BANA GÖRE DEĞİLDİ ÇÜNKÜ:
Makalelerden oluşan eserin ilk makalesinden alıntılıyorum:
"Tanrı, Hüsn-ü Mutlak’tır, mutlak güzel. Güzellik karşısında duyduğumuz hayranlık, bizi Güzeller Güzeli’ne yaklaştırır. Bütün güzellikler O’nun güzelliğinin tecellisidir. Güzeller ve güzellikte ezel âleminin hatırası vardır. “Nereye dönerseniz dönün, orada O’nun yüzü, O’nun güzelliği var.” Güzellik, insanın içinde uyanmak isteyen bir hatıradır." Kitaba da adını veren bu makaledeki her şeyin anlamının Tanrı anlayışı ile tekleştirilmesini Psikoloji Bilimi ile bağdaştıramadım...
İkinci makale Her Dem Yeniden'de ise "Kimsenin kalabalığa sığınarak yüzünü gizlemek gibi bir hakkı yok. Her insan, biricikliğinin ve varoluşunun özel amacının davasını gütmek zorunda." derken sonraki makalelerde narsizimden dem vurularak biricikliğin abartılmasının zararları anlatılmış...
İlk makalelerde geçen kelimeler için ise sık sık sözlüğe başvurmak zorunda kaldım. Yazarın okuduğum ilk kitabı olduğundan belki üslubu böyledir diyebilirim ama sonraki makalelerde "haşyet", "itmi’nan" gibi kelimeler yoktu.
Aşk Uygarlığı makalesinde geçen "Anlamak için sevmenin önkoşul sayıldığı manevî disiplinlere açık olmak iledir ki, bilim insan ruhunun susuzluğunu giderebilir. Bilmek için kimileyin sevmek gerekir. İşte, tasavvufun merhameti mihver alan öğretisi bu noktada insanın ruhsal sıkıntılarına bir çare olarak beliriyor." ifadesinde "bilim insan susuzluğunu giderebilir dedikten sonra konunun tasavvufa bağlanmasını da ilginç buldum...
Aynı makaleden bir alıntı daha: "Yirmili yaşlarında, fidan gibi oğlunu kaybetmiş ve bir terapistin karşısında ağlamakta olan anneye terapist ne söyleyecektir? Böyle durumlarda ‘ötelerin soluğu’nu taşımayan her kelime incitici olabilir." bu kısmı okurken yazarın mesleği ile savunduğu düşünce arasında yine bir bağlantı kuramadım...
Beğendiğim bölümler de vardı elbet...
"Pek çoğumuz, varlığımızın dünya üzerinde pek az yer tuttuğunu düşünüyoruz. İnsan teki, koca dünyada ne kadar da çaresiz, değil mi? Yapıp etmelerimizin, düş ve düşüncelerimizin dünyayı değiştiremeyeceğini sanıyoruz. Ben size şimdi başka bir hikâye söyleyeceğim: İyilik dünyayı değiştirebilir. Kalbinde iyilik ve ruhunda bu iyiliği harekete geçirecek bir irade taşıyan herkes, tarihi yeniden yazabilir. Ancak iyiliğin iradesi bizim dünyadaki varlığımızı görünür kılar; bizden başkalarına taşınacak bir ümit, bir neşe, bir sevinç dünya yüzeyindeki alanımızı genişletir." ifadesine katılmamak elde değildi mesela...
Ya da
"Hayat nasıl bir imkânsa, kayıp tecrübesi de öyledir. Size hayatın anlamına nüfuz etme imkânı verir. İlişkilerin, insan sıcaklığının, bir başkasının önemini anlatır. Bu süreçlerle insan, hayatın bir gayesi ve değeri olduğunu fark eder. Kayıp, dünyanın sıradan dertleri arasında kaybolan ruha bir uyandırma çağrısıdır. ‘Uyan ey gözlerim, gafletten uyan.’ Uyan ey kalp, dalgınlık uykusundan. Hayatını bugüne dek yaşadığından daha anlamlı, daha derin, daha dolu, daha bir hissederek yaşa. Öncelik ve hedeflerini şimdi bir daha tart, acıyla büyüyen ruhunun terazisinde. Merhameti yüreğinin çeperlerinde hisset. Yeryüzü tanığındır." gibi...
Yazarın teknolojinin hayatımızdaki yeri, iletişim ve diyalog üzerine tespitleri de keyifliydi fakat genel olarak yorucu bir kitaptı. Makaleler üzerinden ilerleyiş bir bütünlük olmaması gibi sebeplerden de böyle hissetmiş olabilirim, bilmiyorum... Bu yüzden bana göre değildi...
Belki ilerleyen yıllarda bir eserini daha okuyarak anlayamadıklarımı anlamaya, yazarı ve üslubunu daha iyi tanımaya çalışırım ama uzun bir süre Kemal Sayar okuyacağımı zannetmiyorum....