'Bir Hanımefendinin Ölümü', gerçeğe çok yaklaştığım öykülerimden biri. Öykü kişilerini yakından tanıdım diyebilirim. Bu uzun öykü 'Mektup' ve 'Pay Kavgası' adlı kitaplarımla bir üçleme oluşturuyor sanırım. Kitabın başkişisi Hanımefendi, kendisi de onlardan biri olmakla birlikte acımasız burjuva zenginlerinin son kurbanlarından. Hanımefendinin dramı, aile bireylerinin gerçek yüzlerini ölürken görebilmesi. Okuyunca göreceksiniz, öykünün sonu yok. Birçok öykü ve romanda olduğu gibi. Bana kalırsa, romanlarda, öykülerde, tıpkı yaşamda olduğu gibi bir son aramamak gerek. Ölümlerde de öyle. Ölümden sonra zincirdeki halkalar boşlukları yeniden birbirine bağlar ve Hanımefendinin ölümünde olduğu gibi yaşam sürer gider... Dünya çıkarcıların dünyası. Sevgisiz, acımasız, korkunç bir dünya. Hanımefendilerin çoğu da öyle. Değerli yazarımız Peride Celal, bir mektubunda Bir Hanımefendinin Ölümü adlı kitabıyla ilgili olarak bunları yazmıştı.
1916’da İstanbul’da doğdu. Tam adı Peride Celal Yönsel. İstanbul’da Saint Pulchérie Fransız okulunda okudu. 1944’te İsviçre’ye gitti, Bern’de Basın Ateşeliği’nde sekreterlik olarak çalıştı. Yurda dönüşte Basın-Yayın Kurumu ve Yeni İstanbul gazetesinde görev aldı. Edebiyat hayatına, Yedigün dergisinin 142. sayısında (27 Kasım 1935) yayınlanan "Ak Kızın Hikâyesi" adlı öyküsüyle başladı. ______________
Peride Celal was born in 1916 in Istanbul. She attended French college Saint Pulchérie in Istanbul. In 1944, she lived in Switzerland for a while, working as a secretary in Press Consulate. Back in Turkey, she worked for the Press Institute and Istanbul Newspaper. She started her writing career with her story "Ak Kızın Hikayesi" -published 27.11.1935- on Yedigün Magazine.
peride celal’in bu kitabı iki uzun öyküden oluşuyor. ilk öykü bir hanımefendinin ölümü aslında edebiyatımızdan çokça alışık olduğumuz bir konu. yaşlı ve zengin bir kadının -ki burada intihar olması celal’in yaratıcılığı- ölümü sonrası daha cenaze kalkmadan mal mülk derdine düşen çocukları, gelinleri, kardeşleri vs… bir de tabii zenginlikten dolayı sınıfsal durumlar var. çalışanlar da bu iki yüzlülükte, çıkarcılıkta kimseden aşağı kalmıyorlar. ayazpaşa’da çok sevdiği konağından oğullarının zoruyla bebek’e lüks bir apartmana geçmek zorunda kalan hanımefendi aslında yaşarken de dertli ve tanrı’sının onu unuttuğundan şikayet ediyor sık sık. çok tanıdık bu konuyu öyle güzel ele alıyor ki peride celal, şoförün argosundan tutun garsonun yüksekkaldırım’da fahişelere gitme hevesine, yıllarını hanıma vakfeden cemile’nin ben ne olacağım histerisine alt sınıfın da davranış ve diline hakim. oğullar, gelinler, kardeşler daha bilindik dertler ama peride celal’in üst sınıfta devleştiği yer de bence eşyayı anlattığı yerler. köşkten apartmana getirilmiş eşyaları bir tasvir edişi var ki tüm değeriyle gözünüzün önünde canlanıyor. taziye evinde ev halkının davranışları gerçekten peride celal’in nasıl bir gözlem ustası olduğunu gözler önüne seriyor. ikinci öykü ada’nın türkan şoray’lı rutkay aziz’li filmini izlemiştim yıllar evvel. bekar bir anne olarak ergenliğe giren kızıyla yaşadığı çatışma ve burgaz adasında bohem bir hayat süren ve tabii ki kızı tarafından daha çok sevilen eski kocasıyla yaşadığı anlaşmazlık temel konu. kızının geleceğini konuşmak için günübirliğine adaya giden eser’in eski kocasıyla aslında hâlâ bitmemiş hikâyesi de diyebiliriz. her iki öyküde de 80 öncesi politik ortam, birbirini öldürenler, yasaklı şairler, yazarlar arka planda kendini gösteriyor. ve biz düşünüyoruz: bir memleketin her zamanı mı zor olur?
Bir Hanımefendinin Ölümü çok güzeldi ama Ada beni ciğerimden vurdu... O balkonu, o ada rüzgârını ve o evi hissettiren satırlara kalbimi bıraktım. Uzun zamandır bu kadar gözümün önünde canlanan tasvir, bu kadar tanıdık gelen karakter, bu kadar duyulası sesler okumamışım gibi hissettim...
Peride Celal’in okuduğum ilk kitabıydı “Bir Hanımefendinin Ölümü”. Neden bunca zaman almamışım elime kitaplarını, neyi beklemişim bilemiyorum… Ama zararın neresinden dönülse kârdır diyerek bugün burada bu yazarımızdan ve onun kitapla aynı adı taşıyan uzun öyküsünden bahsedeceğim.
Peride Celal, 1916 yılında İstanbul’da doğmuş. Fransız lisesini bitirmiş ve bir süre İsviçre’de Bern’de Basın Ataşeliğinde çalışmış. Pek çok sayıda roman ve öykü kitabı olan, verimli bir yazar. Hala hayatta ancak hakkında kültür-sanat programlarında, internette, hatta edebiyat dergilerinde bile fazla konuşulmayan bir yazar. Artık daha fazla “Bu neden böyle?” diye sormak istemiyorum. Sadece ümit ediyorum ki yeni, daha bilinçli ve değerlerine sahip çıkmaya hevesli bir nesil ile bu yavaş yavaş değişecek. (Ümit de olmasa ne ile yaşayacağız, değil mi?)
Peride Celal’in geçen hafta okuduğum kitabı “Bir Hanımefendinin Ölümü” iki uzun öyküden oluşan bir kitap. Ben kitaba isimini veren ilk öyküden bahsedeceğim. Öyküyü bitireli neredeyse bir hafta oldu ancak hikâyenin kişileri, yaşanan olayın trajik boyutundan çok, ölümün insanların nasıl da ilkel ve vahşi yönlerinin ortaya çıkmasına neden olaylar… Aklımdan bir türlü çıkmadı.
Bir Hanımefendinin Ölümü, adından da anlaşılabileceği üzere, İstanbullu bir hanımefendinin ölümü ardından çevresindekilerin bu ölüme nasıl tepki verdiğini konu alan bir öykü. Hanımefendi, hikâyede hep bu şekilde geçiyor; aynı şekilde Hanımefendinin ailesinin de isimleri kullanılmıyor, onun yerine Büyük Oğul, Küçük Oğul, Küçük Oğlunun karısı olan Gelin, Kızı, Paşa Babası, Kocası ve Dayısı diye adlandırılıyorlar.
Hanımefendi, varlıklı, kültürlü ancak yalnız ve mutsuz, yaşlı bir kadındır. Kocası ölmüştür ve çocukları, hatta torunları vefasızdır, onunla vakit geçirmekten hoşlanmazlar, onu ‘sıkıcı’ bulurlar. Çocuklarından Büyük Oğlu hırslı bir iş adamıdır, gözünü para ve güç bürümüştür. Küçük Oğlu ona nazaran daha yumuşak huylu olmasına rağmen karısı ile birlikte kumar batağına saplanmış, borç içindedir. Kızı, kocası ile birlikte İsviçre’ye kaçmış, Cenevre’de bir antika dükkânı işletiyordur. Annesinin evinden, onu her ziyaretinde yürüttüğü eşyaları Cenevre’ye kaçırarak satmaktadır. Türk olmaktan utandığını sık sık dile getirir ve konuşurken yarı Türkçe- yarı Fransızca bir dil kullanmaktadır. Dayı sarhoştur, yorgundur, kendine sanatçı der ancak artık resim yapmamaktadır, zaten hiçbir zamanda iyi bir ressam olamamıştır.
Bir de evin çalışan takımı vardır. Şişman Cemile abla, yukarı katın açısı Hacı, köyden gelip serpilen fingirdek yardımcı Nihal ve düşkün bir hayat yaşayan, hayat kadınlarına ve alkole bağımlı şoför Şakir.
İşte tüm bu insanlar ölümünün ertesi günü Hanımefendinin evinde toplanırlar ve kendisinin ölüsü içeride, yatağında bir örtünün altında yatarken, kim neyi alacak, Hanımefendinin şirket hisseleri nasıl paylaşılacak, paralar, mallar ne olacak, bunun hesabını yaparlar. Herkes bir şeylerin peşindedir: Kızı antikaları ister içinden, Gelin, Hanımefendinin sabun kutuları içinde zor günler için biriktirdiği paraları çalar gizlice, Dayı şirket hisseleri karşılığı Adada ev ister, Büyük Oğlan bir an önce annesinin geniş, şahane apartman katına taşınmak istemektedir…
Sadece onlar mı? Şoför Şakir kullandığı arabayı ister, hatta daha da ileri giderek ‘zaten Hanımefendi bana vasiyet etmişti’ diye yalan söylemeye bile karar verir; Cemile “saçımı ona süpürge ettim” diye kapıda kıstırır çocuklarını ve hakkını ister.
Ev bir çölü andırır neredeyse… Bir ölü yatmaktadır ve başında da akbabalar uçuşmaktadır.
Bu varlıklı birinin ölmesinin ardından miras konusunda yaşananlar aslında tanıdık, hatta sıradan bir temadır. Peki öyleyse nedir Peride Celal’in hikayesinin bu kadar unutulmaz kılan?
Hikâye üçüncü tekil şahıstan anlatılmış. Bir kısa hikâye için kalabalık sayılabilecek karakter kadrosuna sahip ancak yazar her birinin gözünden ayrı ayrı anlatmış olayı. Üç-dört sayfada bir gözü tırmalamayacak şekilde perspektif bir karakterden diğerine geçiyor ve hikâye boyunca neredeyse üç tur dönüyor yazar. Kimseyi kayırmaya, hislerini süslemeye çalışmıyor; her bir karakteri en çıplak haliyle, tüm duygu ve düşüncelerini olabilecek en şeffaf durumda yansıtıyor. Kızı hem bir daha annesini göremeyecek olmanın acısını duyuyor hem de orada olmak istemiyor. Dayı hem kardeşinin son yıllardaki mutsuzluğunu ve yalnızlığını söylüyor, hem de ağzı sulanarak kardeşinin kendisine bağlamış olduğu aylığın devamını, üstüne bir de kendisine bir ev verilmesini istiyor. Küçük Oğlu annesinin kendisini öldürmesine anlam veremiyor, üzülüyor ancak karısının “Boş ver, kurtuldu, ne yapsak memnun edemiyorduk!” laflarına kolayca kanıp, rahatlıyor… Ve böylece bir gece içerisinde geçen öykünün her bir kahramanının hikâyesini ve bu trajik olay karşısındaki duruşlarını, duygu ve düşüncelerini öğreniyoruz.
Ancak hikâye boyunca kendisinin gözünden olayları göremediğimiz bir insan varsa o da Hanımefendi. O gerçekten bir “ölü kadar” sessiz yatıyor yatağında. Biz hikâyenin diğer kahramanlarının gözünden öğrenebiliyoruz ancak onun hayatını, nasıl bir insan olduğunu ve son yıllardaki ruh halini. Ancak bu noktada şahsen benim hiçbir karaktere güvenim kalmamıştı; her biri kendi çıkarlarına göre hanımefendinin sonunu yorumladıklarından, gerçekten hanımefendiyi intihara ne sürükledi… bunu hiçbir zaman öğrenemiyoruz.
Son olarak Peride Celal’in bu hikâyesi için söylediği birkaç cümleyi alıntı yapmak istiyorum:
"Bir Hanımefendinin Ölümü gerçeğe çok yaklaştığım öykülerimden biri. Öykü kişilerini yakından tanıdım diyebilirim. Kitabın başkişisi Hanımefendi, kendisi de onlardan biri olmakla birlikte, acımasız burjuva zenginlerinin son kurbanlarından. Hanımefendi’nin dramı, aile bireylerinin gerçek yüzlerini ölürken görebilmesinden. Okuyunca göreceksiniz, öykünün sonu yok. Birçok öykü ve romanda olduğu gibi. Bana kalırsa, romanlarda, öykülerde, tıpkı yaşamda olduğu gibi bir son aramamak gerek. Ölümlerde de öyle. Ölümden sonra zincirdeki halkalar boşlukları yeniden birbirine bağlar ve Hanımefendi’nin ölümümde olduğu gibi yaşam sürer gider. Dünya çıkarcıların dünyası. Sevgisiz, acımasız, korkunç bir dünya. Hanımefendi’lerin çoğu da öyle."
İki uzun hikayeden oluşan bu kitapta beni dusunceleriyle, aktarilmak istenen o felsefesiyle ikinci öyküsü olan “ada” daha cok etkiledi. Kadinin o baskici tavrindan ben krizler gecirdim ama adam nekadar rahat ve sabirliymis dedim.
Bir Hanimefendin Ölümünde olsun Ada da olsun aile kavrami icerisindeki bireylerin ic dunyalari, bencillikleri , kendi cikarlari ugruna neler yaptiklari sert bir sekilde gozler önüne serilmis. Ada oykusu bana daha felsefik geldi belki bu yüzden cekiciligi baskın gelmis olabilir. Bir oykuden sayfalarca yorum, gozlem, dusunce ortaya cikabilecek bir eser.
ve "başka başka adalardayız ve köprü kuramıyoruz birbirimize" cümlesiyle özetlenebilecek şaheser öykü Ada... erkeğin "birbirimizi seviyoruz" cümlesini kadının "ve birbirimizle yapamıyoruz" diye tamamladığı uzun bir şiir, etkileyici bir senfoni... yıllar da geçse her daim yeni, taze ve okunan güne ait bir aşk hikâyesi... en sevdiğim öykülerden biri dememe gerek yok... okuyan herkes için öyledir... filmi de şahanedir... hazır yeniden kavuşmuşken ısrarla önereyim... ıskalamayın...
Peride Celal'in iki uzun öyküsünden oluşan kitabı. Biri ölüm biri ayrılık üzerine. Aynı zamanda kitabın ismi olan ilk öyküde, konaklarda yaşamış bir İstanbul hanımefendisinin eşi ve babası öldükten sonra yaşadıkları ve çocuklarının aç gözlülüğü, duyarsızlığı anlatılıyor. Son öykü olan "Ada" (Burgaz Ada) biraz şiirsel bir dile sahip. Aynı zamanda beyaz perdeye uyarlanmış.