Kapitalizmin insanlar arası ilişkilerde yarattığı tahribatı tanımlamak için kullanılagelmiş çeşitli kavramlar arasında en çarpıcı ve en kolay anlaşılanlardan biri olan "şeyleşme", sermayenin bilinç üzerindeki somut etkilerini tanımlama konusunda eşsiz bir araç gibi görünür. Gelgelelim 20. yüzyılda ağırlık kazanan ikici, "seküler" düşünce modellerinin etkisiyle gözden düşmüştür. Bewes bu eğilime karşı çıkarak bir toplumsal/kültürel endişe biçimi olarak yeniden formüle ettiği "şeyleşme" kavramının "geç kapitalizm" döneminde de hâlâ çok işe yarayabileceğini öne sürüyor. Bahsedilen ikici modellere karşı, her ikiliğin, içerdiği terimleri aşan ve sentezleyen üçüncü bir varoluş düzeni tarafından dolayımlandığı üçlü diyalektik ya da 'dinsel' modeli yaratıcı bir biçimde tekrar ele alıyor: "Şeyleşme kavramını, içerdiği örtük dinsellik nedeniyle bir kenara atmaktansa... sekülarizm ile din arasındaki karşıtlığı dolayımlamaya ve bu yolla şeyleşme kavramını rehabilite etmeye çalıştım," diyor.
Adorno'dan Derrida'ya, Lukács'dan Negri'ye neredeyse bütün bir 20. yüzyıl fikriyatının kapsamlı ve eleştirel bir analizini sunan, Proust ve Flannery O'Connor gibi edebiyatçıların eserlerinden de sık sık yararlanan bu kitabın ilgiyle okunacağını umuyoruz.
Şeyleşmiş bir toplum, anlamın yok olduğu bir toplumdur.
Şeyleşme, bir sürecin ya da ilişkinin genelleme yoluyla bir soyutlamaya dönüştürüldüğü ve böylece bir "şey/nesne" haline getirildiği anı imler. Şeyleşme kavramı, yabancılaşma, nesneleşme ve meta fetişizmi gibi "insanların kendi aralarındaki belli toplumsal ilişkilerin şeyler arasındaki bir ilişki gibi fantastik bir biçime (büründüğü)" süreçlere sıkı sıkıya bağlı bir kavramdır. Radikal bir dünyevileştirme sürecidir.
Şeyleşme kavramının önkabülü, tüm kültürlerin tek bir kültür içinde asimile edildiği ve bunun sonucu olarak bu kültürlerin dünyanın şafağına yerleştirilmiş saf bir masumiyetten dünyanın alacakaranlık çağına yerleştirilmiş bir çöküşe uzanan çizgi üzerinde belli bir konum aldıklarıdır.
Şeyleşmiş bir toplumda din, felsefe ve sanat insan mutluluğu için zorunludur. Bunlar evrensele ulaşmanın bir yolunu sunar. Diğer taraftan, "mutlak" için uygun gösterenler bulma zorluğu modernliğin ve şeyleşmeye yönelik endişenin belirgin bir özelliğidir.
Tanrının ölümü tamamlanmış bir olaydır. İnancın kendisi zorunlu olarak, yapısal olarak yanlıştır. Herşeyin şeyleştiği, yeniden şeyleştiği bir durumda, Tanrı'dan geriye bir tarih aşırı anlam yapısından başka bir şey kalmamıştır. Şeyleşmiş, düşkünleşmiş bir dünyada hakikati dile getirmek için yalandan medet ummak durumundayız ve günah da hakikate ulaşmanın neredeyse tek yolu olarak kalmıştır.
Modern dünyanın kavramsal şiddeti ve bayağılığı yüzünden, soyutlamaya, sanata, "dekadans"a, dine ya da taşraya kaçmak, bireyin sağlığına iyi gelmek bir yana geniş çaplı bir etkisi olmayan patolojik bir kaçıştır.
A detailed reassessment of the concept of reification, how relations between people come to be treated as physical things - the classic examples being Marx's discussion of commodity fetishism (although he doesn't use the term reification); and Lukacs' more detailed development of the concept in History and Class Consciousness.
Bewes takes this much further and develops a more comprehensive assessment of reification using a wide range of thinkers including Lukacs but also Adorno, Kierkegaard, and others. The key point Bewes seeks to make is that while reification is an important part of analysing the modern world, it is itself a reified concept. In fact the anxiety about reification is itself a marker of a reified world.
Towards the end of the book, in the sections on how to address reification and that sense our experience of the world is just not quite authentic, it feels to me that Bewes drifts off into idealism, especially in his discussion of the potential for similarities between Christian and Marxist utopias. Still, this is an interesting if complex book useful if you've read Lukacs in particular for a more detailed assessment of a key part of his thought.