Heyula, okuduğum ilk Erol Çelik kitabı. Akıcı bir dille yazılmış çabucak okunabilen kısa öykülerden oluşuyor. Fakat başka bir kitabını okur muyum bilemiyorum. Aradan biraz süre geçmesini beklemem gerekecek. Tamamıyla kişisel bir şey. İki yıldız vermemin sebebini de şöyle özetleyeyim:
Öykünün kahramanı Mert Külüç orta yaşlı, tek başına yaşayan, yalnız kaldığında Tv izleyip kıllı göbeğini kaşımaktan hoşlanan sıradan ve feci derecede faydasız yaşamı yüzünden canı sıkılmış bir adam. Hobileri arasında baskalarının arabalarına kontak anahtarı ile imzasını atıp milletin boyasının canına okumak, arabayla dolaşıp “etrafa serpiştirilmiş bolca çirkin kadın” ve “bir kaç escinsel” görüp daralmak, Bostancı sahilindeki sokak satıcısından köfte ekmek yemek ve arabasının kaportasına oturdukları için kalabalık bir genç grubuna tekme tokat dalmak var. Mert Külüç karakterini hiiiç ama hiç sevemedim ama ondan da kötüsü inandırıcı bulmadım. Neden imzasını her yere atma olayına takmış, neden sevgi duymadığı halde bir kedisi var, aynı şekilde kadınlarla seviştikten sonra onlara “defolup gitmelerini” söyleyen bir kadın düşmanı olması için gerekli nedenler nerde, kahramanın geçmişi ve kimliği hikayenin neresinde gizli de ben göremiyorum? Cesareti de inandırıcı değil. O göbekli haliyle neden dalıyor dalyan gibi gençlere? Bir de tam yumruğunu sıkmış gencin tepesine uçacakken bir anda aklına imza atmayı ne de çok sevdiği gelmez mi? Bunun sırası mı şimdi diye öz eleştiride de bulunuyor ama nafile.
Bu vulgar ve anlamsız biçimde yontulmamış ayı karakterleri beni genelde rahatsız eder, kitaptan alacağım keyfin de içine eder. Bununla birlikte ayrıntılardaki Amerikan unsurları da ayrıca rahatsız eder. Örneğin gençlerden biri koşup arabasından beyzbol sopası kapıp kavgaya geri dönüyor. Neden beyzbol sopası? Bu gençler kolej montu da giyiyordur kesin dedirtiyor. Türk edebiyatında taklit Amerikan dizisi izliyor gibi hissetmek istemiyorum. Bostancı sahilinde miyiz Harlem’de mi? Neyse sonunda bir güzel dayak yiyor Mert Bey ve sağ elini o beyzbol sopasıyla un ufak ettikleri için hastanelik oluyor. Bir kaç doktor ve hemşireyi tartaklayıp herşeye rağmen tedavi ediliyor ama artık istediği güzellikte imza atamayacağını öğrenip böyle günler için evindeki çekmecede hazır bulundurduğu gümüş tabancası ile intihar ediyor. İşe bakın ki kimse neden canına kıydığını bilmiyor. Ben de bilmiyorum açıkçası..
Ikinci hikayenin ilk cümlesi “Yaşlı kadınlardan nefret ediyorum” olunca, bu itinayla yazılmış kitabi elimden bırakmamak için kendimi zorlamama kararı aldım. Zaten kadın okur için yazılmadığı açık. Benden bu kadar, bu nefret sözleri benim de kimyamı böyle değiştiriyor işte.
Bu kadar eleştiriden sonra biraz da iyi seylerden bahsedelim. Hikayede transgression edebiyatı izleri var. Bir Chuck Palahniuk kadar yaratıcı unsurlara, derin anlamlara rastlamak mümkün olmasa da sanki biraz ucundan Boris Vian ile Charles Bukowski havası da esmiyor desem haksızlık ederim. Ben bu yazarları da çok sevmem, iyi yazar olmadıkları için değil, daha o aşamaya gelemeden feminist damarıma basarlar bunlar. Sanırım sorun biraz da burdan kaynaklanıyor.
Özetle benden iki yıldız almasının nedeni, önyargılarımın bilincinde olmam gerektiğini düşünmem. Ayıp etmeyeyim duygusu. Bu iki yıldız, şimdi Mert Külüç gibi gidip adamın arabasına imza çiziktirmek doğru değil, lastiği tekmeler içimi rahatlatırım tavrından başka bir şey değildir. Kadınlık bende kalsın…