"Ben hayatta herkese karşı lakaydımdır... Bu bende sevmek hissinin mefkudiyetinden değil çok fazla oluşundandır. Ben sevdiklerimi köpek gibi severim yavrum... Zelilane severim." Şiir, hikaye ve romanlarında, tanımlamakta güçlük çektiğimiz kimi duyguları ustalıkla anlatan; insanı, gücü, zayıflığı ve zaaflarıyla bir bütün olarak kavrayıp ödün vermez bir gerçekçilikle yansıtan Sabahattin Ali, "sandığındaki" belgeler arasından derlenen hikaye, şiir ve yazılarıyla ilk kez okur önünde!
Sabahattin Ali (February 25, 1907 – April 2, 1948) was a Turkish novelist, short-story writer, poet, and journalist.
He was born in 1907 in Eğridere township (now Ardino in southern Bulgaria) of the Sanjak of Gümülcine (now Komotini in northern Greece), in the Ottoman Empire. He lived in Istanbul, Çanakkale and Edremit before he entered the School of Education in Balıkesir. Then, he was transferred to the School of Education in Istanbul, where he graduated in 1926. After serving as a teacher in Yozgat for one year, he earned a fellowship from the Ministry of National Education and studied in Germany from 1928 to 1930. When he returned to Turkey, he taught German language in high schools at Aydın and Konya.
While he was serving as a teacher in Konya, he was arrested for a poem he wrote criticizing Atatürk's policies, and accused of libelling two other journalists. Having served his sentence for several months in Konya and then in the Sinop Fortress Prison, he was released in 1933 in an amnesty granted to mark the 10th anniversary of the declaration of the Republic of Turkey. He then applied to the Ministry of National Education for permission to teach again. After proving his allegiance to Atatürk by writing the poem "Benim Aşkım" (literally: My Love or My Passion), he was assigned to the publications division at the Ministry of National Education. Sabahattin Ali married on May 16, 1935 and did his military service in 1936. He was imprisoned again and released in 1944. He also owned and edited a popular weekly newspaper called "Marko Paşa" (pronounced "Marco Pasha"), together with Aziz Nesin.
Upon his release from prison, he suffered financial troubles. His application for a passport was denied. He was killed at the Bulgarian border, probably on 1 or 2 April 1948. His body was found on June 16, 1948. It is generally believed that he was killed by Ali Ertekin, a smuggler with connections to the National Security Service, who had been paid to help him pass the border.[2] Another hypothesis is that Ertekin handed him over to the security services, and he was killed during interrogation. It is believed he was killed because of his political opinions.
Sabahattin Ali's 100th birth anniversary was celebrated in Bulgarian city Ardino in March 31, 2007. Ali is a well-known author in this country because his books have been read in schools in Bulgaria since 1950s.
** Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Ali tarafından bir sandıkta bulunmuş ikisi tam, biri yarım kalmış 3 hikaye, birkaç şiir ve 1940'larda gazetelerde yayımlanmış sosyo-politik makalelerinden oluşmuş toplama bir kitaptır. İçinde okuyunca insanın yüreğini burkan bir kitap listesi vardır: Sabahattin Ali ilerde yazmayı planladığı roman ve hikayelerin bir listesini yapmış, kısacık notlar almış;fakat 41 yaşında katledilmesi sebebiyle kağıda dökülemeyen bu liste, yıllarca bir dipnot olarak sandıkta kilit altında kalmış. ** Kitapta Konya'da ülke sorunları üzerine yapılan bir konferansta yaptığı konuşmayı okuyunca, Sabahattin Ali'ye salt bir edebiyatçı gözüyle bakmanın büyük bir hata, ona yapılmış büyük bir haksızlık olduğunu düşündüm; yaşadığı dönemin çok ilerisinde olan gerçek bir aydın. "Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır" başlıklı makalesini okuyunca, katillerinin kimler olduğu gün gibi aşikardır.
"... Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkartmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimaği ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir. Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim. 17.10.1932 " (Konya konferansından bir kısım)
"Hayatta fikirler çok büyük, kafalar çok küçük." (kitaptan bir alıntı)
"Ben senden vücutlarımızın değil kafalarımızın birleşmesini istiyorum... Ötekini arzu etmek münasebetsizdir. Çünkü ne sen bana sadık kalırsın, ne ben sana." (kitaptan bir alıntı)
"İkide birde, bir sözüme cevap olarak "Sahi mi?" diyor, ve ben bu kelimeyi bir hastaya verilen ilaç gibi gözlerimi kapayarak içiyordum."(kitaptan bir alıntı)
Kitap, Sabahattin Ali tarafından 1948'te yazılan şu cümleyle bitiyor: "Ve yine bu millet pek iyi biliyor ki, asıl tehlike, bu memleketin istiklâlini de, hürriyetini de, varlığını da tehdit eden bir tek ve hakiki tehlike, bugünkü ehliyetsiz iktidarın devamıdır." Aynı milletin mensubu muyuz acaba?
İçinde hikayeleri, şiirleri, çizimleri, yazıları ve yazmak istediği (fakat erken yaşta öldürüldüğü için yazmaya ömrünün yetmediği) kitapların listesi bulunan bir kitap. Hikayelerden birisi yarım kalmış. Yazılacak kitaplar listesi yürek burkuyor. Konya’da yaptığı konuşmanın yazıya dökülmüş hali ise ülkemizden böyle bir insan geçtiği için gururlandırıyor beni. Kitabın sonunda bulunan tüm yazıları muhakkak ki bu ülkede yaşayan herkes tarafından okunmalı.
Yazarın ölümünden sonra çıkan hiçbir yerde yayımlanmamış notlarından derleme bir kitap. Yarım, tamamlanmış, tamamlanmamış, hikayeler, şiirler, makaleler var. Kitaba da ismini veren Çakıcının ilk kurşunu en cok beğendiğim oldu. Şiirlerini sevmedim, sevemedim. Makaleler her ne kadar 1940'larda yazılsa da hala güncelliğini koruyor. Makalelerin herkesin okumasını tavsiye ediyorum.
Bu kitabini da cox sevdim. "Cakici'nin ilk kursunu" -da hadiselere baxisi,situasiya ve obraz deyerlendirmesi cox profisionaldi. Ne her hansi bir qerez hiss etdim, ne de xususi bir heyranliq, oxucuya diqte etmeden sadece yalin bir musahide ve empatiya, vessalam. Kitab icerisindeki diger kicik publisistik yazilari ile de deyerlidir. Ne deyim,cox heyf ki, bele usta qeleme vaxtindan tez qiydilar... Deyesen artiq kuliyatini oxuyub bitirmek uzreyem ve duzu hele hec doymamisam...
Sabahattin Ali’nin yayınlanmamış hikayeleri, şiirleri, deneme yazılarından derlenmiş bir kitap. O arkadaşım isimli hikayede güçlü, umutsuz bir aşığın mektubu anlatılmaktadır. Bir hakikatın hikayesinde ise bir öğretmenin genç ve güzel bir kıza duyduğu yine umutsuz bir aşk anlatılır. Sonunda ki hüzünde burada hakikat olarak nitelendirilmiştir. Barsak hikayesinde, otobüs yolculuğundaki yolcuların, otobüsün bozulmasıyla aralarındaki konuşmalar hikaye edilmiştir. Bu kitaptaki en uzun hikayede Çakıcı’nın ilk kurşunudur. Mehmet Çakıcı 16 yaşında bir efedir. Öldürülen babasının intikamını alacak ve ekibi ile dağlara çıkacaktır. Babasını öldüren Abdullah Çavuş’u öldürür. Giderek halkın saygı ve sevgisini kazanır. Buna karşı Sultan Abdülhamit’de onun peşine düşer. Onu öldürmesi için peşine adamlar takar. Önce 5000 işsiz Arnavut’u onun üstüne salar, ama başaramaz. Sonra Çerkezleri üstüne salar ama yine başaramaz. Mehmet Çakıcı kaçar ve babasının arkadaşı Ahmet Efe’den yardım ister. Bu arada Ahmet Efe’nin kızı Ayşe’ye de gönlünü kaptırır. Kimsenin yakalayamadığı Çakıcı’yi kendi gibi bir Efe yakalayacaktır.
Hikayeler dışında yazılarıda vardır. Kadınlar üzerine bir konferans, Türkiye hapishaneleri, Emperyalistin tarifi, Bu memleketi kurtarmak için, Milliyetçinin tarifi, Hürriyet meselesi, Milliyetçi gençlik ve Asıl büyük tehlike bugünkü ehliyetsiz iktidarın devamıdır.
Halk edebiyatı ve toplumsal adalet temalarını ustaca işleyen bir eser. Çakırcalı Mehmet Efe’nin hikâyesi üzerinden, halkın zulme karşı nasıl bir direniş sergilediğini anlatıyor. Sabahattin Ali’nin sade ama etkileyici dili, hem gerçekçi hem de şiirsel bir atmosfer yaratıyor.
Kitapta eşkıyalık romantize edilmeden, dönemin sosyal yapısı ve adalet arayışı gerçekçi bir şekilde ele alınıyor. Çakırcalı, sadece bir eşkıya değil, haksızlıklara karşı çıkan bir halk kahramanı olarak resmedilmiş.
Sabahattin Ali severlerin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Hikaye, şiir ve yazılarından oluşan bu kitabında ben en çok yazılarını sevdim. Özellikle Konya’da kadınlar üzerine yaptığı bir konuşma var ki okullarda okutulmalı, herkes okumalı!
Bu kitap Sabahattin Ali'nin öldürülmeseydi daha neler yapmak istediğini gösteren ayrıca görüşleriyle yaşadığı dönem içinde ne kadar aydın ve ileri görüşlü bir yazar olduğunun kanıtıdır. Özellikle genç kızların yetiştirilmesi ve toplumda kadının yeri konulu konferans için hazırladığı yazı ve hükümet hakkındaki görüşlerini anlatan yazısı beni çok etkiledi diyebilirim. Zaten sonrasında da çok uzun yaşatılmadığı da bir gerçek.
Sabahattin Ali'nin ilk okuduğum kitabı "İçimizdeki Şeytan" beni oldukça etkilemiş ve okuduğum en iyi kitaplar arasına girmeyi başarmıştı. Haliyle yazarın okuyacağım ikinci kitabından da bir beklentim vardı. Yazarın sandığından çıkan bitmemiş, yayınlanmamış hikayeleri, öylesine karaladığı şiirleri ve resimleri diğer eserlerle bir olarak değerlendirmek, önsözde de denildiği gibi, yazara hakaret olarak düşünülebilir. Her ne kadar bir kitap gibi görülse de, içindeki Çakıcı'nın İlk Kurşunu isimli hikayeden ve sondaki makalelerinden başka adamakıllı tamamlanmış ve denk bir hikaye veya şiir yoktu. Bu yüzden bu kitabı normal bir kitap olarak değil de yazarın meraklılarının Sabahattin Ali hakkında başka keşiflerde bulunmak için okuduğu bir derleme olarak bakmak lazımdır.
(Not: Kitabın önsözünü kitap bitince okumanızı tavsiye ederim, çünkü Çakıcı'nın İlk Kurşunu'nun sonu ile ilgili bazı okuma keyfini zedeleyecek ipuçları var.)
Kitabı üç parça olarak değerlendirirsek: 1-Hikayeler, Çakıcı'nın İlk Kurşunu dışında yarı tamamlanmış ya da tamamlanmamış eserlerini içeriyordu. Bunlar Osmanlıca Türkçesi ile yazıldığı ve bu sandıktaki kağıtlar da zamanla bozulduğu için bu hikayelerin bazı yerlerinde değişiklikler yapılmış ve bunlar özenle not düşülmüş. Bu dört hikayeden üçü doğru düzgün bitmemiş ve özellikle Barsak isimli olan hikaye bitirilmeye veya baştan yazılmaya değer duruyor. Aynı Mozart'ın son eseri Requiem'i bir öğrencisinin bitirmesi veya Beethoven'in 10. senfonisinin bitirilmeye çalışması gibi bu eserler de Sabahattin Ali okurları tarafından kendi öznellikleriyle tamamlanabilir, sonuç ne olursa olsun denemeye değer. Çakıcı'nın İlk Kurşunu isimli hikaye, zaten mevcut olan bir efsanenin Sabahattin Ali'nin kaleminden, daha politik ve daha kahramanca yeniden uyarlamasıydı. Robin Hood ve Don Kişot'a benzerliği de kılavuz istemiyordu.
2-Şiirler, çoğunlukla kurbağa temalı bu şiirler, benim gibi şiirlere pek meraklı olmayan biri için gayet güzeldi ve keyifliydi. Bunların yanında Konya cezaveinde yazdığı şiir ve Oyuncak isimli şiir de aralarından sıyrılıyordu. Ayrıca yanlarına metinlerin osmalnıca orijinlerinin fotoğrafının da koyulması güzel bir detaydı.
3-Makaleler, bolca politik ve siyasi olan bu makaleler kitabın en güçlü kısmıydı. Eski Türkçe biraz ağır olsa bile yine de anlaşılabiliyordu. Sonlara doğru iyice gerçekleri yüzümüze (veya yüzlerine) vuran makaleler, sanırım Sabahattin Ali'nin başına gelen çoğu şeyin başlıca sebebiydi...
Böylece iyi kötü yazar ve düşünceleri hakkında daha çok bilgi edinebildiğimiz kısa bir kitap bize sunulmuş oldu. Yazara başlamak için kesinlikle yanlış bir kitap, 3 temel eserinden birini okuyup beğendiyseniz ve yazar hakkında daha çok bilgi almak istiyorsanız güzel bir tercih olabilir.
Sabahattin Ali'nin ölümünden sonra bulunan notlarından oluşan hikayeler. Kitabın başlığında da geçen Çakıcı'nın kendisini anlatan hikayelerini maalesef beğenmedim. Padişah sever biri değilimdir ama devrin padişahına da hakaret ederek hedefine ulaşmaya çalışmış olması hoşuma gitmedi..
Page turner denilen bir eser.. Sabahattin Ali sevenlerin hoşuna gideceğini tahmin ettiğim bir yapıt..
Bu kitabı okurken, Sabahattin Ali'nin öldükten sonra basılmış olan karalamalar, çizimler, şiirler, köşe yazılarının bulunduğu bir sandık'ın içine kısa süreliğine kilitlenmiş gibi olacaksınız. Ayrıca bu sandıkta rastladığınız "Çakıcı'nın ilk Kurşunu"nu okurken Yaşar Kemal'in Çukurova efsanelerinde duyulan Anadolu seslerinin bu sefer Ege dolaylarından çınladığını hissedeceksiniz. Kurbağa kokan şiirleri ve memleket kaygısı taşıyan yazıları ile bu sandıktan çıkmak istemeyeceksiniz. . . Kitaptan birkaç alıntı: "İnsanların hayvanlardan en farklı olan uzuvları, dimağlarıdır... edebiyat, bütün sanat şekilleri ve Nevileri, maddi menfaatlerden uzak ilim, hep bu dimağı hususiyetin neticesidir." "Karnını doyuramadığımız, sıhhatini koruyamadığımız, tahsilini temin edemediğimiz her çocuk, "bu memlekete yüz milyon lazım" diyenlerin gözüne, onları gaflet uykularından uyandırmak için sokulmuş birer parmaktır." "Bakın çocuklar...şuna buna kahrolsun demekle millet yaşamaz. Millet, sizin salonlarda toplanıp cezbeli dervişler gibi çırpınmanızı değil, kendisine elinizi uzatmanızı bekliyor." . .
En sevdiğim Türk yazar derdim onun için. Artık bu tür kesin ifadelerden sakınmak istiyorum. Çünkü çok güçlü kaleme sahip Türk yazarlarımız mevcut. O yüzden Sabahattin Ali en sevdiğim Türk yazarlardan biri ifadesini tercih edeceğim. Sabahattin Ali’nin muhalif kimliği, siyasi kişiliği, romanlarında ve hikâyelerin de insanın ruhuna değen ifadeleri beni fazlası ile etkilemiştir. Şiirleri ise çoğumuzun şarkısını ezbere bildiği eserlerdir zaten. Leylim Ley, Göklerde Kartal Gibiyim, Geçmiyor Günler vs.
Okuyup bloğumda paylaşmak istediğim kitap olan Çakıcı’nın İlk Kurşunu (Tereke) böylesi bir yazarın şahsi sandığında sakladığı notlarından derlenmiş. Uzun süren –yaklaşık olarak 3 yıl- bir emeğin ürünü olan bu kitap kelimenin tam anlamı ile bir hazine! Çünkü çok sevdiğiniz ve artık hayatta olmayan birinin gizli dünyasını öğreniyorsunuz. Yayınlamadığı, -yayınlayamadığı- yazmayı düşündüğü şiirleri, romanları, hikâyeleri öğreniyorsunuz. Onu daha yakından tanıyorsunuz. İşte bu kitapla ben/bizler büyük yazar Sabahattin Ali’yi daha yakından tanıyacağız. Kitap, uzun, gayet açıklayıcı olan ve kitabın hazırlanış sürecini detayları ile anlatan bir önsöz ile başlıyor. Genel olarak önsöz okumadığımız iddia edilse de, siz okuyun! Verilen emeği ve kitabı okumadan önce –bence- olması gereken ön bilgiyi bu önsözden elde edebilirsiniz.
Kitapta Sabahattin Ali’nin bazıları dergilerde değiştirilip yayınlanan hikâyeleri karşılıyor bizi ilk olarak. Üslup olarak biraz dağınık olan bu hikâyelerden en güzeli kesinlikle Çakıcı’nın İlk Kurşunu isimli hikâye. Çakırcalı Mehmet Efe’nin hikâyesi çoğu isim tarafından kaleme alınmış. Hakkında methiyeler dizilmiş, kitaplar yazılıp şiirler okunmuş. Benim bildiğim bir tek Yaşar Kemal’in eseri vardı. Sabahattin Ali’de bu dillere destan halk hikâyesini kendine göre kaleme almış.
Sabahattin Ali, Çakırcalı Efe’nin dağa çıkış hikâyesini, çetesi ile yaptığı faaliyetleri toplumcu bir bakış açısı ile alıp onu bir ‘kahraman’ gibi göstermeyi yeğlemiş. Belki Yaşar Kemal’de öyle yapmıştır bu konuda bir şey diyemeyeceğim. Belki gerçekten de Çakırcalı Efe Don Kişot vari bir efeydi. Ama aslolan Sabahattin Ali’nin onu aktarmada ki tercihidir. Ve Sabahattin Ali Çakırcalı Efe’yi gerçek bir halk kahramanı gibi göstermiş ve şairane bir üslup tutturarak okuyucuda müthiş bir tat bırakmayı bence başarabilmiştir.
Gelelim kitabın ikinci kısmına. Şiirler.
Şiirlerin eski Türkçe ile yazılmış halleri de taranıp kitaba eklenmiş. Bu, orijinal metinleri taranmış vaziyette de olsa görmemizi sağladığı için hoş bir durum. Sol tarafta orijinal metin sağ tarafta ise günümüz Türkçesi ile çevirisi yer alan şiirler de genel bir kurbağa vurgusu var! Yer verilen şiirlerden dördünün içeriği kurbağa. Diğer ilgi çekici olan da şu. Sabahattin Ali şiirlerinin altına çizimlerde yapmış. Resme bir ilgisi olduğu aşikâr. Çünkü kitabın başında kendisinin çizdiği bir portresine yer verilmiş. Kitaptaki birçok şiirin ismi maalesef ki yok. Önsözde de belirtildiği gibi notlar çok eski ve artık okunmaz hale gelen kısımların olması kaçınılmaz. Unutmadan bir de şiirlerin sonunda Sabahattin Ali’nin yazmayı planladığı romanlar olduğunu öğreniyoruz. Ve benim içim biraz daha parçalanıyor. Ne zaman bahsi açılsa lanetler okurum Sabahattin Ali’nin katillerine. Hem insani hem de okur olarak bir lanetlemedir bu. Çünkü onun o eşsiz kaleminden mahrum bıraktılar bizi. Ve bize daha fazla güzide eser bırakmasını engellediler. Ve ben o romanların ismini gördüğümde derinden bir ‘ah’ çektim!
Kitabın son kısmı ise ‘Yazılar’ başlığı altında toplanmış. Bu son kısım ziyadesiyle vurucu bir konu ile başlıyor. ‘Kadın’
Sabahattin Ali’nin Konya’da bir konferansta yaptığı konuşma metnini okuyunca anlıyoruz ki ona salt bir edebiyatçı gözü ile bakmak büyük hata olur! O büyük bir aydın. Çünkü aydın kimseler ortak bir payda içinde yaşadığı insanları ileriye götüren, toplumu iyi anlamda geliştiren kimselerdir. Ve Sabahattin Ali, kadınlar üzerine yazdığı yazı ile aydın kimliğini bir kez daha gözler önüne sermiş. Yazıyı kendiniz okuyasınız diye çok aktarmayacağım ama küçük bir pasajı aktarmak isterim.
‘’ Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkâr (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimaği ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir. Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahlûk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim. ‘’
Yazılar kısmında yer alan tüm metinler harika bunu belirtmeden geçemeyeceğim! Sabahattin Ali’nin edebi kimliğinin dışında siyasi ve aydın tarafını ortaya çıkardığı bu yazılarda müthiş tespit ve tanımlar yer alıyor. 'Emperyalistin Tarifi' isimli yazısında, Falih Rıfkı Atay’a atıfta bulunarak neye emperyalist deneceğini aktarıyor. Bunu mantıklı örneklerle de izah ederek emperyalist devletin gerekliliklerini açık bir şekilde izah ediyor. Bu Memleketi Kurtarmak İçin isimli yazısı ise tam bir günümüz komedisi olan üç çocuk meselesinin o dönem ki yansıması. Bu ülke yüz milyonu doyurur diyenlere Sabahattin Ali o kadar sert eleştiriler yöneltiyor ki insan içinden geçirmeden edemiyor. Keşke şu vakitlerde sen olsaydı Sabahattin Ali.
Artık bitirirken bu kitabı hazırlayan herkese binlerce kez teşekkür ediyorum. Müthiş bir çalışma olduğuna şüphe yok. Sabahattin Ali’yi daha yakından tanımak, onun gizli sandığına ulaşmak isteyenlerin okuması gereken yegâne bir eser olmuş.
Bir fikir adamı olan Sabahattin Ali’nin terekesini içeren bu kitabı çok sevdim! Özellikle yazılarının olduğu bölümdeki “Kadınlar Üzerine Bir Konferans” adlı yazısı muazzam! Herkesin ama herkesin okuması, içindeki fikirleri sindirmesi ve bunları hayata geçirmesi gerekir. 85 yıl önce yazılmış olmasına rağmen öylesine bugünü anlatıyor ki...Eğer kitabı satın almasanız bile bir kitapçıya girdiğinizde lütfen ama lütfen bu yazıyı okuyun. Kitapta yer alan “Yazmayı Planladığı Hikâye ve Romanların Listesi”ni okumak ise beni inanılmaz üzdü. Genç yaşında faiili meçhul bir cinayete kurban gitmeseymiş neler yazacakmış neler...
Kitaba yazılar bölümünde sadeleştirme olmadığı, dilinin de bir miktar ağır olduğu için 3 yıldız vermeyi düşünmüştüm. Fakat üstünkörü anlaşılabilir olduğu ve özellikle hikayelerden enfes bir tat aldığım için 4 vermek istiyorum. Sabahattin Ali'ye dair yeni keşfettiğim bir şey oldu: sanırım kurbağaya özel bir ilgisi var belki de bir sembol, sandığından çıkan desenlerde ve şiirlerinde bolca yer vermiş. Kurbağaya mersiye, kurbağaname gibi şiirlerini ilk kez okudum. Halk şiiri denemeleri ve hikayeleri oldukça güzeldi, öneririm.
Bir zengin bunu hiçbir zaman hissetmemişti. Bir çeşmeden sade bir yeri doldurmak için akan paralarda, ne kadar yetimin âhı, ne kadar fakirin gözyaşı vardı. İnsanlığı, fakirleri düşünemeyerek onları ezmek, onların sırtından, onları istismardan altınlar biriktirmek, ve sonra bu biriken paralarla yine onların mahvına çalışarak, onlar üstünde bir hakim, bir amir kesilmek, bir insanın, insan olan kalbin işi olamazdı.
Sebahattin Ali’nin basılmamış evraklarından yapılmış toparlamada bir kaç hikayesi, şiirleri, desenleri ve bir kaç gazete yazısı var. Okuyunca kitabın önsözünde de bahsedilen, bir yazarın sağlığında bastırmadıklarını , sonrasında basmak doğru mu düşüncesi ister istemez akla geliyor. Yarım kalanlar değil , bastırmadıkları veya basılan kitaplarına dahil etmedikleri , yazarın kendi beğeni çıtası yüzündense , bunları genel okuyucu için basmak , tartışmalı bir konu gibi.
Öyküleri genel olarak beğendim. Sabahattin Ali okuduğumuzu her zamanki gibi iliklerimize kadar hissettiren öykülerdi. Şiirler hakkında ise aynı şeyi maalesef söyleyemeyeceğim. Öykülerin ve şiirlerin arasındaki çizimler ile en sondaki resimleri incelemesi çok hoştu, resme ilgisi olduğunu bilmiyordum.
Düşünce yazılarına gelirsek, genel olarak okuması zevkliydi ancak "Kadınlar Üzerine Bir Konferans" yazısında oldukça büyük bir hayal kırıklığına uğradığımı belirtmek zorundayım. Tabii ki de bir Türk erkeği tarafından 1932 Konya'sında verilen bir konferansta modern feminizm argümanlarını bulmayı beklemiyordum. Lakin, kadınların eğitim seviyelerinin ve kalitelerinin düşüklüğünü, genç kızların ergenlik çağında cinselliği ve cinselliklerini keşfetmeleri sonucu hayaller alemine dalmalarına veya bu cinsel istekleri, merakları, "ahlaki olmayan" bir şekilde erkeklerle gidermelerine bağlayacağını öngöremedim, çünkü metnin ilk başında öğretmen olarak edindiği tecrübelerden yola çıkarak çıkarımlar yapacağından bahsediyordu. Ben de doğal olarak kadınların eğitim sorununu kadınların o zamanın toplumundaki yerine, veya yersizliğine, kız çocuklarının okutulmuyor olmasına, yeni kurulan bir ülkedeki ekonomik sorunlara vs. bağlayacağını düşünmüştüm. Paragraflar boyunca kız çocuklarının ahlakı hakkında yazarken erkek çocuklarının ahlakı hakkında tek bir cümle bile yoktu.
Sonraki yazıları siyasetle ilgiliydi ve yaptığı çıkarımları, amansız eleştirileri okumak çok zevkliydi, bir o kadar da üzücüydü çünkü yazdığı çoğu şey, 2023 Türkiyesini betimliyor gibiydi. Tarihin bir kez daha tekerrürden ibaret olduğunu bu şekilde hatırlamış oldum, önümüzdeki seçimlerde bu döngüyü kırmak en büyük dileğim.
Karma bir kitap. Yazarın hikayeleri, şiirleri, yazıları var içerisinde. Sabahattin Ali severler okuyabilir ancak yazar ile tanışmak için uygun bir kitap olmadığını düşünüyorum.
Öldürüldüğü yıl Ocak ve Şubat ayında kaleme aldığı sözler kitabın son sayfalarında mevcut.Nisanda da aramızdan ayrılmış.Bunun dışında ,kitaptaki hikayeler çok hoş,şiirlerden aynı tadı aldığımı söyleyemem ama bütün olarak baktığımda güzel bir kitap olmuş.
“Bir kaç arkadaştan Darülfünun’a devam ettiğini öğrendim…Sen deli misin?Mektep insanların tabii istidatlarını öldürmek için yegane vasıtadır…Lise tahsili bu fiil-i katli ikmal edemedi diye başka mekteplere gidilir mi?” “Hayat… ki yegane zevki değişikliktedir,bir kişiye bağlanmak ancak aptalların işidir ve ben, beni aldatmayacak kadar alelade bir kadına tahammül edemem.”
Aslında Sabahattin Ali'nin toplama eserlerinden meydana gelmiş ve içindeki hikayelerden en uzunu olan hikayenin adını almış bir kitap. Eserlerin ne şekilde elde edildiği ve bir kitapta toplandığı ön sözde anlatılıyor. 4 hikayesinden, 11 şiirinden, 1 operasından, 8 yazısından ve çizdiği bazı motiflerden oluşuyor. Bir de yazmayı planladığı hikaye ve romanların listesi ve herbiri için yazmadan once yapmayı planladığı işler bulunuyor. İlk hikaye bir arkadaşının kız arkadaşına yazdığı bir mektup. İkinci hikaye bir öğretmenin öğrencisine aşkı, ki Sabahattin Ali'nin kendisinden bahsetmiş olabileceği düşünülüyor. Güzel bir aşk hikayesi. Üçüncü hikaye ise bir otobüs yolculuğunu anlatıyor fakat yarım kalmış bir hikaye. Dördüncü hikaye de Çakıcı'nın İlk Kurşunu, bir kahramanlık, bir zeybek hikayesi. Hikayeleri yine her zamanki gibi okurken yaşanabiliyor. Karakterlerin kişiliklerini, duygularını, hislerini, düşüncelerini sanki oturduğunuz yerden izliyor, adeta onlar ile birlikte aynı süreci yaşıyorsunuz. Zaten Zweig ile birlikte bu tarzından dolayı zevkle okuduğum bir yazar Sabahattin Ali. Kitabın yazılarını da içermesi ilginç bir durum. Yazıların başlıkları: Kadınlar Üzerine Bir Konferans, Türkiye Hapishaneleri, Emperyalistin Tarifi, Bu Memleketi Kurtarmak İçin, Milliyetçinin Tarifi, Hürriyet Meselesi, Milliyetçi Gençlik, Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır. Son yazı öldürülmeden önce yazdığı son yazı olması açısından başlığı ile de ilginç. Yazılarında konuları farklı bir bakış açısı ile ele alması insanın ufkunu açıyor.
"Sarhoştu. Adamakıllı sarhoştu. Fakat ben bir kadının bu kadar güzel sarhoş olacağını tasavvur edemezdim. Sarhoşluk insanları çirkinleştirir, halbuki bu kız sarhoşluğu güzelleştirmişti. Ben onu gördükten sonra içki aleyhtarı olanlara güldüm."
2002 yılında Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Çakıcı’nın İlk Kurşunu, Sabahattin Ali’nin sandığından çıkan yayımlanmamış eserlerin bir araya getirilmesiyle oluşuyor.
Her insan gibi yazarlar da ölümlüdür. Fakat okur bir defa bir yazarın diline, hikâye edişine alıştı mı artık o yazarın eserini arar durur. Ölüler geri getirilemeyecek olsa da yazarların bir yerlerde gizlediği birkaç parça eser elbet bulunabilir. Sanatın ölümsüzlüğü burada devreye giriyor. Yayımlanmış eserleriyle okuyucusunun gönlünde taht kuran ve Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri haline gelen Sabahattin Ali, yayımlanmamış eserleriyle bir defa daha okuyucu karşısına çıkıyor. Sabahattin Ali’nin sandığından çıkan bu eserleri günümüz Türkçesine uyarlayarak Türk edebiyatı için önemli bir çalışmanın altına imza atan Nüket Esen, Zeynep Uysal, Engin Kılıç ve Olcay Akyıldız’a şükranlarımızı sunuyoruz. Onlar Sabahattin Ali’nin bir kez daha okuruyla buluşmasını sağlayan gizli kahramanlar.
Çakıcı’nın İlk Kurşunu, içerisinde biri tamamlanmamış üç kısa öykü, bir uzun öykü, on bir şiir, “Kağnı” isimli öykünün opera versiyonu, yazarın notları ve gazete ya da dergilerde yer almış yazılarından oluşuyor. Eserin içinde Sabahattin Ali’nin çizimleri de bulunuyor.
“Ben senden vücutlarımızın değil kafalarımızın birleşmesini istiyorum... Kafalarımızı birleştirelim, bu şekilde kâinatla daha güzel alay edeceğiz... Çünkü dünya... alay etmekten başka bir işe yaramaz.” Başucu kitabı oldu bile. Ah cânım Sabahattin Ali, sana ve kaleminden dökülen her bir kelimeye bin teşekkür...🖤
📌... bilemezsin kızım, kafan dökülecek tek kimseyi bile aşkla ararken bütün etrafındakileri boş, manasız görmek ne müthiş azaptır ... . . 📚📝✒️ İlksöz: Sandığımda sakladıklarım.
Sabahattin Ali'nin ardından, saklanan, belki de ara ara açılıp hem eşi hem de kızı tatafindan bağra basılan karalamalar. Bilinen ama içeriği bilinmeyen o karalamaları, kızı Filiz Ali Nüket Esen'le tanıştırıyor. Değerli bir grupla birlikte bu karalamalar gözden geçirilip yıllarca üzerinde çalışılıyor. Ve o sandıktan üç kitap çıkıyor biz Sabahattin Ali sevdalılarına; ilki yayımlanmamış, yarım kalmış, taslak çalışmaları içeren "Çakıcı'nın İlk Kurşunu", ikincisi yazıları ve siyasi görüşleri nedeniyle bolca ziyaret mahkemelerdeki tutanakları, savunmaları ve kararları içeren "Mahkemelerde", üçüncüsü de yazdığı, cevap aldığı sayısız mektuplardan oluşan "Hep Genç Kalacağım".
Çakıcı'nın İlk Kurşunu, Sabahattin Ali'nin sandıkta kalan ebedi ruhu sanki. Daha önce yayımlanmış olsa da hiçbir kitaba koymadığı "O Arkadaşım" hikâyesi, yarım kalan "Barsak", belki de kendi yaşamından bir giz içeren "Bir Hakikatin Hikâyesi". Kitabın belki de en büyük hazinesi kısa bir roman tadında olan "Çakıcı'nın İlk Kurşunu". Çakırcalı Efe'nin hikâyesini bir de Sabahattin Ali'den okumak keyifliydi. Ayrıca şiirler, "Kağnı" hikâyesinin opera olarak metni, gazetelerde yayımlanmış bazı makaleler, konferans metni de sandıktan çıkanlar arasında. Kurbağa temalı desenler, karalamalar da kitabın sonunda. İnsan merak ediyor o kurbağanın gizemini. Sabahattin Ali'nin kendi yazısı ve karalamaları görmek okuyucu olarak bizleri keyiflendiriyor. Ama bu çeşit eserlerin en büyük acısı bu eserde de var; birkaç cümle ile bahsetse de Sabahattin Ali'nin yazmayı planladığı eserler.
Öykülerle, romanlarla Sabahattin Ali'yi tanıyıp özümsedikten sonra kurulan bağdan sonra okunmalı. Ben biraz buruk biraz da tekrar o "Sabahattin Ali tarzı" tadı alıyormuşcasına okudum kitabı çok fazla şey beklemeden ama çok fazla şey hissederek. Sağlıcakla. Kitapla. . . . Sonsöz 📌 İkide birde, bir sözüme cevap olarak "Sahi mi?" diyor, ve ben bu kelimeyi bir hastaya verilen ilaç gibi gözlerimi kapayarak içiyordum. . . .