Cumhuriyet kuşaklarının dramı Atatürk sonrasında başlar. Çağdaşlaşmayı batılılaşma yapan sonrakilerdir. Hiç değilse, müdafaa-i hukuk doktorinini ulusalcı içleminden soyanlar, Dersaadet tipi kozmopolit bir batılılaşmayı Ankara'ya göçürüp Cumhuriyet'in 'resmi' tutumu yapanlar, onlardır. Avcıoğlu, yeni devletin ilk yıllarından itibaren, Babıali'nin, köhne kadrolarıyla Ankara bürokrasisini ele geçirdiğini yazar. Yalnız bürokrasiyi mi? Kuva-yi Milliye ruhunu da ele geçirip dağıtmışlar, devrimin ideolojisini şaşılacak bir çabuklukla yozlaştırmışlardır." -Attila İlhan
Attilâ İlhan was born in Menemen in İzmir Province, Turkey on 15 June 1925. He received most of his primary education in İzmir. However, because of his father's job, he completed his junior high school education in different cities. Aged 16 and enrolled in İzmir Atatürk High School, he got into trouble for sending a poem by Nazım Hikmet, a famous dissident communist Turkish poet, to a girl he was in love with. He was arrested and taken into custody for three weeks. He was also dismissed from school and jailed for two months. After his imprisonment, İlhan was forbidden from attending any schools in Turkey, thus interrupting his education.
Following a favorable court decision in 1941, he received permission to continue his education again and enrolled in Istanbul Işık High School. During the last year of his high school education, his uncle sent one of his poems to CHP Poetry Competition without telling Attilâ. The poem, Cebbaroğlu Mehemmed, won the second prize among many poems written by famous poets. He graduated from high school in 1942 and enrolled in Istanbul University's law school. However, he left midway through his legal education to pursue his own endeavors and published his first poetry book, Duvar (The Wall).
« İlhan Hangi Batı’da Türkiye solunun başarısızlığının faturasını kendi toplumunun değerlerinden kopuk olmasına bağlar: “Siz bir kere içtenlikle ondan yana olduğunuza onu inandırmaya bakın; şiirinizde, müziğinizde, resminizde bin yıllık sesini, çizgisini, deyişini bulabilsin. Laikliğin, bilimciliğin onun yüzyıllardır uğruna gık demeden öldüğü, kılıç üşürüp at kopardığı kavramların üzerine işemesin. Önce Türk olsun, Türk!.. Yoksa, Allahın günü dinlediği müziğe söv, ezberinde çağdan çağa taşıdığı ozanları karala, eğlencesini kına, töresini aşağıla, kısacası kişiliğini yok say, sonra da seni soyuyorlar, kurtarsam kurtarsam ben kurtarırım diye bangır bangır bağır, sesin kof kof dağlardan döner, görüp görebileceğin rahmet budur. Bu sözüme mim koyun.” »
ben milliyetçi bilmemneci fln değilim ama batılar, laiklik dedikleri sekülerler, modernciler, çağdaşlar ve türk solu için ne düşündüğümü söylemiş Atilla'm. politik fln okumam ama bunu ömrümün bi arasında okuyacağım.
Kesinlikle her Türk'ün okuması gerekir. Kapitalizmin yozlaştırdığı Türkiye'nin gerçek ideallerinin ve kendi yaşantımızdaki yansımalarının farkına varılması için olayı farklı ve gizli yönleriyle inceliyor Atilla İlhan. Gerçekten bir şeylerin ters gittiğini hissedip bunu tam olarak somutlaştıramayanlar bu kitabı okuyun ve ülkenize hiç bir zaman sırtınızı çevirmemek gerektiğini, bu milletin ne kadar yüce bir millet olduğunu bir kez daha hatırlayın. Daha iyi özümsemek için kitabı bir kez daha okumayı düşünüyorum, çünkü bilinçli bir şekilde kullanılan yabancı kelimeler akıcılığı bozuyor ve bazı noktalarda olaydan kopabiliyor insan. Her şeye rağmen sizi sorgulamaya iten bu kitap size çok şey kazandıracaktır. Herkese iyi okumalar.
Attila İlhan'ın Cumhuriyetin kuruluş yılları, Atatürk ve İnönü dönemi hakkındaki düşüncelerini ilginç buldum. Tek parti devriyle ilgili eleştirileri A İlhan'ı dönemin diğer aydınlarından ayırıyor. eleştirileri toptancı olsa da neticede aydınlar ile halk arasındaki derin ayrılıkları tespit edebilmiş ve bazı çözümler geliştirmek istemiş. Batıcılığa karşı ulusal bir sentez önerisinde bulunmuş. (bu öneri karşılığını da bulmuş sanırım. İhsan Oktay Anar bir söyleşisinde "Puslu Kıtalar Atlası" fikrinin oluşmasında bu kitabın etkisi olduğunu söylemişti.) Tamamen aynı fikirde olmasak da tartışılmaya ve okunmaya değer olduğu kesin.
Aslında edebi kişiliği ve gençlik yıllarımızın yüzü suyu hürmetine 2/5 olmalı -fikirleri bana uymasa da kendince tutarlı. Ama ne bileyim. Kitabın sonuna ekledikleri 2002 röportajında Kürt meselesini Dersim örneğiyle halletmek yolundaki 'fikrini' okuyunca 1 fazla bile: "Çünkü bizimkiler Avrupa Birliği, Amerika'ya hoş görünmek için üstlerine gitmediler. Yani üstlerine gitselerdi, bu Dersim olayı gibi üç ayda biterdi. Gitmediler" (276)
Hep bi olamamış hali, çakma Malraux! İkinci Yeni eleştirisi zorlama. Batıcılık ve aydın eleştirisi toptancı...
Dünyanın diğer ülkelerindeki anti-kolonyal, sömürgecilik karşıtı düşünürlerinin yazdıklarının da tartışıldığı bir dönemde, Atatürkçülük perspektifiyle postkolonyalist teoriye eklemleniyor. İlk baskısını 1971 senesinde yapan kitap yazıldığında, zaten Fanon'un açtığı bir yol var ama Edward Said'in Oryantalizm kitabının 1978'de yayımlandığını not etmek iyi olabilir.
Kitap düşünce parçalarından oluşuyor. Yazıların, gazete makaleleri gibi bir havası var. Bol örnek ve karşılaştırma ile ilerliyor. "Kurtuluş endüstrileşme ile gelecektir", "Batı'nın evrensel olduğu argümanı yalandır", "Kendi kitaplarımızı okuyalım, kendi müziklerimizi dinleyelim, dünyaya açılacaksak da yerellikten yola çıkarak açılalım", "Amerika'ya güvenilmez" gibi -bugün kanıksadığımız- argümanları var. Tek bir kavram üzerine odaklanıp teorisini usulca geliştiren bir kitap değil. Denemelerde teorik bir yapı kurma derdi yok. Yine de, tezini "Batı'yı gözünüzde büyütmeyin, Batı özentisi olmayın, Batı ikiyüzlüdür" olarak özetleyebilirim.
Fransızların kendini ayrıcalıklı bir konumda konumlandırmasından, Fransa'nın bir aydınlar ve özgürlükler cenneti olmayıp kendi içindeki ırkçı ve faşist kitlenin saldırganlığının duvar yazılarına yansımasına kadar çeşitli konularda tepkisini yazıya dökmüş. Araştırmaya dayalı, referanslarla donatılmış, önemli hatırlatmalara sahip olsa da, kitabın bazı problemleri var.
Örneğin, bir denemesinde, "alternatif modernleşmenin" mümkün olduğundan bahsederken Japonya örneğini veriyor. Japonların, Batı kültürüne karşı kendi kültürlerini muhafaza ettiği varsayımından (mitinden) yola çıkarak, ilerlemek için batı odaklı olmak gerekmediğini yazıyor. "Onlar [Batı] nasıl yapıyorsa biz de öyle yapmalıyız ki adam olalım! Oysa elin Japonu çıkmış, hiçbir şeyini değiştirmeden, sadece ekonomik ve teknolojik gelişme sürecini kendi yapısında yaratarak batı düzeyini yakalamış, dibini kurcalayan yok! Biz ha babam batı müziği dinliyor, çeviri roman okuyor, batılı gibi giyiniyor..." gibi bir bölümle bu düşüncesini desteklemeye çalışıyor. Ancak, bu argümanı irdelediğimizde, Batılılaşma bağlamında Japon modernitesinin 1868'lere uzanırken, olayın kültürel bir boyutunun olduğunu görüyoruz. Japonların kültürel olarak batılılaşmaması gibi bir gerçeklik söz konusu değil (Süreç buradan incelenebilir. Özellikle Avrupa ve Amerika seyahatleri yapan Meiji dönemi Japon yetkililerinin takım elbiseye geçiş yaptığı günlerde çekilen bu fotoğraf ilgimi çekti: ) Müziğe gelince, Japonya'daki en popüler eserlerden biri yıllardır Beethoven'ın 9. Senfonisiymiş. Yine Meiji döneminde, 1879 yılında İzava Şuji pentatonik melodileri kullanarak Batı formunda eserler yazdırıyor. 1926'da ilk senfoni orkestrası ("Yeni Senfoni Orkestrası" adıyla) kuruluyor. Batılılaşma sonrası Japon müziğinin -doğal olarak- "batılı" bir müzik olduğunu söyleyebiliriz (Japon müziği ve Batı Klasik müziği arasındaki ilişkiyle ilgili burada özet bilgiler var). Günümüze gelirsek, J-Pop şarkılarının sounduna bakmak yeterli olacaktır. Anadilde yazılmış kitaplar yerine çeviri edebiyat okunma oranlarına ise ulaşamadım. (Tabii bu bir tartışma konusu. Bu mesele, Japonca harflerin korunmasından, Japonya'da İngilizce konuşma oranının çok düşük oluşundan, İngilizce tabela olmamasından yola çıkarak da ele alınabilir. Aksine, Batı dillerinin Japoncayı nasıl dönüştürdüğü de düşünülebilir (Japonca'daki İngilizce'den etkilenerek türetilen kelimeler listesine buradan ulaşılabilir.) Mesele şu: Kestirmeden sonuca vararak yazdığı bu detaydaki yanılma hali/ihtimali (daha doğrusu argümanını geliştirmemesi) bile kitabı teorik olarak geriye götürüyor. Referanslar konusunda gösterdiği özeni, düşünceyi dallayıp budaklandırmak için gösterdiğini düşünmüyorum.
Herbert Marcuse'un pek okunmadığı, okunması gerektiği düşüncesini paylaşarak (isim vermese de) "Frankfurt Okulu"ndan bahsediyor. Ayrıca yine isim vermeden postkolonyal teorisyenlerle bağ kuruyor. "[Televizyonda] Antiller'den yetişme bir zenci yazarın kitabı tanıtılıyor. Değerli bir adam besbelli. İçli, yumuşak bir sesle konuşuyor. Derdi büyük. Kitabında onu belirtmeye çalışmış: "Biz Antilliler, Afrika'dan gelme zencileriz, ama kendimizi batı kültürüne bağlı Fransızlar sayıyoruz. Hiç değilse sayıyorduk. Hatta Afrikalı zencileri küçümseyenler vardı içimizde. Oysa, Fransız değiliz. Bu her şeyimizden belli. Öyleyse biz neyiz? Kitabımda halkımın geçmişini arıyorum ben. Halkıma bir geçmiş bulmaya çalışıyorum." gibi isimsiz bir alıntı yapıyor. Burada Édouard Glissant'tan ya da Frantz Fanon'dan bahsetmiş olma ihtimaliyle beraber Aimé Césaire'dan alıntı yapma ihtimali de mümkün geldi (tarih konusunda uzman biri daha iyi çözümleyebilir, ben genel kültür ile anlamaya çalışarak ve İnternet gezintilerinden faydalanarak yorumladım). Burada ilgimi çeken, kitabın bağlamını, hala tartışılan ve üzerine çalışılan postkolonyalistlerle temas ettirmesi ve dünyadaki güncel tartışmalarla diyaloğa girmesi. Fakat, Batılı düşünürlerin adlarını kayda geçirmesi ama Batılı olmayan düşünürün adını tarihe not düşmemesi de bana yanlış geldi; adlandırılmaya değer bulduklarına işaret etmesi açısından dikkat çekici. Düşünürün bir tür çelişkisi gibiydi. Oysa, aynı kitapta, "Gerçekte bu adsız emekçiler, o cakalı grevlerini gazetelerde okuduğumuz Fransız işçi sınıfının altında..." gibi cümlelerde adlandırmanın önemine de dikkat çekiyor. Diğer yandan, Osmanlı'dan beslenen kültürel kökenin korunmasıyla birlikte, Türkçe'nin, Türk kültürünün yeterliliği gibi konuları vurgularken, zaman zaman Fransızca kelimelerin aradan kaçması gibi çelişkileri var. Örneğin bir yerde "Sözgelişi, Asya ve Afrika halklarının 'günümüzün şiirini' her türlü 'numara'dan uzak, açık seçik ve doğrudan doğruya (directe) bir şiir olarak..." gibi bir cümlede Fransızca kullanımı bana ironi gibi gelmedi. Bu çelişki, aslında samimi bir durum. Bu satırları yazarken ben bir aydın değilim ama bugün self-oryantalizm (ya da Fransızca etkilenimli "oto"-oryantalizm) diye yazışım ama "özşarkiyatçılık" demeyi sadece bir çeşitleme olarak kullanışım gibi.
İçinde "Ulusal Bileşim" adında queer meselelere temas eden bir deneme de var. Fransız edebiyatından Lautreamont'un interseks bir birey üzerine yazdığı bir şiire heyecan duyarken, Osmanlı şiirinde böyle bir genderbender şiir okuyunca verdiği tepkiye, duyduğu şaşkınlığa özeleştirel yaklaşması filan var. "İnterseks" terimi yeni bir terim mi, diye merak edip araştırdığımda, bir insan grubunu ucubeleştiren ve romantize eden "hermafrodit" sözcüğü yerine tıbbi bir kökeni olan tipik erkek ve kadın bedeni tanımlarına uymayan XY-erkek ve XX-kadın dışında biyolojik özellikler taşıyan bireyleri tanımlayan "interseks" teriminin 1940'ta Alexander Polycleitos Cawadias tarafından önerildiğini öğreniyorum. İlhan interseks bireyleri "hermaphrodite yani ne, eskiden hünsâ dediğimiz, şimdiyse ne diyeceğimizi bilemediğimiz hem erkek hem dişi, ya da ne erkek ne dişi yaratık" diyerek tanımlıyor. Peşi sıra Nedim'in şiirinden alıntı yapıyor: "Kız oğlan nâzı nâzım şeh-levend âvâzı âvâzın/belasın ben de bilmem kız mısın oğlan mısın kâfir". Belki görünür kılma samimiyeti açısından değerli ama araştırsaydı "ne diyeceğini" bilebilirdi. 70'ler aydınından toplumsal cinsiyet meselesinde hassasiyet, hatta şefkat beklemek ne kadar gerçekçi, bu da tartışılır. İnternet ile ulaşılabilen bilginin zor "elde edilen" bir sermaye olduğu da düşünülebilir. Ama sanırım kendini "yaratık"a mesafelendirmek ve atarlı olmak bence lüzumsuz biçimde ciddiye alınma ihtimalini arttırıyor. Biraz da empati yoksunluğu gibi geldi (tartışılır).
Henry Kissinger ve Amerikan emperyalizmi eleştirisi var. Bolca tarih ve siyasi bilgi. Reklamcılık ve kapitalizm eleştirisi mevcut.
Genel olarak, mesele edindiği konu açısından ilgi çekici. Daha çok okumak, düşünmek, eleştirmek ve araştırmak için ilham verebilir. Tabii Attilâ İlhan'ın bibliyografik açıdan bir derya olduğunu da görüyoruz.
Attilâ İlhan'ın, o dönemde nasıl alımlandığını anlamak güzel olabilirdi. 80 darbesi öncesi, 40'lı yaşlarında (muhtemelen "aydın" olarak yerini sağlamlaştırdığı senelerde) yazdığı bu yazılar nasıl bir tepki uyandırdı, diyelim ki Melih Cevdet Anday ya da İlhan Berk eleştirileri yankı uyandırdı mı... dışlandı mı, alkışlandı mı, ne oldu... buna bakarak da ilginç bir kitap okuma serüveni yaşanabilir. Kısacası, okunabilir bir kitap. Cinsiyetçi olduğunu da not düşeyim.
Kitabın ana fikri : Batıcılık demek aslında Batıyı herşeyiyle kopyalamak demek değildir. Eğer muasır medeniyet Doğudaysa örnek alınması gereken yer orasıdır. Yine de buradan kopyalamak anlamı çıkmıyor. Kendi tarihine kendi kültürüne göre bir gelişme planı ortaya konmalı ve çağdaş seviyeye milli olarak çıkılmalıdır.
‘Ne yapabilir gençler? Benim düşüncem, şimdi Türkiye'de şu veya bu şekilde nüanslarını, ayrılıklarını tartışma mevzuu yapıp bölünmesinler. Türkiye'de şimdi iki tür insan var; aynen 1919-1920'de olduğu gibi. Bağımsız ve özgür Türkiye'den yana olanlarla, tam tersine Batı'nın yarı sömürgesi halindeki onların uydusu bir Türkiye'den yana olanlar. Yâni İstanbul Hükümeti ile Ankara Hükümeti. Şimdi bu defa İstanbul Hükümeti Ankara'da. Bütün yapılacak şey; bu kişilerin heyeti umumiyesinin bir platformda bir araya gelmesi. O platform da Müdafaa-i Hukuk platformudur. Değiştirmeye hiç gerek yoktur. Çünkü Müdafaa-i Hukuk çok sağlam bilinçli ve ilerici bir platformdur. Tamamı ile Fransız Devrimi'nin en ilerici tezlerini almış 1920'lerdeki mazlum milletler tezleriyle iç içe geçirmiştir.
Onun için şimdi Kemalizm, sosyalizmle Fransız İhtilâli'nin getirdiği demokrasi arasında bir sentez halinde görünüyor. Bunun için Kemalizmi, sosyalizmin en uçlarından liberalizmin ve hâttâ müslümanlığın bir uçlarına kadar hepsini içerecek bir çerçeve içinde düşünmek mümkündür. Hani ülkücülere gelince, onların zaten hemen uyanmaları lâzım. Niye? Bunun da çok basit bir izahı var.
Mustafa Kemal Türkçüdür. Bunu unutuyorlar. Onun ideolojisinin iki temel adamı Ziya Gökalp'le Yusuf Akçura'dır. Yusuf Akçura'nın da Marksist olduğunu bilirler. Bunun ikisini de bir sentez haline getirmişlerdir o zaman. Ve bu, Türkçülük olarak başlamıştır. Bu Türkçülük ta başından antiemperyalist ve lâiktir. Şimdi ülkücüler de dahil, müslümanların yobaz olmayan kesimi de dahil, bunların hepsi yeniden Türkiye'de Kemalist Cumhuriyet'in kurulabilmesi için bir platformda buluşabilirler. Ve bu platform da Müdafaa-i Hukuk platformudur.
Bir ikincisini aramaya gerek yok. Çünkü bölünmeye yol açıyor. "Biz sosyalistiz ama onlardan bir bıyık bükümü farklıyız", bu olmaz. O zaman sen bir grup oluyorsun ve bir fakültenin içinde kalıyorsun. Herkes bir araya gelecek ve bakacaksın mesele ne? Bu iş ciddi, vahim. O zaman nasıl Ankara'ya bakıyordun; Mehmet Akif orada yanında Ziya Gökalp, Yusuf Akçura da orada. Mustafa Suphi de oraya geliyor, Baytar Salih de orada. O zaman hepsi bir aradaydılar. Solcusu, sağcısı, müslümanı hepsi bir arada. Niye? Bir lâf var; "çünkü vatan tehlikede", bu lâf söyleniyordu. "Çünkü vatan tehlikede", bu yetiyordu. Bunu söylediğin zaman herkes aman ve herkes cephede.
Yusuf Akçura'nın siz cephede savaştığını bilir misiniz. Cephedeydi, o zaman gençti. Hâttâ Kuva-yı Milliye Ankarası'nda evlenmiştir. O kadar genç bir adamdır o zamanlar. Şimdi böyle bir espri içinde İstiklâl Marşı'nı Akif'e yazdırıyorlar. Kimse gocunmuyor. Niye? Çünkü Akif de vatan için orada.
Türkiye'de şimdi Kemalist olmak yeterli. Başka şey olmaya gerek yok. Yalnız Kemalist ol sen, çok solda, çok sağlam bir yerde iyi bir devrimcisin.’(s. 321)
Batılılaşmanın ne olduğuna, nasıl yorumlandığına, tarihimizden yola çıkarak açıklık getirmeye çalışmış. Aralarda başka milletlerin bakış açılarından örnekler vererek karşılaştırmalarda bulunmuş ve çözüm önerileri vermeye çalışmış.
“Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti.”
Bir Kamerunlu: “Batılının gözünde ben ne yapsam nasıl hareket etsem suçluyum. Giyinişim, konuşuşuşum, görenek ve geleneklerim, sadece onunkine benzemediği için aşağılanıyordu!”
“Batı’nın bize önerdiğini ulusal süzgecimizden geçirmeyi; hiç değilse, bu önermeleri kendi koşulları içerisinde ele alıp değerlendirmeyi bilemeyişimiz. ... Ama bilmek başka, bilgiyi bizim kılabilmek; yöntemden ulusal bir bileşim çıkarabilmek başka!”
“İdeolojiler evrensel, politikalar ulusaldır. Evrensel yöntemlerle, ideolojinin kendi koşullarına uygun bileşimini kuracaksın, bundan ulusal politikanı çıkaracaksın! Sonra da uygulama faslı gelecek!”
“Çağdaş ve gelişmiş denilen batı toplumu, yaşadığımız yüzyılı bir dünya savaşları dönemi yapmakla yetinmemiş, kendi içinde sürekli mutsuzluklar yaratarak kendi bireylerini kendisine yabancılaştırıp umutsuzluğun götüreceği en son iskeleye, ölüme sürüklemiştir. Batı uygarlığının tartışmasız hayranları için, ne büyük bir darbedir bu.”
“Türkiye’nin sorunu batılılaşma değil, çağdaşlaşma, çağdaş kişiliğini bulma sorunudur. ... Çağdaşlaşmanın batılılaşmayla ilgisi yoktur. Zira en başta batılılaşma bir üstyapı kurumudur, kültürdür. Kültürün ekonomiyi etkilediği görülmüş, değiştirdiği görülmemiştir.”
Atatürk’ün sözleriyle kitabın özetini vermek gerekirse;
“Münevverlerimiz, milletimi en mesut millet yapayım der. Başka milletler nasıl olmuşsa, onu da aynen öyle yapalım der. Lâkin düşünmeliyiz ki böyle bir nazariye hiçbir devirde muvaffak olmuş değildir. Bir millet için saadet olan şey, diğer millet için felaket olabilir. Aynı sebep ve şerait birini mesut ettiği halde, diğerini bedbaht edebilir. Onun için bu millete gideceği yolu gösterirken, dünyanın her türlü ilminden, keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim, lâkin unutmayalım ki asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.”
Attila İlhan’ın “Hangi” serisinden biri. Belli konularda düşüncelerini dile getirdiği bir seridir. Bu kitabında ise Türk aydını/Türk toplumu tarafından algılanan batı kavramını açıklıyor hatta Atatürkçülüğün batı özentiliği olduğu görüşlerine karşıt yanıt veriyor. Aslında burada batı derken özenmek değil Atatürk’ün demek istediği muasır medeniyetler seviyesine çıkmaktır. Türk ulusunun değerlerini ön plana alarak Türkçülükle beraber Türk değerleri ve gelenekleri ile beraber bir modernleşme, muasır medeniyet seviyesine çıkmak aslında. Hatta Atatürk’ün Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunu kurması da buna kanıttır. O batı özentiliğini Türk aydınlarına sevk etmez, onun demek istediği batıcılık bu değildir, yanlış anlaşılır ve çarpıtılmıştır. Attila İlhan ise bu kitabında işte bu görüşlere, bu yanılgılara cevap veriyor niteliğindedir. Kitaptan bir alıntıyla bitireyim:
“Mustafa Kemal Paşa medeni dünya dememiştir. Tam tersine Batı’ya inanilmaz suçlamaları vardır. Mustafa Kemal Paşa "Onların yaptığı gibisini aynen yapalım." de-miyor. O "Biz medeni olacağız." diyor ve "Kendi medeniyetimizi yapmaya çalışacağız." diyor. Bunun için de Türk tarihine, Türk diline ayrı önemler veriyor.”
''Türkiye'nin sorunu batılılaşmak değildir, modern kişiliğini bulmak sorunudur. Bu arada yoksulluktan kurtulmak, endüstrileşmek, şehirleşmek sorunudur.''
''Yeni bir halk kültürü öyle kafadan icat edilmez, geçmişe oturtulur, başarılı klasik örnekler, sanat mirası şimdiki kültürün ulaştığı sonuçlar göz önünde tutularak bilimsel yöntemle yeni bir bileşime varılır.''
''Sağda da, solda da, kimseye bakıp hizaya gelmeyeceksin. İdeolojiler evrensel, politikalar ulusaldır. Evrensel yöntemlerle, ideolojinin kendi koşullarına uygun bileşimini kuracaksın, bundan ulusal politikanı çıkaracaksın! Sonra da uygulama faslı gelecek.''
''Ümmet toplumlarında aydının ilericiliği, eğer ulusal burjuvazi gelişmemişse, üstyapısal kalıyor; ister istemez yabancı kültürlerin çığırtkanlığını yapıyor. İktidarın ondan istediği ya mutlak itaattir ya da rütbe, mansıp para mukabilinde susması.''
Anlatmak istediğini örneklerle zenginleştirerek çok güzel anlatmış, hele Atatürk'ün vizyonuna daha da hayran olmamak, sonraları işlerin nasıl tekrar yozlaştığını görmek, Tanzimat'a bu şekilde yaklaşmak filan çok muhteşem olmuş. Fakat, "bakın ben fransa gezdim"ciliği yererken "bakın ben fransa gezdim"cilik yapmak ve emperyalizmin karşısında emperyalizm ile durmayı anlattığı yerlerde bu duruma şaşırdım.
İlk okuduğum Hangi Laiklik kitabına göre referansları olduğu için daha hoşuma giden bir kitap oldu Hangi Batı. Batı'da bilinen bizde yayını da çevrilmiş aydınlardan birçok alıntı içeriyor. İlk 100 120 sayfa daha edebiyat eksenliyken sonraki sayfalar siyasetle ilgiliydi. İlginç noktalara değiniyor. Batı'ya yedeklenmeden "bize has" bir duruş nasıl geliştirilir sorusunu soranın okuması gereken bir kitap Hangi Batı.
Aydın, Türk aydını, batıcılık, endüstrileşme ve bunların ulusallaşma ile karıştırılması. Kitabın daha özet kısmında çokça altı çizilecek, ders alınacak, üzerine düşünülecek yerler var. Üzücü yanı, bu kitap 1950’lerden itibaren yaşananlar üzerine derin tahliller içeriyor, ancak bu tahliller 2020 yılı için hâlâ geçerli. Tek adım ilerleme olmamış.
Bu aralar bir tuhaflık var üstümde, sürekli güncelleme yapmayı unutuyorum. 🙈 Yorum yazmayı da birazcık unutmuşum anlaşılan ama bugünler de geçecek inşallah, di mi?