“Geçmişi yeniden kuran” bir ütopya... İsyancılara karşı Selçuklu safında çarpışıp esir düşmüş kör askerle sağır kilise ressamının, Moğol istilası yıllarında Kapadokya’nın yeraltı âleminde dinleri, mezhepleri kaynaştıran bir ortaklaşmacı hayatın ortaya çıkışına varan macerası.
Vücudumuzdaki her şey dünyayla yaşıttır, bu nedenle benim hem otuzdört yaşında hem de altı milyar yaşında olduğum doğrudur. Zamanın geçişi, duruşlara benziyor. Zaman geçip gitti derken maddenin biçim ve yer değiştirdiğini söylemiş oluyoruz yalnızca; çünkü zaman bir soyutlamadan başka bir şey değil. Bu yüzden olmalı, Kapadokya’nın geçip gitmiş zamanına, en az biçim değiştirdiği yerlerden girip çıktığımda kendimi ‘tarihsel kurgu yapayım derken tarihsel zaman bulmuş düş definecisi’ gibi hissettim. Dil ve zaman ilişkisi bir yazarın ‘arkeolojik arka planı’dır; oradan hiçbir anlamı olmayan böcek ölüleri de çıkar, bir heykel de. Günlük dilde ikona diyoruz, yeraltı şehirlerinden sözediyoruz, Haydar, Vasili veya Dimitri adlarını söyleyip geçiyoruz. Oysa ‘tarihsel bilinçaltı’nı biraz kazıyınca, doğada hiçbir şeyin yok olmadığını, yalnızca “biçim değiştirdiğini” anlamamız kolaylaşıyor. Tıpkı bir noktadan diğer noktaya yer değiştiren hava akımı gibi: Yel gibi Zaman gibi. Zaman Yeli gibi.
Gürsel Korat, 1960’ta doğdu. Çocukluğu ve ilkgençliği Kayseri’de geçti. Yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi’nde tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yayımladı. Bazı film projelerinde senarist olarak yer aldı, çeşitli üniversitelerde dersler verdi.
Her eserini büyük bir aşkla okuduğum yeni sevdam haline geldi Gürsel Korat. Sıralama olarak çok yanlış gitsem de şimdiye kadar Yine Doğdu Tan Yıldızı ve Unutkan Ayna'dan sonra üçüncü kitabı oldu okuduğum. Zaman Yeli, Güvercine Ağıt ve Kalenderiye kitaplarıyla birlikte Kapadokya üçlemesinin ilk kitabı. Yakın süre içerisinde diğer ikisini de hızlı bir şekilde okuyacağım. Hem de büyük bir şevkle.
Zaman Yeli eseri Moğol İşgalleri sırasında Anadolu'yu ele alıyor. Kapadokya'daki mağara ve oyukların olmazsa olmazımız, hele bir de bağıra bağıra bir isyan , bir savaş hazırlığı varsa. Gürsel Korat'ın en sevdiğim yönüyse okuyucuya hiç bir şekil tarih dersi verme çabasının olmamasıdır. Yaşanmışlık ve kurgular iç içe gidiyor adeta. Müslümanlar, Tahtacılar, Hristiyanlar, Museviler , Et Yemezler, herkes ve her renk bu kitabın içerisinde. İnsan okurken ister istemez o renkli Anadolu'yu canlandırıyor gözünde ve imreniyor. Azat edilmiş kör bir savaşçı ve sağır bir ressam ile başlıyor hikaye,hem de öyle bir başlıyor ki , daha kitabın başındayken biteceği akla gelip üzülme sebebi oluyor.
Beklemediğim kadar iyi bir kitaptı. Kurgu-tarih her şey vardı. Yazarı tanımıyorum fakat kendime görev edindim bir kitabını daha okumalıyım kesinlikle. Daha uzun olmalı ama.. Tam notumu veremiyorum tanımadığım yazarların kısa kitaplarına.
Gürsel Korat’ın Unutkan Ayna kitabını ilk okuduğumda, tarihsel kurgunun içine minik minik yansıttığı felsefi tadı çok beğenmiştim.
Zaman Yeli de yine aynı tarih, din, ırk, felsefe biçimleri içinde yazılmış çok özel bir kitap oldu benim için. Dönemin siyasi, dini ve sosyolojik etkilerini çok güzel işlemiş bu kitabında da.
Konu olarak, Kör Leon ile sağır ressam Dimitri’nin arkadaşlığı ile başlayan kitap Selçuklular zamanında Kapadokya’daki halkın yaşadıklarından bahsediyor. Bahsetmesi de bu cümle kadar basit değil kesinlikle. Okurken yaşadığım heyecan çok keyif verici idi.
Mutlaka okunması gereken yazarlardan olduğu gibi. Hafif benzer tadından dolayı benim için ikinci bir İhsan Oktay Anar oldu.
Tarihi referanslar müthiş; öyle ki romanın alt temasında ikona yasağından Niğde isyanına, Kösedağ sonrası hayatta kalabilmek için işbirliği yapan iki semavî dinden çıkan senkretik inanç sisteminden Moğol işgali altındaki halkların mesih/mehdi beklentisine kadar zengin bir inşa bulmak mümkün.
Ana kurgunun dramatik ölçüsü dozunda. Zaman mefhumunun kavramsallaştırılması dahi kafa açıcı. Hiçbir beklentim yokken sürpriz oldu, 5/5.
Harika bir kitap. Halen etkisindeyim. Dili, karakterleri, kurgusu ve tarihi bağlantıları ile unutulmazlarım arasına girdi. Yazarımızın diğer kitaplarını da aldım. Meraktayım, hemen okuyacağım.
Bildiğimizden başka bir dünyası, başka bir dili, başka bir anlatım düzlemi var Gürsel Korat'ın. Hikayenin her yerinde farklı hikayecikler, farklı duygular, farklı olaylar var da sanki, bir yerde hepsi bir imbikten geçip aynı şişeye doluveriyor. Kapağını kapatırken kitabın, etkilenmemiş hissetmek mümkün değil. Bir de o son cümleler... Okuduğum en güzel finallerden biriydi sanırım...
Hikayeyenin, konu ile ilişkisinin, yaklaşımlarının beni çok sardığını söyleyemeyeceğim. Özellikle Haydar’ın dönüşümünün bütün açıklama çabalarına rağmen (ve belki biraz da bunlardan ötürü) acele ve dengesiz sayılabilir olması hikayenin ritmini, dengesini bozan bir unsurdu bence. Ama dil kullanımı ile bu tortuyu süpürüyor kanımca yazar. Bunun neticesi olarak da iki yıldızla “eh” diyebileceğim bir romandan üç yıldızla, olumlu hatırlayacağım, beğendiğim bir esere evriliyor kısa değerlendirmemde.
Güzel akıcı bir dili vardı. Geçmişte bir zamanda insanların sürü psikolojisi ile neler yapabileceğini toplumların nasıl sekillendigini bir soylunun kişisel evrimi üzerinden anlatıyor. Su gibi gitti. Kapadokya üçlemesinin ilk kitabı. Diğer ikisini okumak için güzel bir başlangıç yaptırıyor.
Gürsel Korat Anadolu'nun ne kadar mistik bir coğrafya olduğunu Kapadokya üzerinden anlatıyor. O da tıpkı Yaşar Kemal gibi, insanın kendisinin şeytanı olduğunu mitik ögelerle tarihi birleştirerek bize anlatıyor.
Hikayenin beni etkileyen birçok yönü var. Ancak özellikle dinlerin, dillerin birbirine karıştığı 12-13.yy Anadolu’sunda bir efsanenin veya peygamberin nasıl doğabileceğine dair anlattığı trajikomik öykü, bu tür olguların oluşma koşullarını kavramak açısından çarpıcı oldu. Mutlaka öneririm.