"Büyük bataklığın yanındaki yoldan gelen atlı bir toz bulutunun içine bir giriyor, bir sıyrılıyordu.
Derviş Bey yanındaki oğlu Ceyhun’a döndü:
"Seninki gene adam gönderiyor," dedi.
Bey bu oğlunu azıcık severdi. Buna azıcık içi ısınıyordu ya, bundan da umudu yoktu. Bu da Oğuz’un yüce bayrağını yücelere çekeceklerden değildi. Değildi ama, onun huzurunda konuşmasına izin veriyordu. Ve herkesler de Ceyhun’un babasının yanında böyle dobra dobra konuşabilmesine şaşıyorlardı. Bu Ceyhun’da bir şeytan tüyü vardı ki Bey’i yumuşatıyordu.
"Böyle telaşlı, böyle ikircikli gelir onun adamları. Bunların gelişleri, altlarındaki atların yürüyüşlerinden belli olur. Üstündeki adam korkuyor mu, atın ayakları birbirine dolaşır; yiğit mi, at da uçarcasına, tüy gibi hafif, yiğitçesine yürür. İkircikli mi, kederli mi, sevinçli mi, düşünceli mi, dalgın mı, atın yürüyüşünden, halinden tavrından belli olur. Utanıyor mu, at utangaç utangaç yürür.
Bu gelen atın üstündeki adam utancından yerin dibine geçiyor. Hiç de gelmek istemiyor ama ne yapsın fakir. Bak, atlı çok uzakta, kim olduğu, nereye gittiği belli değil; koca yoldan bin kişi geçer. Yaklaşsın, göreceksin ki bu gelen Kabakçı’nın elçisidir. Şaşmaz at yürüyüşü. Şaşmaz. Üstündekinin içini apaçık ortaya koyar. Az bekle. Bu gelen adamlara da öyle bir acıyorum ki... Her gelen de üstelik çarı sakızı gibi yapışmaya geliyor. Bu adamda hiç mi onur yok? Şaşıyorum, insan nasıl bu kadar onurdan yoksun olabilir? Şaşıyorum ve anlamıyorum. Ama ben ona yapacağımı biliyorum. Onu daha, daha aşağı, çirkefin içine iteceğim ve öğreneceğim ki insan onursuzluğu nereye kadardır, insanoğlu nereye kadar alçalabiliyor?
Her şeyin sınırı olmadığı gibi, alçalmanın da bir sınırı yoktur herhalde. Ama bu sonsuzluğu gözlerimle görmek istiyorum. Elime bir tecrübe hayvanı düşmüş ki, yakasını bırakmayacağım. Ve onu mümkün mertebe uzun müddet bu kapıya köpek edeceğim ve bu kapıda onu köpekler gibi havlatacağım. Bin kere, milyon kere bu kapının eşiğine yüz sürdüreceğim ona. Bankalar dolusu parası olsun isterse, şu Çukurova onun olsun isterse, ne fayda... Ona Akçasaz’dan bir dönüm bile verdirmeyeceğim."
Derviş Bey öylesine yumuşak, soğukkanlı, kararlı konuşuyordu ki Ceyhun ürperdi.
"O, ya Akçasaz’ın her avucu bir kan eden toprağından vazgeçecek ya da bu kapıda sürüne sürüne, haysiyetsizliğin bir tecrübe hayvanı gibi sürüne sürüne geberecek."
Ceyhun çekinerek, biraz da dikleşir bir havayla:
"Baba, bu işte birazcık haksız değil misin? Biraz da bizim istikbalimizi düşünüp öyle hareket etmen doğru olmaz mı?"
Bunu söylerken Ceyhun her şeyi göze almıştı. Babası ha patladı, ha patlayacak, hakaretlerin en beterini üstüne yağdıracaktı. Derviş Bey, düşüncesine karşıt hemen hiç kimseye söz söyletmezdi.
Ceyhun on yedi yaşındaydı ve Muzaffer’in küçüğüydü. Sarı, dimdik saçlı, çekik yemyeşil gözlü, elmacık kemikleri Çinlilerin elmacık kemikleri gibi çıkıktı. Belki de babası böyle bir yaratılışta olduğundan ötürü ona yumuşakça davranıyordu.
Tam zıddına, Derviş Bey ne patladı ne de küçük bir kızgınlık gösterdi. Yumuşak, şefkatli:
"Haksız değilim yavrum," dedi. "Sizin istikbalinizi ben kaprislerime feda etmem. Sarıoğlu Çiftliği iyi bakılırsa seni, kardeşlerini değil, bir koskocaman köyü besler."
Ceyhun bu yumuşaklıktan yüz buldu:
"Yetse de yetmese de," dedi, "artık mal göz çıkarmaz. Biz konmasak, Mahir Bey konmasa şu Akçasaz toprağına, öteki ağalar konacaklar. O çok sevdiğiniz köylülere, hükümete bir avuç toprak bile koklatmayacaklar. Baba, sen bu işte haksızsın ve de Mahir Bey’le barışmanız, bu işte onunla birlik olmamız bizim faydamızadır."
Derviş Bey yine yumuşak, ondan umulmayacak kadar alttan alarak:
"Yavrum," dedi, "sana bir şey söyleyeyim mi? Ben onu insan saymıyorum. Onunla herhangi bir işte birlik olmak beni gerçekten alçaltıyor. Ne için olursa olsun, onunla bir yere koyamıyorum kendimi. Onunla bir yerde, onlarla bir toprak üstünde durduğumu, bir dünyada yaşadığımı düşünmek bile beni alçaltıyor. Hele onlarla konuşmak, yüz yüze gelmek! Onlardan birisine selam vermek zorunda kalırsam uzun bir süre kendimden utanıyorum, kendimden iğreniyorum. Anladın mı şimdi derdimi?
Ben ölünce, yavrum, size karışmam; siz istediğinizi yapar, onunla barışır, onunla işbirliği yaparsınız. Sana gelince yavrum Ceyhun, sen ağabeyin Muzaffer ve Kabakçı Mahir gibi olacaksan öl. Öl de seni öyle onursuz insanlar arasında görmeyeyim. Gözlerim kapansın da seni onlar, o onursuzlar, o çürümüş insan döküntüleri arasında gözüm görmesin. Aaah, İbrahim!"
Ceyhun da Tarsus Amerikan Koleji’ne gidiyordu. Derviş Bey bütün çocuklarını koleje vermişti, geriye kalanları da koleje verecekti. O inanıyordu ki İngiliz’i, gelenekleri İngiliz yapmıştı. İngilizceyi öğrenen Türk, o dilden aldığı gerçek bilgiyle daha çok Türk olacak, daha çok Türk geleneklerine sarılacaktı. Zavallı Derviş Bey hiç karşıtını düşünmemişti.
Fakat oğlu Muzaffer’in halini, nasıl çirkin bir Amerikalı kopyası olup çıktığını görmüştü. Görmüştü ama bunu bir türlü görmek istemiyordu. O kafasına takmıştı, dil öğrenmek –en önde İngilizceyi öğrenmek– insanları kendine getirecek, geleneklerine değer vermeyi öğretecek, insanı insan edecekti.
Ceyhun belki ilk olarak babasıyla rahat konuşuyordu. Bu fırsatı kaçırmamalıydı. Çünkü Muzaffer odasından onların konuşmalarını dinliyordu. Babası Muzaffer'i değil, böyle karşısında konuşturmak… Günlerdir ki Muzaffer ona "Babamla konuş" diye yalvarıyordu. Hem Muzaffer'e kendini gösterecek, hem anasına, hem de babasına. Babası yiğit, aslan bir adamdı. Babası gibi bu Çukurova'da onurlu, soylu bir kişi daha yoktu. Böyle bir adamın karşısında konuşmak! Ona bilgisini göstermeli, onun saygısını kazanmalıydı.
"Baba, bu dünyada da yaşamak gerek. Yaşamak için de birtakım zorluklara katlanmak gerek. Hem de çok iyi yaşamak gerek. Kimseye muhtaç olmadan, başkalarını sana muhtaç kılarak yaşamak gerek. Onur falan… Soy falan… İyi, iyi ama bugün bunlara pek önem veren yok. Her işin başı ekonomidir. İspat edildi ki çağımızda savaşların, tarihin, her bir varlığın başı sonu ekonomiye bağlıdır. Bugünkü dünyayı soylar, milletler, liderler değil, ekonomi yapıyor. Dünya artık öküzün boynuzunda değil, peygamberin kelamında değil, Allah'ın ayetinde değil, Oğuz'un geleneğinde değil, ekonominin sırtında duruyor. Bütün milletler ekonomiye esir oldular. Tarihin müteharrik kuvveti yalnız ve yalnız ekonomidir. Bizim İngiliz öğretmen hep böyle söylüyor. Biz bu Çukurova'nın en köklü, en zengin, en büyük topraklı ailesi değil miyiz? Öyleyiz, değil mi? Onurumuz, şanımız var, değil mi? Var. Ama Mahir Bey şu anda bizim varımızı yoğumuzu satın alabilir. On yıl önce onun nesi vardı, söyler misin?"
"Bey deme şu halta," diye Derviş Bey acı acı gülümseyerek Ceyhun'a çıkıştı.
Dudaklarını sanki bir ağ çanağına sokmuş çıkarmıştı ve dudaklarına ağlar yapışıp kalmıştı. Öyle ağ gibi gülümsüyordu. Çok çekmiş, çok görmüş, her gün, her an ölüp dirilmiş kişilerin acı, çok acı gülümsemesiydi bu.
Ceyhun: "Ben istersem demeyeyim," dedi usulca, üzülerek.
"Ne yazık ki baba, herkes ona böyle diyor. Deli Halide, soylu soplu olduğu halde, bir zamanlar gök gibi gürlediği halde Bey demiyorlar da, Ağa bile demiyorlar da, buna ne yapalım ki Bey diyorlar, ne yazık ki Beyefendi de diyorlar. Çünkü efendim, Deli Halid ekonomikman çökmüş, çünkü efendim, Mahir Kabakçıoğlu ekonomikman dev adımlarıyla, bütün hızıyla ilerlemekte. Ve şuna hiçbir zaman göz yummamalı, durumumuzu olduğu gibi görmeliyiz ki, biz daha çökmüş değiliz ama çöküyoruz. Bu gidişle on yıl, beş yıl daha dayanırız belki, sonra tamam. Çöküş devri ve sonra birdenbire çöküş..."
Bütün bu düşünceler Muzaffer'in düşünceleriydi ve Ceyhun bunları sözcük sözcük tekrarlıyordu. Derviş Bey de bunu biliyor, içten içe gülümsüyor, susuyordu. Tabancasının üstündeki sağ eli görülür görülmez titriyordu. Şanın, onurun yalnız parada olduğunu, bugünkü yıkılası dünyada yalnız ve yalnız paraya önem verdiklerini o da biliyordu. İşte karşı koyduğu, bir türlü yutamadığı da buydu ya... Deli Halid'in parası gidince her şeyinin de birlikte gittiğini gözleriyle görmüştü. Deli Halid'in kapısında yetişip, onun ekmeğiyle büyüyenler bile onunla alay ediyorlardı. Halbuki yüz yıl önce olsa, elli yıl, otuz yıl önce bile olsa, bir kuruşu da olmasa Deli Halid'e gene Bey gözüyle bakarlar, saygıda kusur etmezlerdi.
Şu sarı çocuğun dediği doğruydu. Herkes doğruydu şu bok dünyada ama, ya insanın soyluluğu nerede kalıyordu? Arap atların, tazıların, köpeklerin soyu, domatesin, patlıcanın cinsi soruluyordu da şu dünyada, insanın soyu neden sorulmuyordu? İnsan bütün bunlardan daha aşağı bir yaratık mıydı? Evet, insan bütün bunlardan daha aşağı bir yaratıktı. Mahir gibi, Muzaffer gibi, mantarcana çıkmış yeni çıkma adamlar gibi insanların bulunduğu bir soydan daha aşağı yaratık mı olurdu şu Allah'ın yarattıkları arasında! Eyeri kötü diye niçin bir Arap atını boz bir beygirden aşağı görmeli? En büyük bir haksızlık değil mi? Parası olan soyludan da üstün. Yani boz bir beygire savatlı, pusatlı eyer vurunca, bir eşeğe mücevherli palan vurunca Arap attan üstün oluyor. Haksız, bozulmuş, yıkılmaya mahkum bir dünyadır bu... Böyle sözleri, paranın şandan, soydan, onurdan üstün olduğunu duymak bile istemiyordu. Duyunca da deliye dönüyor, kanı başına sıçrıyordu.
"Ben böyle adamlığı hiçbir zaman kapıma koymam ve hem de böyle adamlara selam vermem, verirsem de kendimi küçümserim. İnsanlığımdan, onurumdan çok kaybederim. Kendi kendimden utanırım. Ben ekonomi falan anlamam. Başına yıkılsın onların ekonomik dünyası!"
"Ama baba..."
"Ama babası yok!" Derviş Bey coşmuştu. Çok az heyecanlanırdı ama, heyecanlanınca da böyle durmazdı. "Aç kalırım, sefil kalırım, Deli Halid'den de aşağı durumlara düşerim, düşerim de ölürüm, ölürüm de onların haline gene düşmem. İnsanların, bu sefil, bu yoksul, bu cahil halkın böyle köpeklere, yalancılara, onursuzlara önem vermeleri devrin bozukluğundandır. İnsanın piçleşmesidir ve bu bir kriz çağıdır. Bu çağ da geçecektir. Bu yaşlı, kocamış insanlık kim bilir böyle ne kötülükler geçirmiştir! Bir gün gelecek, insanlar onurun, şanın, insan olmanın paradan da ekonomiden de üstün olduğunu anlayacaklar. Bundan yirmi yıl önce, on beş yıl önce şu Çukurova'da insanlar bu kadar fakir, bu kadar bitkin miydi? İnsanlar böylesine bir ekmeğin kölesi miydi? İnsan dediğin insan her zaman, her zaman insanlar içine çıkınca alnı açık, alnı yukarıda gezebilmeli, ona insanlar saygı duyabilmeli..."
Ya senin bu ağaların, beylerin?
Her yüzlerine bakan insan, yüzlerine değilse de çoğu zaman içlerinden analarına, avratlarına sövüyor. İnsan onlara bakınca kusacağı geliyor. Öyle iğrençler. Sen haklısın belki yavrum. Belki değil, düpedüz haklısın. Ama böyle adamlığı, parayı pulu, ekonomiyi ne etmeli? Ben istemem yavrum. Benden ırak olsun."
Ceyhun şimdi daha aşağıdan, daha saygılıca konuştu:
"Ama baba," diye başladı, "bu dünya öyle bir dünya oldu ki paran yoksa kardeşin bile yüzüne bakmıyor. Sen de görüyorsun, hem de gözlerinle. Senin adamların bile sana eskisi kadar bağlı değiller. Baba, bu yüzyıl ekonomi yüzyılıdır. Bu yüzyılda tek hâkim güç ekonomidir. Gerisi lâf-u güzâftır."
Derviş Bey, ince uzun, kupkuru boyuyla ayağa fırladı. Gerilmiş bir yay gibiydi.
"Kes!" diye bağırdı. "Kes! Her şeyi hepinizden daha iyi görüyor, ta iliklerimde duyuyorum. Ama kabul etmiyorum, ölünceye kadar da kabul etmeyeceğim. Sonuna kadar dayanacağım, bütün varlığımla bu insan çamuruna karşı koyacağım, anladın mı? Ben işimi bilirim. Bu dünyada ne için olursa olsun, onursuz yaşamayacağım. Onların hâline düştüğümü anladığım gün..." Tabancasını usulca kuşağının altından çıkardı, getirdi ağzına dayadı. "İşte böyle," dedi. "Tetiğe basıvereceğim. Sen sağ, ben selamet. Anladın mı, Ceyhun Bey? Ol hikâye böyledir yavrum."
Atlı, toz bulutuna girip çıkarak çiftlik konağına doğru ilerliyordu. Çiftliğe bir kurşun atımı yaklaşınca, Bey belki alınır diye atını yavaşlattı.
Yaklaşınca, Derviş Bey sevinçle:
"Demedim mi, gelen aslan Velidir," diye mırıldandı. Yüzünde acı, çökmüş, alaylı bir gülümseme... Gözünü gelen atlıdan ayırmadan:
"Demedim mi, demedim mi," diye ha bire söylüyordu. "Demedim mi? Hay Velim hay! Gene mi sen, garibim? Vazgeç bu işten. Bu adam seni göndere göndere yollarda öldürecek. Çiftliğinden buraya kadar dizlerinin üstünde sürünerek ve de köpekler gibi havlayarak, uluyarak gelsen gene iş yok. Derviş onun hunharca fiillerine alet olmayacağı gibi, ona karşı da savaşacaktır. Hem de bütün varlığıyla... Şimdi aslanım, senin Akyollu Mustafa Bey'le birleşip Derviş'in vücudunu ortadan kaldırmaktan başka çaren yok. Ama Derviş'in düşmanı bile adamdır. Derviş'i öldürtmek pahasına da olsa sizinle iş birliği yapmaz, bir araya gelmez sizinle. O soylu, ağır, onurlu bir adamdır."
Veli, toz ter içinde kalmış attan indi, atı avludaki bir dut ağacının dalına bağladı. Ağacın yaprakları günden kavrulmuş, tozdan gözükmez olmuştu. Ağaca bağlı at soluyor, körük gibi alıp alıp veriyordu. Derviş Bey soluyan ata acıdı ve içinden geçirdi:
"Bu yezitlerin atları da böyle perişan, böyle solugan olur. Onların yanında hiçbir canlının değeri yoktur ki... Bakalım bu bok dünyanın sonu neye varacak..."
İğrentiyle balkondan aşağı tükürdü, hâlbuki tükürmek hiç âdeti değildi.
Veli, temkinli, utangaç, "Elimden ne gelir ki, işte gene mecburen karşındayız," der gibi, azıcık ürkek ve şaşırmış, üstünde büyük bir işin sorumluluğunu taşıyan insanların ağırbaşlılığıyla merdivenleri ağır ağır çıktı, geldi Derviş Bey'in önünde gözlerini yere dikip durdu.
Derviş Bey hiçbir şey sormadan bir zaman ona öylece baktı, sonra sert bir sesle:
"Söyle bakalım, ne istiyorsun gene?" diye küçümser bir ifadeyle sordu.
Veli azıcık kımıldadı, dudakları titriyordu. Sesi çatallaşarak:
"Ağa selam söyledi," dedi.
Derviş Bey hışımla sözünü kesti:
"Hangi Ağa?"
"Mahir Ağa..."
"Eee?" diye alaylı bir ses çıkararak, "Kelâmı neymiş?" diye sordu.
"Selam ederim, hürmet ederim, dedi."
"İstemem, kendisinin olsun. Selamına hürmetine hiç muhtaçlığım yok. Ona söyle ki aynen olduğu gibi ikisini de iade ediyorum. Hayrını görsün."
"Dedi ki, bu sefer bana güzel bir cevap versin, dedi."
Derviş Bey alaylı:
"Yaa, öyle mi? Başüstüne."
"Diyor ki Mahir..."
"Ha şöyle konuş!"
"Diyor ki Kabakçı Halil’in oğlu..."
Derviş Bey çocuk gibi sevinerek:
"Bu daha münasip."
"Diyor ki, efendime bir bir söyleyeyim ki..."
Bey içinden geçirdi:
"Çok güçlük çekiyor şu fukara, bırakayım da konuşsun bari."
"Diyor ki, biz ta ezelden beri kardeşiz."
"Ben öyle itlere kardeş olmam," diyecekti ama Veli’nin sözünü kesmek istemedi.
"Ben onun yoluna kellemi bile koyarım."
"Yiğide bak!"
Her geldiğinde bunu aynen tekrar ediyordu Veli. Bir iyice ezber etmişti. Şu gözü çıkasıca herif, başka söz ezberletemiyor muydu acaba adama? "O her zaman, her zaman yine bizim Beyimiz, başımızdır.
Başımız üstünde yeri var. Onun Beyliği atadan dededen, o soyludur. Bizim Ağalığımız bile uydurma. Ona her zaman, her zaman hürmette kusur etmeyiz. O insansa, biz onun yanında sıfırız, onun yanında yerdeki çöp kadar bile bir değerimiz yoktur.
Onun asaleti var. Arap atlarının asaleti olur da insanların nasıl asaleti olmaz? İnsan ki dünyadaki en iyi yaratıktır ve Allah insanı kendi suretinde yaratmıştır. İnsanın nasıl olur da asaleti olmaz? Mahir diyor ki: "Ben bunu biliyorum, hem de bağıra çağıra bunu bütün dünyaya ilan ediyorum. Halkımızı, milletimizi asil ruhlu Derviş Bey'le birlikte asalete çağırıyorum." Diyor ki: "Acele, çok acele etmek gerekirmiş, izin versin de Sarıoğlu Konağı'nın eşiğine yüz süreyim. Biz her zaman, her zaman büyüğümüzü, Allahımızı, Beyimizi bildik. Ve de çok büyük bildik. Boz adam, fukara adam, babası kabak yiye yiye ölmüş bir zatın oğluysak da atalarımız Sarıoğlu'na Beyimiz demişler, onun kanadının altında yaşayıp bahtiyar, mutlu olmuşlar. Gözlerini açmışlar, padişahı değil, Sarıoğlu'nu tanımışlar. Boz adam, fakir adam, Kabakçı bir zatın oğluysak da bunu biliriz ve hem de gidip Beyimizin eşiğine yüz süreriz. Bu bizim göreneğimizdir. Bu göreneğimizin önüne soylu Derviş Bey geçmemeli. Bunu da bana böylece ezberletti. Mektup yazacak ama, mektubunu eline bile almıyor, yanaşmalara veriyormuşsun: 'Yarın gidip de şu mektupla kıçınızı silin.' diyormuşsun. Var, Beyimize yüksek derdimizi böyle böyle söyle, dedi. Vakit geçiyor, biraz vakit daha geçerse yandık, mahvolduk, dedi. Eşiğine yüzüm sürmeyi kabul ederek bana yardım etsin, dedi. Beni geri çevirmesin. Beylik mesleğinde kullarını geri çevirmek yok, dedi. Beyler kullarını kapılarından hiçbir zaman, hiçbir zaman eli boş çevirmezler, dedi. Ben, dedi, ondan ne toprak, ne yardım, hiçbir şey istemiyorum. Sarıoğlu Konağı'nın eşiğine yüz sürmekten başka bir şey istemiyorum," dedi.
Veli heyecanlanmıştı. Yüzü sapsarıydı ama ezberini iyi okumuş, ödevinin üstesinden gelmişti. Konuşurken o kadar heyecanlanmıştı ki, ezberini sonuna kadar götürememişti. Kırık dökük epeyce şeyler daha mırıldandı.
Onun boğazının kuruduğu, ezberini bitiremediğinden dolayı sıkıntıda olduğu Beyin gözünden kaçmadı.
"Üzülme Veli," dedi. "Gerisini ezbere ben de biliyorum. Hiç söylemediysen yirmi kere söyledin. Hem de güzel söyledin şimdi. Bir gelişinde, bir daha gelirsen eğer, karşımda böylece dur, ben senin ne söyleyeceğini anlarım. Anladın mı?"
Veli başını salladı. Çok memnun olmuştu. Bu sefer Bey sert değildi, ağır konuşmuyor, küfretmiyordu. Yola mı gelecekti, ne? Ah, bir evet deseydi şimdi, şimdi? Yakayı yoksulluktan kurtarmış gitmişti. Başını yerden kaldırmadan bekliyordu. Dokunaklı söylemişti, türkü gibi yanık söylemişti. Her bir sözü taşa işlerdi ama, bu herif, bu kanlı canavar bana mısın demiyordu.
Mahir Bey ona demişti ki: "Beylerin gözlerinin içine boz adamlar bakamazlar. Yakışık almaz. Bakarsan da çok huylanırlar. Zinhar Beylerle konuşurken gözlerinin içine bakmayacaksın." Bir bakabilse yüzüne, evet mi hayır mı diyeceğini anlardı.
Şu birkaç dakikalık bekleme ona yüzyıl kadar uzun geldi. Az sonra da Beyin sesi gürledi, Veli irkildi.
"Bir daha buraya, bu konağa, bu çiftliğe yaklaşırsan, senin ayaklarını kırarım Veli. Başına olmadık işler açarım. Anandan doğduğuna pişman ederim. Haydi yallah, defol buradan, defol! Daha mı, daha mı duruyorsun?"
Üstüne yürüdü. Kendine gelen, bir anlık şaşkınlıktan sıyrılan Veli, koşarak, paldır küldür merdivenlerden indi, atını elleri titreyerek çözdü, atladı ve atı ovaya doğru sürdü.
Bey, arkasından bağırıyordu: "Ayaklarını kırarım. Gözünü çıkarırım. Şunun gönderdiği elçiye bak, eşkıya Kel Veli... Kel Veli! İşte onun insanlığı bu kadardır.""
"Ayranı yok içmeye, küheylanla gider sıçmaya."
"Yusufçuk Yusuf," tıpkı ilk kitap gibi aynı cümleyle başlayıp aynı cümleyle bitiyor. Bir devrin kapanışını, bir düzenin son bulmasını anlatan bu eser, özellikle yukarıda alıntıladığım bölümle beni derinden etkiledi.