Jump to ratings and reviews
Rate this book
Rate this book
Akçasazın Ağaları tarihle, zamanla, düzenle hesaplaşmanın hikayesidir. Ağalar çökerken yanı başlarında yeni bir tarih yazılır, değişme kaçınılmazdır. Güçlüler dövüşürken doğa da ses verir.

Yusufçuk Yusuf Çukurova’ya kuşaklar boyunca egemen olmuş iki derebeyinin hikayesidir. Köylüleri yıllarca baskı altında tutan bu güç kırılırken, yeni zamanların gereklerine uyum sağlamış yeni zenginler başka bir güç oluştururlar. Barbarlığı çağrıştıran bu güç, “bataklıktan kurtulmaya yüz tutmuş bir bataklık toprağını yağmalar”.

“İnsanoğlu farklılaşıyor, deri değiştiriyor ve kendini yeniden tanımlıyor. Acaba ortaklaşa yitirilen yüzyılların ağırlığını bir kenara koyabilecek mi? Genelleştirmek bizim elimizde.Yaşar Kemal’in Binbir Geceleri bizi buna davet ediyor.”
Alain Bosquet, Le Matin, (Fransa)

“Hasatla birlikte, omuzları evrensel genişlikte Türk yazarı Yaşar Kemal’in yeni kahramanlık destanı geldi. Bunalım evreninde bir trajedi. Kitapta İnce Memed’in yazarının bizi alıştırdığı epik ve toprak kokan soluğu bulmak da mümkün.”
André Clavel, Nouvelles Littéraires, (Fransa)

“Yusufçuk Yusuf’ta Yaşar Kemal’i yeni ve büyük bir atılım içinde buluyoruz. Bu kitap yalnız Yaşar Kemal’in en önemli yapıtı değil, Türk romanının da başyapıtlarından biridir.”
Cemal Süreya, Oluşum

“Hugo çapında bir yazar olan Yaşar Kemal’in en önemli özelliği, günümüzde gözardı edilen bir tarzda freskler çizerek yazması.”
Christian Guidicelli, Guide Lire, (Fransa)

662 pages, Paperback

First published January 1, 1975

6 people are currently reading
391 people want to read

About the author

Yaşar Kemal

143 books1,095 followers
Yaşar Kemal, asıl adı Kemal Sadık Gökçeli. Van Gölü’ne yakın Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan ailesinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden uzun bir göç süreci sonunda yerleştiği Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde 1926’da doğdu. Doğum yılı bazı biyografilerde 1923 olarak geçer.

Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra ırgat kâtipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. 1940’lı yılların başlarında Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli sanatçı ve yazarlarla ilişki kurdu; 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı. 1943’te bir folklor derlemesi olan ilk kitabı Ağıtlar’ı yayımladı. Askerliğini yaptıktan sonra 1946’da gittiği İstanbul’da Fransızlara ait Havagazı Şirketi’nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı. 1948’de Kadirli’ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük, daha sonra arzuhalcilik yaptı. 1950’de Komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı, Kozan cezaevinde yattı. 1951’de salıverildikten sonra İstanbul’a gitti, 1951-63 arasında Cumhuriyet gazetesinde Yaşar Kemal imzası ile fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Bu arada 1952’de ilk öykü kitabı Sarı Sıcak’ı, 1955’te ise bugüne dek kırktan fazla dile çevrilen romanı İnce Memed’i yayımladı. 1962’de girdiği Türkiye İşçi Partisi’nde genel yönetim kurulu üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı. 1967’de haftalık siyasi dergi Ant’ın kurucuları arasında yer aldı. 1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldı ve 1974-75 arasında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1988’de kurulan PEN Yazarlar Derneği’nin de ilk başkanı oldu. 1995’te Der Spiegel’deki bir yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı, aklandı. Aynı yıl bu kez Index on Censorhip’teki yazısı nedeniyle 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edildiyse de cezası ertelendi.

Şaşırtıcı imgelemi, insan ruhunun derinliklerini kavrayışı, anlatımının şiirselliğiyle yalnızca Türk romanının değil dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri olan Yaşar Kemal’in yapıtları kırkı aşkın dile çevrilmiştir. Yaşar Kemal, Türkiye’de aldığı çok sayıda ödülün yanı sıra yurtdışında aralarında Uluslararası Cino del Duca ödülü, Légion d’Honneur nişanı Commandeur payesi, Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı, Premi Internacional Catalunya, Fransa Cumhuriyeti tarafından Légion d’Honneur Grand Officier rütbesi, Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü’nün de bulunduğu yirmiyi aşkın ödül, ikisi yurtdışında beşi Türkiye’de olmak üzere, yedi fahri doktorluk payesi aldı.
28 Şubat 2015 tarihinde vefat etti.

Yaşar Kemal was born as Kemal Sadık Gökçeli in 1926 in the Hemite village of Kadirli, Osmaniye, where his family, originally from the village of Ernis (present-day Ünseli) near Lake Van, had settled after a long period of immigration caused by the Russian occupation during World War I. With his amazing imagination, grasp of the inner depths of the human soul, and lyrical narrative, Yaşar Kemal became one of the leading name not only of Turkish literature, but of world literature as well. Translated into more than forty languages, Yaşar Kemal is the recipient of many awards in Turkey and more than twenty international awards including Prix mondial Cino del Duca, Commandeur de la Légion d'Honneur de France, Commandeur des Arts et des Lettres of the French Ministry of Culture, Grand Officier de la Légion d'Honneur de France, Premi Internacional Cataluña, Peace Prize of the German Book Trade, as well as seven honorary doctorates—five in Turkey and two abroad. The last award Kemal received was the Bjørnson Prize given by the Norwegian Academy of Literature and Freedom of Expression (Bjørnson Academy) on November 9, 2.
Yaşar Kemal died in İstanbul on February 28, 2015.

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
143 (67%)
4 stars
54 (25%)
3 stars
13 (6%)
2 stars
2 (<1%)
1 star
1 (<1%)
Displaying 1 - 10 of 10 reviews
Profile Image for Sinem.
347 reviews203 followers
November 20, 2018
ince memed'i 4 cilt yazıp anlatmaya doyamadığı hikayeyi akçasazın ağaları ile anlatmaya devam etmesi, hem de tekrara düşmeden? insan gerçekten hayret ediyor. hikayenin böyle anlatılması bir yana bu serinin iki kitabının devam eden hikayeye ve anlatım tarzına rağmen birbirinden farklı olması çok daha acayip. hiç Yaşar Kemal kitabı okumamak ya da "pas geçmek" anadili türkçe olan bir edebiyat okurunun kendisine yapabileceği en büyük kötülük olabilir(fark ettiyseniz ağzımı bozmadım).

ben ikinci kitabı birinci kitaptan daha çok sevdim, çünkü ilk kitabın devamı olacağını düşünmüştüm, bu kadar farklı bir şey anlatabileceğini düşünmemiştim. kan davası sarmalını ilk kitapta kusursuz bir fasit daire şeklinde anlatıp, toprak kavgasını yan hikaye olarak vermişti. ikinci kitapta kan davası yan hikaye oluyor ve merkeze toprak ve sınıflar arası kavga oturuyor. bunların dışında cumhuriyet sancısı, bürokrasi gibi konuların da net bir fotoğrafını görüyoruz. bir insan bir kitaptan daha ne bekleyebilir sadece soruyorum.
Profile Image for Korcan Derinsu.
591 reviews417 followers
June 23, 2023
Yusufçuk Yusuf, Akçasazın Ağaları serisinin ikinci kitabı ve bana göre ilk kitap Demirciler Çarşısı Cinayeti’nden daha başarılı. Çukurova atmosferinde yeni ve eskiyi temsil eden iki ağanın çatışmasını takip ediyoruz. Derviş Bey kurallara, törelere bağlı kalmaya çalışırken Mahir Ağa onun tam tersi, kazanmak için her yola başvuruyor. Bu çatışmada arada kalan, ağalarının yanında bir eşyadan farksız olan köylüler oluyor tabii. Yaşanan değişime rağmen değişmeyen tek şeyin sınıf ayrımı olduğunu görüyoruz. Hatta bu sınıf ayrımı sermayenin olanakları arttıkça daha da keskin bir hale geliyor. Başka bir deyişle filler tepiniyor olan çimenlere oluyor. Yaşar Kemal işin içine bürokrasiyi de katmayı ihmal etmiyor. Düzen değişiyor ama yaşanan bu değişimin yarattığı boşluğu bürokrasi kontrol altına alacağına, bir tarafa destek vererek daha çok kaosa yol açıyor. Kitabın sonundaysa az çok beklediğimiz şey oluyor. Değişim kaçınılmaz ama bazı şeyler de asla değişmeyecek diyor yazar.

Yaşar Kemal okumak ayrı bir dünyaya yolculuk yapmak gibi. Her zaman kolay bir yolculuk da değil üstelik. Hatta eserin hacmi ne kadar büyürse kendi adıma okumakta da o kadar zorlanıyorum ama bir kere kendinizi kaptırdığınızda kesinlikle karşılığını da verdiğini düşünüyorum. Yusufçuk Yusuf da tam böyle bir roman.
Profile Image for Rıdvan.
549 reviews93 followers
March 7, 2017
Akçasazın Ağaları serisinin 2. ve son kitabı; Yusufçuk Yusuf.
Seri boyunca iki soylu ve kadim aileden bahsediliyor; "Akyollular" ve "Sarıoğulları".
Ve iki kitap boyunca bu iki aile bu iki derebeyi, ağa, feodal beyliği çatır çatır yıkılırken izliyoruz.
İlk seferde kulağa hoş geliyor ama işin aslı öyle değil. Bu tip aileler insanları, toplumları geçmişe tarihe geleneklere bağlı kalmasını sağlayan civiler gibi. Bu civiler sökülüp atılınca geçmişimizle, ecdadımızla ve gelenek ve göreneklerimizl olan bağlantımızda bir anda bizden kopup gidiyor.
İşin aslı şu;
zaman ilerliyor, dünya küçülüyor ve kapitalizmin etkisine girmeyen yerler süratle azalıp kayboluyor. Kapitalizm köylere mahallelere kadar iniyor ve toplumu değiştirip dönüştürüyor. İnsanlar eskiye burun kıvırır oluyorlar. Ve yeniyi, "moderni" istemeye başlıyorlar.
Şimdi biraz açalım;
Eski: Kulağa olumlu bir kelimeymiş gibi gelmiyor. Aslında kastedilen kullanıla kullanıla yıpranmış ve zamanın ihtiyaçlarını karşılayamamaya başlamış kullanışsız gereç olgu veya düşünce değil. Daha ziyade zaman içinde yerel topluluklar içinde evrile evrile gelişmiş ve herkesçe Kabul gören, binlerce insan tarafından binlerce kere denenmiş, test edilmiş, bütün kusurları keşfedilmiş ve bunlardan arındırılmış yöntem, olgu , düşünce kastediliyor. Yani aslında eski demek yerine "klasik" demek daha doğru.
Yeni: Kulağa olumlu bir kelimeymiş gibi gelsede aslında kastedilen şudur efenim;
Farklı toplumlarda Kabul görmüş, daha once denenmemiş, yalnızca kapitalizmin ekranlarında izlenmiş ve süslü püslü renkli olması dolayısıyla beğenilmiş ve ateşe dalan sinekler gibi insanları etrafına toplamış, yöresel toplumun değer ve yargılarından uzak. Yani aslında "Modern" desek daha doğru olacak.
İşte bu kitapta ağalarımız kendi hemşehrileri hatta öz evlatları tarafından ihanete uğruyorlar. Ve feodalite yıkılıyor.
Uzattım ama şuraya bir hatırlatıcı koyayım efenim ki kendisi kitap hakkında bolca ipucu ihtiva eder, benden söylemesi.
İlk kitapta 5-6 sonradan zenginleşmiş tip vardı. Ala Temir, Hacı Kurtboğa, Cafer Özpolat, Süleyman Aslansoypençe ve tabiki Mahir Kabakçıoğlu.
İşte bu Mahir olacak şerefsiz, devlet eliyle kurutulan akçasaz bataklığından pay kapma peşindedir. O koca verimli toprağı köylüye kaptırma niyetinde değildir.Ama bunun için Derviş Bey'e ihtiyacı vardır. Ancak Bey ona küsmüştür.
Mahir barışmak için her yolu dene birçok adam sokar araya ve en sonunda başarır. Derviş onunla barışır ve onu kardeşi ilan eder. Ancak hain Mahir intikamını almak ister.
Bir yarım akıllıya para yedirir ve çarşının ortasında Bey'in yüzüne kaşı ana avrat küfrettirir.
Bu yarım akıllı Bey'e küfür eder ve kaçar. Bunu gururuna yediremeyen Derviş Bey, o sinirle çiftliğe varır ve daha 17'sinde Yusuf'a o deliyi öldürmesi emrini verir. Verir vermezde pişman olur amma sözündende dönmez.
Ve Yusuf çok zorlansada o herifif öldürür ve hem Yusu'un hem Derviş'in başı büyük belaya girer.
Mahir ürekli çalışmaktadır. Jandarmalara sürekli Derviş'i casuslamaktadır.
Derviş'in elinden toprakları arazileri hep gider. Satmak zorunda kalır. Oğlu olacak salakta Ala Temirle ortak fabrika kurma peşindedir.
Ve final....
Derviş oğlu gibi sevdiği Yusuf'u kendi elleriyle öldürür.
Profile Image for Betül.
65 reviews16 followers
June 8, 2019
John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ni okurken yer yer düşünmüştüm “ezilen,toprağından koparılanları bizim Yaşar Kemal daha etkileyici anlatıyor” diye. Suç ve Ceza kitabında suçlu psikolojisini kusursuz hissettirdiği için Dostoyevski’ye şapka çıkarmıştım. Fakat şu an yanlış saymadıysam bitirdiğim bu 13. Yaşar Kemal kitabından sonra diyorum ki Dostoyevski’ye çıkardığım şapka Yaşar Kemal için az gelir. Hem Derviş ve Mustafa beylerin ölüm korkusunu hem de Yusuf’un öldürme korkusunu size öyle iyi yaşatıyor ki...İnsanların iki yüzlülüğünü,güç kimdeyse ona çark edişini öyle iyi tanımlıyor ki...Kitap boyu Derviş Sarıoğlu ‘nu bir sevdim bir tiksindim ki bunun sebebini de kitapta “İnsanoğlunu şu yönü iyidir bu yönü kötüdür diye kesip atmamalı. İyinin bir kötü yanı , kötünün de bir iyi yani bulunur” cümlesi ile kendisi söylüyor size. Geçişlerdeki masalsı fantastik anlatımları ve bir kertenkelenin uyuyuşunu bile konu alabilen tarifsiz tasvirlerini benim anlatmam mümkün değil. O yüzden hiiiiç ama hiç abartmıyorum tüm dünya klasiklerinin yazarlarına eş değer hatta onların çoğundan daha eşsiz bir yazar Yaşar Kemal...
Profile Image for Kutay Kumbasar.
74 reviews1 follower
May 26, 2024
Gerçekçi umutusuzluğun devamı olan serinin son kitabı. Artık Akçasazında dengeler bozulmamak üzere değişmekte.Burukta olsa Mustafa beye karşı galip gelen Derviş beyin bu sefer karşısında yeni ağalardan Mahir ağa vardır. Nerdeyse hiç bir karakter kendisine biçilmiş çizgilerin dışına çıkamıyor veya çıkmamakta diretiyor. Hatta bunun uğrunda kendi onurlarını bile umursamıyorlar diyebiliriz.

Derviş bey aslında hikayedeki en farkındalığı yüksek karakter ve bu nedenle bahsettiğim çizgileri aşabilecek bir karakter. Fakat kendi bile bile değişime karşı geliyor ancak bunu eskimiş geleneklere ve soyluluğa bel bağlayarak yapıyor. Mustafa Bey ile aralarındaki savaşı bitirip barışsaydı belki bazı şeyler bambaşka olabilirdi fakat köylünün hali yine aynı olurdu diye düşünüyorum.

Yaşar Kemal bize günümüzdeki doymazların çıkış noktalarında birini gösteriyor. Fakirken zenginliğe ulaşanlar geldikleri noktayı asla hatırlamıyor. Malı olan mala doymuyor. Memlekete yarar nidalarıyla son Türk devletini bir inek gibi sağıyor ve kullanıyorlar. Geri kalanlarda kaderine boyun eğmiş ineğin trene baktığı gibi bakıp duruyorlar olaylara. Ne yazık ki bu hikayede içinde susmak bilmeyen bir kurdu olan Mehmed yok. Onun yerine gelenek düşkünü beyler, toprağa doymayan yeni ağalar ve Yusuf gibi bir kişiliğe sahip olamayan, ilk fırsatta masumiyetini yok eden insanlar var Akçasazında.

"Koşulları değiştirmeden insanları değiştirmeye kalkmak bir ahmaklıktır, bir boş çabadır."
Yusufçuk Yusuf
Profile Image for Gonca Gül.
101 reviews2 followers
February 21, 2024
Yaşar Kemal, yer yer tarihi bir belgesel izler gibi, yer yer kovboy filminden bir sahneye heyecanlanır gibi bir akışta, Çukurova’nın kan davası ve toprak kavgası konularını Ağalık sistemi üzerinden veriyor. Demirciler Çarşısı Cinayetindeki ağır kan davası konusunun devamını beklerken bir anda toprak kavgasını izler buluyorsunuz kendinizi. İçiçe geçmiş olaylar öyle ustaca örüntülenmiş ki, tüm yöre halkı ile yıllarca her şeyi birlikte yaşamış gibiyim. Dönemin siyasi yapılaşmasını bu kadar net şekilde, hiç bir tarih kitabı gözler önüne seremezdi.
Yaşar Kemal’i ilk kez okuyacaklar için bu seri doğru bir seçim olmayabilir ama mutlaka hayatın bir döneminde ele alınmalı, okunmalı.
Profile Image for Caterina.
1,217 reviews63 followers
June 20, 2025
“O iyi atlar, o iyi insanları aldılar çektiler gittiler..”

Serinin ikinci kitabı su gibi akan cinsten. İlk kitap sayesinde aşina olduğumuz karakterlerin yolculuğu devam ediyor.

Agalık düzeni, köylülerin, çaresizliği, yoksulluk gibi bir çok gözlemin yanında Anavarza’ya ve doğaya dair betimlemeler her zamanli gibi nefisti.

Kafanızın dağınık, modunuzun düşük olmadığı zamanlarda okumak kaydıyla okusanız seversiniz.
Profile Image for NamikGurbuz.
42 reviews
October 7, 2017
Kitap baştan sona kadar çok sürükleyici. Yaşar Kemal'in kitaplarının içinde en sürükleyici olanı da diyebilirim. Bence bu kitabı okumamak büyük bir eksiklik.
Profile Image for Efe Can.
106 reviews
April 3, 2025
"Büyük bataklığın yanındaki yoldan gelen atlı bir toz bulutunun içine bir giriyor, bir sıyrılıyordu.
Derviş Bey yanındaki oğlu Ceyhun’a döndü:
"Seninki gene adam gönderiyor," dedi.

Bey bu oğlunu azıcık severdi. Buna azıcık içi ısınıyordu ya, bundan da umudu yoktu. Bu da Oğuz’un yüce bayrağını yücelere çekeceklerden değildi. Değildi ama, onun huzurunda konuşmasına izin veriyordu. Ve herkesler de Ceyhun’un babasının yanında böyle dobra dobra konuşabilmesine şaşıyorlardı. Bu Ceyhun’da bir şeytan tüyü vardı ki Bey’i yumuşatıyordu.

"Böyle telaşlı, böyle ikircikli gelir onun adamları. Bunların gelişleri, altlarındaki atların yürüyüşlerinden belli olur. Üstündeki adam korkuyor mu, atın ayakları birbirine dolaşır; yiğit mi, at da uçarcasına, tüy gibi hafif, yiğitçesine yürür. İkircikli mi, kederli mi, sevinçli mi, düşünceli mi, dalgın mı, atın yürüyüşünden, halinden tavrından belli olur. Utanıyor mu, at utangaç utangaç yürür.

Bu gelen atın üstündeki adam utancından yerin dibine geçiyor. Hiç de gelmek istemiyor ama ne yapsın fakir. Bak, atlı çok uzakta, kim olduğu, nereye gittiği belli değil; koca yoldan bin kişi geçer. Yaklaşsın, göreceksin ki bu gelen Kabakçı’nın elçisidir. Şaşmaz at yürüyüşü. Şaşmaz. Üstündekinin içini apaçık ortaya koyar. Az bekle. Bu gelen adamlara da öyle bir acıyorum ki... Her gelen de üstelik çarı sakızı gibi yapışmaya geliyor. Bu adamda hiç mi onur yok? Şaşıyorum, insan nasıl bu kadar onurdan yoksun olabilir? Şaşıyorum ve anlamıyorum. Ama ben ona yapacağımı biliyorum. Onu daha, daha aşağı, çirkefin içine iteceğim ve öğreneceğim ki insan onursuzluğu nereye kadardır, insanoğlu nereye kadar alçalabiliyor?

Her şeyin sınırı olmadığı gibi, alçalmanın da bir sınırı yoktur herhalde. Ama bu sonsuzluğu gözlerimle görmek istiyorum. Elime bir tecrübe hayvanı düşmüş ki, yakasını bırakmayacağım. Ve onu mümkün mertebe uzun müddet bu kapıya köpek edeceğim ve bu kapıda onu köpekler gibi havlatacağım. Bin kere, milyon kere bu kapının eşiğine yüz sürdüreceğim ona. Bankalar dolusu parası olsun isterse, şu Çukurova onun olsun isterse, ne fayda... Ona Akçasaz’dan bir dönüm bile verdirmeyeceğim."

Derviş Bey öylesine yumuşak, soğukkanlı, kararlı konuşuyordu ki Ceyhun ürperdi.

"O, ya Akçasaz’ın her avucu bir kan eden toprağından vazgeçecek ya da bu kapıda sürüne sürüne, haysiyetsizliğin bir tecrübe hayvanı gibi sürüne sürüne geberecek."

Ceyhun çekinerek, biraz da dikleşir bir havayla:
"Baba, bu işte birazcık haksız değil misin? Biraz da bizim istikbalimizi düşünüp öyle hareket etmen doğru olmaz mı?"

Bunu söylerken Ceyhun her şeyi göze almıştı. Babası ha patladı, ha patlayacak, hakaretlerin en beterini üstüne yağdıracaktı. Derviş Bey, düşüncesine karşıt hemen hiç kimseye söz söyletmezdi.

Ceyhun on yedi yaşındaydı ve Muzaffer’in küçüğüydü. Sarı, dimdik saçlı, çekik yemyeşil gözlü, elmacık kemikleri Çinlilerin elmacık kemikleri gibi çıkıktı. Belki de babası böyle bir yaratılışta olduğundan ötürü ona yumuşakça davranıyordu.

Tam zıddına, Derviş Bey ne patladı ne de küçük bir kızgınlık gösterdi. Yumuşak, şefkatli:
"Haksız değilim yavrum," dedi. "Sizin istikbalinizi ben kaprislerime feda etmem. Sarıoğlu Çiftliği iyi bakılırsa seni, kardeşlerini değil, bir koskocaman köyü besler."

Ceyhun bu yumuşaklıktan yüz buldu:
"Yetse de yetmese de," dedi, "artık mal göz çıkarmaz. Biz konmasak, Mahir Bey konmasa şu Akçasaz toprağına, öteki ağalar konacaklar. O çok sevdiğiniz köylülere, hükümete bir avuç toprak bile koklatmayacaklar. Baba, sen bu işte haksızsın ve de Mahir Bey’le barışmanız, bu işte onunla birlik olmamız bizim faydamızadır."

Derviş Bey yine yumuşak, ondan umulmayacak kadar alttan alarak:
"Yavrum," dedi, "sana bir şey söyleyeyim mi? Ben onu insan saymıyorum. Onunla herhangi bir işte birlik olmak beni gerçekten alçaltıyor. Ne için olursa olsun, onunla bir yere koyamıyorum kendimi. Onunla bir yerde, onlarla bir toprak üstünde durduğumu, bir dünyada yaşadığımı düşünmek bile beni alçaltıyor. Hele onlarla konuşmak, yüz yüze gelmek! Onlardan birisine selam vermek zorunda kalırsam uzun bir süre kendimden utanıyorum, kendimden iğreniyorum. Anladın mı şimdi derdimi?

Ben ölünce, yavrum, size karışmam; siz istediğinizi yapar, onunla barışır, onunla işbirliği yaparsınız. Sana gelince yavrum Ceyhun, sen ağabeyin Muzaffer ve Kabakçı Mahir gibi olacaksan öl. Öl de seni öyle onursuz insanlar arasında görmeyeyim. Gözlerim kapansın da seni onlar, o onursuzlar, o çürümüş insan döküntüleri arasında gözüm görmesin. Aaah, İbrahim!"

Ceyhun da Tarsus Amerikan Koleji’ne gidiyordu. Derviş Bey bütün çocuklarını koleje vermişti, geriye kalanları da koleje verecekti. O inanıyordu ki İngiliz’i, gelenekleri İngiliz yapmıştı. İngilizceyi öğrenen Türk, o dilden aldığı gerçek bilgiyle daha çok Türk olacak, daha çok Türk geleneklerine sarılacaktı. Zavallı Derviş Bey hiç karşıtını düşünmemişti.

Fakat oğlu Muzaffer’in halini, nasıl çirkin bir Amerikalı kopyası olup çıktığını görmüştü. Görmüştü ama bunu bir türlü görmek istemiyordu. O kafasına takmıştı, dil öğrenmek –en önde İngilizceyi öğrenmek– insanları kendine getirecek, geleneklerine değer vermeyi öğretecek, insanı insan edecekti.

Ceyhun belki ilk olarak babasıyla rahat konuşuyordu. Bu fırsatı kaçırmamalıydı. Çünkü Muzaffer odasından onların konuşmalarını dinliyordu. Babası Muzaffer'i değil, böyle karşısında konuşturmak… Günlerdir ki Muzaffer ona "Babamla konuş" diye yalvarıyordu. Hem Muzaffer'e kendini gösterecek, hem anasına, hem de babasına. Babası yiğit, aslan bir adamdı. Babası gibi bu Çukurova'da onurlu, soylu bir kişi daha yoktu. Böyle bir adamın karşısında konuşmak! Ona bilgisini göstermeli, onun saygısını kazanmalıydı.

"Baba, bu dünyada da yaşamak gerek. Yaşamak için de birtakım zorluklara katlanmak gerek. Hem de çok iyi yaşamak gerek. Kimseye muhtaç olmadan, başkalarını sana muhtaç kılarak yaşamak gerek. Onur falan… Soy falan… İyi, iyi ama bugün bunlara pek önem veren yok. Her işin başı ekonomidir. İspat edildi ki çağımızda savaşların, tarihin, her bir varlığın başı sonu ekonomiye bağlıdır. Bugünkü dünyayı soylar, milletler, liderler değil, ekonomi yapıyor. Dünya artık öküzün boynuzunda değil, peygamberin kelamında değil, Allah'ın ayetinde değil, Oğuz'un geleneğinde değil, ekonominin sırtında duruyor. Bütün milletler ekonomiye esir oldular. Tarihin müteharrik kuvveti yalnız ve yalnız ekonomidir. Bizim İngiliz öğretmen hep böyle söylüyor. Biz bu Çukurova'nın en köklü, en zengin, en büyük topraklı ailesi değil miyiz? Öyleyiz, değil mi? Onurumuz, şanımız var, değil mi? Var. Ama Mahir Bey şu anda bizim varımızı yoğumuzu satın alabilir. On yıl önce onun nesi vardı, söyler misin?"

"Bey deme şu halta," diye Derviş Bey acı acı gülümseyerek Ceyhun'a çıkıştı.

Dudaklarını sanki bir ağ çanağına sokmuş çıkarmıştı ve dudaklarına ağlar yapışıp kalmıştı. Öyle ağ gibi gülümsüyordu. Çok çekmiş, çok görmüş, her gün, her an ölüp dirilmiş kişilerin acı, çok acı gülümsemesiydi bu.

Ceyhun: "Ben istersem demeyeyim," dedi usulca, üzülerek.

"Ne yazık ki baba, herkes ona böyle diyor. Deli Halide, soylu soplu olduğu halde, bir zamanlar gök gibi gürlediği halde Bey demiyorlar da, Ağa bile demiyorlar da, buna ne yapalım ki Bey diyorlar, ne yazık ki Beyefendi de diyorlar. Çünkü efendim, Deli Halid ekonomikman çökmüş, çünkü efendim, Mahir Kabakçıoğlu ekonomikman dev adımlarıyla, bütün hızıyla ilerlemekte. Ve şuna hiçbir zaman göz yummamalı, durumumuzu olduğu gibi görmeliyiz ki, biz daha çökmüş değiliz ama çöküyoruz. Bu gidişle on yıl, beş yıl daha dayanırız belki, sonra tamam. Çöküş devri ve sonra birdenbire çöküş..."

Bütün bu düşünceler Muzaffer'in düşünceleriydi ve Ceyhun bunları sözcük sözcük tekrarlıyordu. Derviş Bey de bunu biliyor, içten içe gülümsüyor, susuyordu. Tabancasının üstündeki sağ eli görülür görülmez titriyordu. Şanın, onurun yalnız parada olduğunu, bugünkü yıkılası dünyada yalnız ve yalnız paraya önem verdiklerini o da biliyordu. İşte karşı koyduğu, bir türlü yutamadığı da buydu ya... Deli Halid'in parası gidince her şeyinin de birlikte gittiğini gözleriyle görmüştü. Deli Halid'in kapısında yetişip, onun ekmeğiyle büyüyenler bile onunla alay ediyorlardı. Halbuki yüz yıl önce olsa, elli yıl, otuz yıl önce bile olsa, bir kuruşu da olmasa Deli Halid'e gene Bey gözüyle bakarlar, saygıda kusur etmezlerdi.

Şu sarı çocuğun dediği doğruydu. Herkes doğruydu şu bok dünyada ama, ya insanın soyluluğu nerede kalıyordu? Arap atların, tazıların, köpeklerin soyu, domatesin, patlıcanın cinsi soruluyordu da şu dünyada, insanın soyu neden sorulmuyordu? İnsan bütün bunlardan daha aşağı bir yaratık mıydı? Evet, insan bütün bunlardan daha aşağı bir yaratıktı. Mahir gibi, Muzaffer gibi, mantarcana çıkmış yeni çıkma adamlar gibi insanların bulunduğu bir soydan daha aşağı yaratık mı olurdu şu Allah'ın yarattıkları arasında! Eyeri kötü diye niçin bir Arap atını boz bir beygirden aşağı görmeli? En büyük bir haksızlık değil mi? Parası olan soyludan da üstün. Yani boz bir beygire savatlı, pusatlı eyer vurunca, bir eşeğe mücevherli palan vurunca Arap attan üstün oluyor. Haksız, bozulmuş, yıkılmaya mahkum bir dünyadır bu... Böyle sözleri, paranın şandan, soydan, onurdan üstün olduğunu duymak bile istemiyordu. Duyunca da deliye dönüyor, kanı başına sıçrıyordu.

"Ben böyle adamlığı hiçbir zaman kapıma koymam ve hem de böyle adamlara selam vermem, verirsem de kendimi küçümserim. İnsanlığımdan, onurumdan çok kaybederim. Kendi kendimden utanırım. Ben ekonomi falan anlamam. Başına yıkılsın onların ekonomik dünyası!"

"Ama baba..."

"Ama babası yok!" Derviş Bey coşmuştu. Çok az heyecanlanırdı ama, heyecanlanınca da böyle durmazdı. "Aç kalırım, sefil kalırım, Deli Halid'den de aşağı durumlara düşerim, düşerim de ölürüm, ölürüm de onların haline gene düşmem. İnsanların, bu sefil, bu yoksul, bu cahil halkın böyle köpeklere, yalancılara, onursuzlara önem vermeleri devrin bozukluğundandır. İnsanın piçleşmesidir ve bu bir kriz çağıdır. Bu çağ da geçecektir. Bu yaşlı, kocamış insanlık kim bilir böyle ne kötülükler geçirmiştir! Bir gün gelecek, insanlar onurun, şanın, insan olmanın paradan da ekonomiden de üstün olduğunu anlayacaklar. Bundan yirmi yıl önce, on beş yıl önce şu Çukurova'da insanlar bu kadar fakir, bu kadar bitkin miydi? İnsanlar böylesine bir ekmeğin kölesi miydi? İnsan dediğin insan her zaman, her zaman insanlar içine çıkınca alnı açık, alnı yukarıda gezebilmeli, ona insanlar saygı duyabilmeli..."

Ya senin bu ağaların, beylerin?
Her yüzlerine bakan insan, yüzlerine değilse de çoğu zaman içlerinden analarına, avratlarına sövüyor. İnsan onlara bakınca kusacağı geliyor. Öyle iğrençler. Sen haklısın belki yavrum. Belki değil, düpedüz haklısın. Ama böyle adamlığı, parayı pulu, ekonomiyi ne etmeli? Ben istemem yavrum. Benden ırak olsun."

Ceyhun şimdi daha aşağıdan, daha saygılıca konuştu:
"Ama baba," diye başladı, "bu dünya öyle bir dünya oldu ki paran yoksa kardeşin bile yüzüne bakmıyor. Sen de görüyorsun, hem de gözlerinle. Senin adamların bile sana eskisi kadar bağlı değiller. Baba, bu yüzyıl ekonomi yüzyılıdır. Bu yüzyılda tek hâkim güç ekonomidir. Gerisi lâf-u güzâftır."

Derviş Bey, ince uzun, kupkuru boyuyla ayağa fırladı. Gerilmiş bir yay gibiydi.
"Kes!" diye bağırdı. "Kes! Her şeyi hepinizden daha iyi görüyor, ta iliklerimde duyuyorum. Ama kabul etmiyorum, ölünceye kadar da kabul etmeyeceğim. Sonuna kadar dayanacağım, bütün varlığımla bu insan çamuruna karşı koyacağım, anladın mı? Ben işimi bilirim. Bu dünyada ne için olursa olsun, onursuz yaşamayacağım. Onların hâline düştüğümü anladığım gün..." Tabancasını usulca kuşağının altından çıkardı, getirdi ağzına dayadı. "İşte böyle," dedi. "Tetiğe basıvereceğim. Sen sağ, ben selamet. Anladın mı, Ceyhun Bey? Ol hikâye böyledir yavrum."

Atlı, toz bulutuna girip çıkarak çiftlik konağına doğru ilerliyordu. Çiftliğe bir kurşun atımı yaklaşınca, Bey belki alınır diye atını yavaşlattı.

Yaklaşınca, Derviş Bey sevinçle:
"Demedim mi, gelen aslan Velidir," diye mırıldandı. Yüzünde acı, çökmüş, alaylı bir gülümseme... Gözünü gelen atlıdan ayırmadan:
"Demedim mi, demedim mi," diye ha bire söylüyordu. "Demedim mi? Hay Velim hay! Gene mi sen, garibim? Vazgeç bu işten. Bu adam seni göndere göndere yollarda öldürecek. Çiftliğinden buraya kadar dizlerinin üstünde sürünerek ve de köpekler gibi havlayarak, uluyarak gelsen gene iş yok. Derviş onun hunharca fiillerine alet olmayacağı gibi, ona karşı da savaşacaktır. Hem de bütün varlığıyla... Şimdi aslanım, senin Akyollu Mustafa Bey'le birleşip Derviş'in vücudunu ortadan kaldırmaktan başka çaren yok. Ama Derviş'in düşmanı bile adamdır. Derviş'i öldürtmek pahasına da olsa sizinle iş birliği yapmaz, bir araya gelmez sizinle. O soylu, ağır, onurlu bir adamdır."

Veli, toz ter içinde kalmış attan indi, atı avludaki bir dut ağacının dalına bağladı. Ağacın yaprakları günden kavrulmuş, tozdan gözükmez olmuştu. Ağaca bağlı at soluyor, körük gibi alıp alıp veriyordu. Derviş Bey soluyan ata acıdı ve içinden geçirdi:
"Bu yezitlerin atları da böyle perişan, böyle solugan olur. Onların yanında hiçbir canlının değeri yoktur ki... Bakalım bu bok dünyanın sonu neye varacak..."

İğrentiyle balkondan aşağı tükürdü, hâlbuki tükürmek hiç âdeti değildi.

Veli, temkinli, utangaç, "Elimden ne gelir ki, işte gene mecburen karşındayız," der gibi, azıcık ürkek ve şaşırmış, üstünde büyük bir işin sorumluluğunu taşıyan insanların ağırbaşlılığıyla merdivenleri ağır ağır çıktı, geldi Derviş Bey'in önünde gözlerini yere dikip durdu.

Derviş Bey hiçbir şey sormadan bir zaman ona öylece baktı, sonra sert bir sesle:
"Söyle bakalım, ne istiyorsun gene?" diye küçümser bir ifadeyle sordu.

Veli azıcık kımıldadı, dudakları titriyordu. Sesi çatallaşarak:
"Ağa selam söyledi," dedi.

Derviş Bey hışımla sözünü kesti:
"Hangi Ağa?"

"Mahir Ağa..."

"Eee?" diye alaylı bir ses çıkararak, "Kelâmı neymiş?" diye sordu.

"Selam ederim, hürmet ederim, dedi."

"İstemem, kendisinin olsun. Selamına hürmetine hiç muhtaçlığım yok. Ona söyle ki aynen olduğu gibi ikisini de iade ediyorum. Hayrını görsün."

"Dedi ki, bu sefer bana güzel bir cevap versin, dedi."

Derviş Bey alaylı:
"Yaa, öyle mi? Başüstüne."

"Diyor ki Mahir..."

"Ha şöyle konuş!"

"Diyor ki Kabakçı Halil’in oğlu..."

Derviş Bey çocuk gibi sevinerek:
"Bu daha münasip."

"Diyor ki, efendime bir bir söyleyeyim ki..."

Bey içinden geçirdi:
"Çok güçlük çekiyor şu fukara, bırakayım da konuşsun bari."

"Diyor ki, biz ta ezelden beri kardeşiz."

"Ben öyle itlere kardeş olmam," diyecekti ama Veli’nin sözünü kesmek istemedi.

"Ben onun yoluna kellemi bile koyarım."

"Yiğide bak!"

Her geldiğinde bunu aynen tekrar ediyordu Veli. Bir iyice ezber etmişti. Şu gözü çıkasıca herif, başka söz ezberletemiyor muydu acaba adama? "O her zaman, her zaman yine bizim Beyimiz, başımızdır.
Başımız üstünde yeri var. Onun Beyliği atadan dededen, o soyludur. Bizim Ağalığımız bile uydurma. Ona her zaman, her zaman hürmette kusur etmeyiz. O insansa, biz onun yanında sıfırız, onun yanında yerdeki çöp kadar bile bir değerimiz yoktur.

Onun asaleti var. Arap atlarının asaleti olur da insanların nasıl asaleti olmaz? İnsan ki dünyadaki en iyi yaratıktır ve Allah insanı kendi suretinde yaratmıştır. İnsanın nasıl olur da asaleti olmaz? Mahir diyor ki: "Ben bunu biliyorum, hem de bağıra çağıra bunu bütün dünyaya ilan ediyorum. Halkımızı, milletimizi asil ruhlu Derviş Bey'le birlikte asalete çağırıyorum." Diyor ki: "Acele, çok acele etmek gerekirmiş, izin versin de Sarıoğlu Konağı'nın eşiğine yüz süreyim. Biz her zaman, her zaman büyüğümüzü, Allahımızı, Beyimizi bildik. Ve de çok büyük bildik. Boz adam, fukara adam, babası kabak yiye yiye ölmüş bir zatın oğluysak da atalarımız Sarıoğlu'na Beyimiz demişler, onun kanadının altında yaşayıp bahtiyar, mutlu olmuşlar. Gözlerini açmışlar, padişahı değil, Sarıoğlu'nu tanımışlar. Boz adam, fakir adam, Kabakçı bir zatın oğluysak da bunu biliriz ve hem de gidip Beyimizin eşiğine yüz süreriz. Bu bizim göreneğimizdir. Bu göreneğimizin önüne soylu Derviş Bey geçmemeli. Bunu da bana böylece ezberletti. Mektup yazacak ama, mektubunu eline bile almıyor, yanaşmalara veriyormuşsun: 'Yarın gidip de şu mektupla kıçınızı silin.' diyormuşsun. Var, Beyimize yüksek derdimizi böyle böyle söyle, dedi. Vakit geçiyor, biraz vakit daha geçerse yandık, mahvolduk, dedi. Eşiğine yüzüm sürmeyi kabul ederek bana yardım etsin, dedi. Beni geri çevirmesin. Beylik mesleğinde kullarını geri çevirmek yok, dedi. Beyler kullarını kapılarından hiçbir zaman, hiçbir zaman eli boş çevirmezler, dedi. Ben, dedi, ondan ne toprak, ne yardım, hiçbir şey istemiyorum. Sarıoğlu Konağı'nın eşiğine yüz sürmekten başka bir şey istemiyorum," dedi.

Veli heyecanlanmıştı. Yüzü sapsarıydı ama ezberini iyi okumuş, ödevinin üstesinden gelmişti. Konuşurken o kadar heyecanlanmıştı ki, ezberini sonuna kadar götürememişti. Kırık dökük epeyce şeyler daha mırıldandı.

Onun boğazının kuruduğu, ezberini bitiremediğinden dolayı sıkıntıda olduğu Beyin gözünden kaçmadı.
"Üzülme Veli," dedi. "Gerisini ezbere ben de biliyorum. Hiç söylemediysen yirmi kere söyledin. Hem de güzel söyledin şimdi. Bir gelişinde, bir daha gelirsen eğer, karşımda böylece dur, ben senin ne söyleyeceğini anlarım. Anladın mı?"

Veli başını salladı. Çok memnun olmuştu. Bu sefer Bey sert değildi, ağır konuşmuyor, küfretmiyordu. Yola mı gelecekti, ne? Ah, bir evet deseydi şimdi, şimdi? Yakayı yoksulluktan kurtarmış gitmişti. Başını yerden kaldırmadan bekliyordu. Dokunaklı söylemişti, türkü gibi yanık söylemişti. Her bir sözü taşa işlerdi ama, bu herif, bu kanlı canavar bana mısın demiyordu.

Mahir Bey ona demişti ki: "Beylerin gözlerinin içine boz adamlar bakamazlar. Yakışık almaz. Bakarsan da çok huylanırlar. Zinhar Beylerle konuşurken gözlerinin içine bakmayacaksın." Bir bakabilse yüzüne, evet mi hayır mı diyeceğini anlardı.

Şu birkaç dakikalık bekleme ona yüzyıl kadar uzun geldi. Az sonra da Beyin sesi gürledi, Veli irkildi.
"Bir daha buraya, bu konağa, bu çiftliğe yaklaşırsan, senin ayaklarını kırarım Veli. Başına olmadık işler açarım. Anandan doğduğuna pişman ederim. Haydi yallah, defol buradan, defol! Daha mı, daha mı duruyorsun?"

Üstüne yürüdü. Kendine gelen, bir anlık şaşkınlıktan sıyrılan Veli, koşarak, paldır küldür merdivenlerden indi, atını elleri titreyerek çözdü, atladı ve atı ovaya doğru sürdü.

Bey, arkasından bağırıyordu: "Ayaklarını kırarım. Gözünü çıkarırım. Şunun gönderdiği elçiye bak, eşkıya Kel Veli... Kel Veli! İşte onun insanlığı bu kadardır.""

"Ayranı yok içmeye, küheylanla gider sıçmaya."


"Yusufçuk Yusuf," tıpkı ilk kitap gibi aynı cümleyle başlayıp aynı cümleyle bitiyor. Bir devrin kapanışını, bir düzenin son bulmasını anlatan bu eser, özellikle yukarıda alıntıladığım bölümle beni derinden etkiledi.
Profile Image for Emre İbiş.
6 reviews
September 28, 2021
“Demek ki herkes yaratılışının kendisine bağışladığı oyunu oynuyor.Ben kendi yaratılış oyunumun,bana bağışlanan oyunun dışına çıkıp kendime özgü bir oyun oynayamadım.Yaratılışın ona verdiği oyunu beğenmeyip,ya iyi ya da kötü,kendi kişiliğinin gerektirdiği oyunu oynayabilene ne mutlu”
Muhteşem bir kitap okumak isteyenlere tavsiyedir.
Displaying 1 - 10 of 10 reviews

Can't find what you're looking for?

Get help and learn more about the design.