Terk etmiş olduğum ya da terk etmek üzere olduğum insanlar beni terk etmişlerdi... Burada ya da geldiğim yerde de olsam, geçmişi yeniden yakalama umudu boş bir beklenti, insan hiçbir şeyi bıraktığı yerde bulamyor, kızarmış palamutun kokusunu bile...
...Namevcutluğun hüznü, yerini, insanları onların haberi olmadan gözleyebiliyor ve dinleyebiliyor olmanın üstünlüğüne bırakıyor. Bir şeyi kaybedince bir başka şeyi kazanıyor olduğuna inanmak, insan denilen mahlukun kendine karşı çevirdiği hilelerin en acımasızı olmalı. Kendimi, kah o mekanda kah bir diğerinde, kah bu zamanda kah diğer bir zamanda bularak dolaşıyorum. Yazgım beni hangi anda hangi yöne savurmayı uygun görmüşse."
Uzmanlık alanı psikiyatri olan Engin Geçtan 1975-1987 yılları arasında meslek dışı okuyucular tarafından da ilgiyle karşılanan dört kitap yazdı. Çok sayıda basım yapmış ve yapmakta olan, kendi bilimsel disipliniyle ilgili bu dörtlünün ardından (İnsan Olmak, Varoluşçu Psikiyatri, Normaldışı Davranışlar ve Psikanaliz ve Sonrası), psikiyatri alanının çerçevesinden çıkma isteği doğrultusunda roman-senaryo çalışmalarına başladı. Ankara ve İstanbul'daki dört üniversitede öğretim üyeliği yaptı ve psikoterapist olarak çalıştı.
Kızarmış Palamutun Kokusu, Engin Geçtan'ın hayatını romanlaştırdığı bir kitap. Sanki otobiyografi yazmak yerine bir kurgu içinde hayatını bize anlatmış. Bana öyle geldi en azından.. Pek bir hikaye yok, hayatının genel bir muhasebesi var. Engin Geçtan'ın diğer kitaplarını da okuyan biri olarak hayatında takıldığı noktaları ve hayata dair fikirlerini bildiğim için kitabın beni çok şaşırtan bir tarafı olmadı. Hatta yer yer sıkıldım. Özellikle diyaloglar İngilizce düşünülmüş de Türkçe yazılmış gibiydi. Hani biz de İngilizce yazarken Türkçe düşünür yazarız ya, öyle bir şeydi.. Diğer kitaplarında bunu hissetmemiştim. Belki de Amerika'da uzun süre kaldıktan sonra İstanbul'a giden bir adamın hikayesi olduğu için özellikle böyle yazmayı tercih etti. Romanda kendini bulmak için yurtdışına çıkmanın pek de işe yaramadığının altı çiziliyordu. İnsanın doğduğu yer ile olan ilişkisi incelenmişti. Bir de ısmarlama hayatlarla aslında gerçek hayatın ıskalanabileceğini söylüyordu. "Onlara, kendime yaşam ısmarlama adına yaptığım ve bana uymadığını zamanında göremediğim seçimimin sonuçlarını tecrübeye dönüştürmeye çalıştığımı anlattım. Hayatı ucuza çıkarmak istedikçe bedelinin arttığını öğrendiğimi." Her ne kadar bu romanı okumakta zorlansam da, Engin Geçtan'ı okumak ve onun algısıyla dünyaya bakmak bana çok iyi geldi. Şöyle kitaptan 2-3 sayfa çevirmek bile bazen yeterli oluyordu.
Amerika'dan İstanbul'a dönen bir Türk, hiç ummadığı bir anda boynunda Orhan Gazi'nin bastırdığı, sikkeden yapılmış bir kolyeyle zamanlar arası gidip gelip türlü tehlikeler ve bir muammanın içinde bulur kendisini. Sonrasında ise Engin Geçtan'ın, onca zaman geçişine rağmen okuyanın kendisini hikâyenin akışına bırakabildiği nefis bir kurgu ve üslup sarıyor okuru.
Geçtan'ın okuduğum dordüncü romanı, her bir romanında farklı hislere kapılmışımdır elbet, ama Kızarmış Palamutun Kokusu ayrı bir yer edindi bende. Hatta, henüz tanışılmadıysa, kendisini okumaya bu kitabıyla başlanmalı diye düşünüyorum.
Engin Geçtan’ın okuduğum diğer kitaplarının yanında ne yazık ki pek de tatmin edici gelmedi. Arka kapak tanıtımını sevdiğim için heyecanla almıştım romanı elime. Fakat hayal kırıklığı oldu diyebilirim.
Roman kendini arayan bir adamın hikayesini anlatırken Doğu ve Batı arasındaki karşıtlıklara yer veriyor. Ve bu karşıtlıklar içinde kendini bir yerde konumlandıramayan bir adam. Biraz Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını anımsattı bana bu yönüyle. Fakat akmadı, satırlar ilerlemedi. Ne yazık ki istediğim akışı ben yakalayamadım.
2018 yılında kaybettiğimiz Engin Geçtan; psikiyatrist, akademisyen kimliği yanında yazarlığı ile de edebiyatımızın güçlü kalemlerinden birisiydi. Roman, Amerika’ya göçmüş bir Türk’ün İstanbul’a dönüşü ile başlayan ve sayfalar boyunca aralanan bir sır perdesini konu alıyor. Geçtan, kahramanı bir zaman makinasına koyup kâh bir mekanda kâh diğerinde, bir zamandan başka bir zamanda dolaştırıyor.
“Vasat olmayı asla öğrenemedi bu şehir, ırzına geçilmekte olduğu şu günlerde bile.”
“Yola çıkmış gibiyim, bundan böyle ölümle yaşam arasında bir yerlerde asılı kalamam, lanetim beni mutlak bir yokoluşa gönderecek olsa bile. Yaşamın rastlantılardan oluştuğunu anlar gibiyim artık, önemli olanın insanın o rastlantılarla ne yapıp ne yapmadığı olduğunu da”
Kitabın iki kültür arasında sıkışmak, doğduğun yerden, olduğun kişiden kaçmak ve oraya ve kendinde geri dönmek, geçmişle yüzleşmek ve kendini bazı duygulardan mahrum bırakmak gibi psikolojik konulara dokunmasını sevdim. Hikayenin İstanbul'un ve tarihin değişik noktalarında geçmesini de. Fakat kadın karakterleri sığ ve gerçeklikten uzak buldum. Hiçbir kadının "bir erkeğin sıradan dişisi olmak istiyorum" dediğini hayal edemiyorum. Kadınların birilerinin birşeyleri olma konusunda hevesleri olabileceğini inkar ettiğimden değil. İnsanın dişisinin adının "kadın", her kadının da kendini en azından insan olarak tanımlayabilecek olmasından. Özellikle de yaratılan, okumuş, güçlü ve bağımsız kadın karakterin.. Kitabı okurken o satırda kitabı bir süre elimden bıraktım ve acaba yazar basımdan önce taslağı herhangi bir kadına okuttu mu diye düşündüm. Keşke bu yorumu okusa da cevap verse Engin Geçtan.
Postmodern roman okurken belli bir haleti ruhiyede olmak lazım. Ilk denemem de başlarında bırakmıştım bu kitabı. Bu sefer bitirebildim. Adını hiç ögrenmedigimiz anlatıcı, uçakta tanıştığı Willy, Istanbul'da Roksan, Mikail, Mark Donovan, Seniha hala,... cok iyi yazılmış, başka bir dönemimde daha hoşuma gidebilecek bir kitap.
Engin Geçtan favorilerimden. Tam ne söylediğini anlıyor muyum? Hayır. Ama heyecanla okuyorum. Kurguları çok hoşuma gidiyor. Karakter ler bazen çok kitabi bazende inanılmaz insan.
33. sayfaya kadar: aidiyet, ölüm ve yaşam, dil ve konuşan öznenin ötekiyle iletişimi, bilinçdışı, arzu, egzotiğin anlamı, değerler, törenler, çeperdekilere duyulan ilgi ve onlara doğru itilme gibi birçok önemli meselesi olan iddialı ve heyecan verici bir anlatıyla karşı karşıya kalıyoruz. bir yandan da bütün bu meseleleri etlendirmek için hevesli ve fantastik bir kurgunun ilk izlenimleri göze çarpıyor. kurmaca dışı arka planı oldukça güçlü anlatıya karışan olay örgüsünde bir amatörlük sezinlemeye başlıyoruz fakat. sanki iyi bir psikiyatrın zayıf bir romanını haber ediyor bize.
33. sayfadan sonraysa olay örgüsü anlatının tamamını ele geçiriveriyor. 32. sayfada bir özdüşünümsellik örneği olarak okurun (karanlıkta siluetler) bilmeceyi çözme merakı veya sıkılma ihtimaliyle ilgili iyi kötü bir şeyler söylemişken, bütün bir roman son üç sayfasına kadar iki meseleye indirgeniyor: 1) fantastik kurgunun bilmecesi 2) üzerinde yaşadığımız coğrafyaya dair bir çeşit tarih dersi
tarih dersinden başlayalım, farklı yıllarda geçen olaylar neye göre seçilmiş, romanda bir bağlantı kurulmadığı için üzerine o kadar düşünülmemiş gibi geliyor. bir de romanın sonuna 8 kitaplık bir "yararlanılan kaynaklar" listesi eklenmiş ki bence "şahidim var anlattıklarım gerçek", bir de "ben de buralıyım, sizden daha fazla belki, buraya ait olmak için buranın tarihini bilmek gerekir" gibi basit ve sevimsiz bir anlamı var. tarih dersi dediysem, didaktik içeriğin çok olmadığını da belirtmem gerekir; fakat başka nasıl anlatılır bilemedim. kurmaca tarihsel anlatı son derece zayıf. başlarda tarih ve efsanenin kullanımı ihsan oktay anar ya da elif şafak öykünmesi gibi gelirken, bir süre sonra fikir olarak aklımdan uçtu gitti çünkü tarihsellik romana yedirilmiş bir durum hiçbir zaman olamıyor.
bütün romanı domine eden olay örgüsü de tarihsel atlamalı kurguya çare olamıyor. yeni karakterler dahil oluyor, bir şeyler yapıyorlar fakat işlevsellikleri yok denecek kadar az. birbirlerine dönüşüyorlar mesela, yine nedensiz/sonuçsuz ve bir psikiyatrın elinden çıktığı düşünülünce tam bir hayal kırıklığı yaratarak. 126-128'de Will, 133'de Mark, 213-217'de de Roksan biraz roman karakteri olduklarını hatırlayıp kayda değer laflar ediyorlar, sanki aniden Geçtan'ın aklına bir mecburiyeti yerine getirmesi gerektiği gelmiş gibi fakat eriyip gidiyor mevcudiyetleri.
derken romanın sonuna geliyoruz, belli belirsiz birkaç noktaya serpiştirilmiş anlatıcının karısıyla ilişkisi üzerinden yaşadığı özgürlüğünü arzulamanın yarattığı suçluluk duygusuyla karşılaşıyoruz. kökenine sırt çevirmiş olması, arzularının namevcudiyetine, kendine yabancılığına, ailesini yitirmesine duyduğu öfkeye karışıyor. bütün bunlar son anda hatırlanmış gibi değil de romana dağıtılsa, bir miktar okuma keyfi edinilebilirdi. fakat burada da yine son bir bilmeceyle bizi uğurluyor sevgili Geçtan: karısının ölümündeki rolünün kendisi için yarattığı suçluluk duygusu ve psikoz. bunu da "the sixth sense" oyunbazlığıyla yapması romanın son şakası. son paragraflarda en azından bazı okuyucularının anlatıcı aslında ölü mü değil mi diye tartışmasını istemiş olması, içerik olarak ne kadar zayıf bir romanla baş başa olduğumuzu tek başına göstermek için yeterli bir örnektir sanırım.
Engin Geçtan’ın okuduğum 11. kitabı ve 8. romanı olan Kızarmış Palamut'un Kokusu ne yazık ki benim için en az bağ kurabildiğim romanı oldu.
Olay örgüsünü takip etmekte epey zorlandım. Zamanlar, mekanlar, dönemler arasında sürekli bir savrulma vardı ve bu geçişleri toparlamakta kendi adıma zorlandım. Belki biraz da benim okuma şeklimle ilgilidir; kitabı sık sık ara vererek ve kısa süreli oturumlarla okudum. Belki de daha dikkatli ve kesintisiz bir okumayla daha iyi anlaşılabilirdi.
Tarihsel bağlamı güçlü ama ben o alanlara çok hakim değilim. Dönemsel detaylar, siyasi-toplumsal göndermeler birikimli okurlar için çok daha anlamlı olabilir, ama ben bu katmanlara pek giremedim. Bu yüzden hikayeye de karakterlere de yeterince yaklaşamadım. O yüzden bu yorumumun tamamen kişisel olduğunun farkında olduğumu belirtmek isterim.
Yine de Geçtan’ın karakter çözümlemeleri ve psikolojik derinlik kurmadaki başarısı burada da hissediliyor. Ama genel olarak baktığımda, yazarın diğer kitaplarıyla kıyaslayınca bana en az dokunanı bu oldu.
Yazarın zihnindeki yaşadıkları ve hayatın içinde yaşadıkları içiçe girmesi absürt bir macera/aksiyon oluşturmuş. Hikayesi bir yere aidiyet hiisedemeyen bir göçmenin hikayesi olması hasebiyle de benim için cayı dikkat oldu. Güzel bir modern yazar. Tarzını beğendim. Birden ana olay örgüsünün içinde eski zamana zihinsel sıçramaları çok güzel yedirilmiş hikayeye. Aynı zamanda Osmanlı dönemi İstanbul detayları da ayrı bir keyif katıyor okumaya.
Fakat dil konusunda daha bir ustalık beklerdim. Kelime dağarcığı ve kullanımları güzel fakat dil kullanma konusunda sade kalmış. Kimileri hoş bulabilir ama ben ara ara üzerinde durup düşüneceğim ustalıkta cümleler ararım. O yüzden genelde alıntı yapmama rağmen, bu kitapta hiç olmadı.
Engin Geçtan'ın İnsan Olmak ve Hayat kitaplarını su gibi okudum. Bu iki kitabı psikoloji ile ilgili olduğundan belki de akademik bir dil sırıtmıyor. Kalemi sade ve güçlü. Bu romanda ise daha çok sanki bir çeviri okumuşum hissine kapıldım. O akademik dil sanki bu kitapta da yer yer vardı. Sanki bu kitabı önce İngilizce yazmış, sonra çevirmiş gibi. Hikaye güzel, değişik ve şaşırtıcı. Akıyor. İçinde yeniçerilerin bile olduğu fantastik öğeler barındıran, bir iç hesaplaşmanın hikayesi. Okuyucu olarak hiç kopmadım, bir çırpıda bitti. Yalnızca bazı tesadüfler bana fazla geldi kitapta. Bazı yerlerde 'yok artık!' dediğimi hatırlıyorum.
Kitabın yarısına kadar hep ana karakteri dinliyor, onun gözünden zamanda yolculuk yapıyoruz. Ama sonra yan karakterlerin de ayrıntılarını öğrendikçe kitap daha ilginç bir hale geliyor. Çok dağınık bir anlatım tarzı olduğu için bazen odaklanmakta zorlandım. Ama kitap bittiğinde kendimi zamanı sorgularken buldum.
Amerika'nın arka sokaklarında pek çok ırktan, dinden, milletten çeşit çeşit insanların olduğu kişileri portreliyor kitap. Kahramanımız zamanda yolculuklar yaparak kurguyu fantastik hâle dönüştürüyor. *"-Kendimden kurtulmak istiyorum? -Yerine ne koymak istiyorsun? -Birden fazla hayatım olsun isterdim, birbirinden farklı." *"İnsan doğmadan önce de suda yaşar, değil mi?"