıraktırdı. Ama yorumlamakta çok muallakta da kaldım. Karakterlerle pek bağ kuramadım, bir şey eksikti ya da fazlaydı. Tasvirleri ise sevdim diyebilirim.
"... Tuna'nın cömert ve doğurgan damarları olan yüzlerce küçük dere, her yöne akıyor, onlarca kilometre mesafede, kimsenin sahip çıkmadığı, usareyle dolu su bitkilerinin can attığı bataklık bir araziye bereket getiriyordu" cümlesini okuduğumda Tuna'yı görmeliyim, bir gün mutlaka Tuna'yı görmeliyim dedim.
Yeğeni Adrian'ın gözünden Angel Dayı'yı yazarak noktalıyorum:
"... Bu yeni mezarlığın ortasında, sırtında paltosu, gene uzun boylu, ama kamburlaşmış, heyhat eskiden muhteşem başını ve göğsünü bir arslan gibi uzatan adam, Angel Dayı yeğenine sakin bir tavırla bakıyordu. Adrian iki eliyle Dayı'nın serbest kalan elini aldı ve adet üzere öptü. Neredeyse ağlayacaktı. Dayı, bir kelime söylemeden onu odasına götürdü. Burada, aynı ıssızlık. Çıplak ve sararmış duvarlarda artık o güzel taze kireç kokusu duyulmuyordu. Dağınık ve pis bir yatak. Onun da sanki her gece kendisini ezen, felaketlerle ağırlaşmış vücuttan sızlanır gibi bir hali vardı. Tuğla soba, isten kararmış çatlaklarını gösteriyordu. Tavanın çapraz direkleri de sararmıştı. İki tahta iskemle ve masa bir de kayışından çiviye asılmış çifte, eşyayı tamamlıyordu. Masa üstünde, rakı şişesi ve bir kadeh, kutsal kitap, ucundan iple bağlı küçük bir defter, bir bıçak ve başlanmış bir ekmek. Adrian'ın gözyaşları boşandı."